Sayfalar

SOS

Yıllar sonra selam sana ey blog! Yazmayışım ne asaletimden ne tembelliğimden geliyor.

Bundan evvel zaman kalbur saman önce aptal bir google varmış, otomatik olarak blog hesap mailimi babamın e-mail adresi yapmış.
Öncesinde admin hesap mailim hotmail uzantılıydı.
Sonracığıma bundan tamamen bağımsız olarak babam yeni bir gmail hesabı açınca google çıldırdı ve "höööö gmöil vor hadö artok bono kullonson" diyerek kendini bilgisayarımdaki hesaplarla da senkronize etti :/
Zaten bin tane gmail hesabım olduğu için de babamınkine girip de blogu kontrol edeyim diyemiyorum valla.
Bunun bir çözümü yok mudur ey ahali! Hesap mailim kendiminki olsun istiyorum.

Dünyadaki Her Şeyde Neden Sonuç İlişkisi Var mıdır?

     Skinner box'ı duymuşsunuzdur, duymadıysanız da allah aşkına iki saniyenizi ayırıp googlea yazıverin çünkü hem pişman olmayacaksınız (sevimli güvercinler hamsterlar var hoşunuza gider belki) hem de deneyi baştan sona anlatmaya mecalim yok. Mecalim olsa bile mükemmelliyetçiliğim yüzünden en ince ayrıntısını bile size aktarmaya çalışacağım ve çoğunuz sıkılacak.
   
    Skinner'ın yaptığı instrumental conditioning (araçsal koşullandırma) deneyleri şunu ortaya çıkardı ki; insanlar ve hayvanlar başlarına gelen olaylar arasında sürekli olarak bir neden-sonuç ilişkisi kurmaya meyillidirler ve bu tutumları her zaman doğru olmayabilir. Aslında güvercinin bulunduğu kutuya her on dakikada bir yem konurken güvercin bu düzenli yemlenme olayını bir yeri gagaladığı için gerçekleşiyor sanabilir. Tıpkı biz insanların başımıza gelen musibetleri kötü davranışlarımızın bir sonucu saymamıza benzer. İşin aslı hayatımızda, geçmiş eylemlerimizden dolayı ne mükafatlandırılıyoruz ne de cezalandırılıyoruz fakat bunlar sıralı bir zaman dizinini takip ediyorsa veya eşzamanlıysa aralarında bir bağlantı bulunduğuna inanıyoruz.

     Skinner'a göre çoğu batıl inançlarımız bu fenomen kaynaklıdır. Mesela uğurlu eşyaların, sayıların, renklerin varlığına inanmak gibi. Sevinçli bir haber aldığımızda boynumuzda inci kolyemiz vardır sonrasında birkaç defa daha takarız ve bu zamanların birinde tekrar müjdeli bir havadis duyarız sonuç olarak ta-daa nur topu gibi "inci kolyemizin uğurlu olduğu"na dair bir batıl inanış geliştirmişizdir! Burada mutluluk verici şeyler yaşamak yem verilmesine benzer. Hayatın gereği olarak başımızdan arada güzel arada kötü anlar geçecektir. Fakat iki durumun tesadüfen çakışmasından doğan bu inanış inci kolyeyi (veya dualar yazan muskayı) şans getirdiğini düşündüğümüz için boynumuzdan çıkarmamamıza yani sürekli kutuyu gagalamamıza yol açacaktır.

     Ortaokuldayken ettiğim duaların bir işe yaramadığını keşfetmiştim çünkü dileklerimin bir kısmı gerçekleşiyor bir kısmıysa boka sarıyordu. İslamda edilen duanın üç türlü karşılığı vardır; sana sevap olarak geri döner veya isteğin kabul edilir veyahut ötelere saklanır. Bu bilgiyi önceden doğru addederken yaşımın büyümesine paralel olarak beynimin gelişmesiyle birlikte "vay iyi kılıf hazırlamışlar" şeklinde düşünmeye başladım. Yıllardır dua etmiyorum -gerçi bazen tanrıyla konuşma çabalarım oluyor ama hepsi boşa gidiyor- ve hayallerimin bir kısmı vücut bulurken bir kısmı ömrümün tozlu sayfalarına gömülüyor.

     Rüyalarla ilgili bir söz okumuştum hiç unutmam, diyordu ki; insanlar sadece gerçekleşen rüyalarını hatırlayıp birilerinin kendilerine mesaj ilettiğini varsayarlar fakat gerçekleşmeyen rüyalar kat be kat daha fazladır fakat onları kimse hatırlamak istemez çünkü herkes bu potansiyel gizemli haberleşmenin büyüsüne kapılmak ister.

     Benzer olarak Carl Gustav Jung da synchronicity diye bir kavram yaratmıştır. Synchronicity is the occurrence of two or more events that appear to be meaningfully related but not causally related. Synchronicity holds that such events are "meaningful coincidences" .

     Yani demek istiyor ki senkronizelik iki ya da daha fazla olayın gerçekleşmesinin birbiriyle anlamlı bir şekilde bağlantılı gibi gözükmesi ama nedensel olarak bağlantılı olmaması durumudur.
     Jung senkronizeliği "acausal connecting principle" veya "meaningful coincidence" veyahut da "acausal parallelism" kalıplarıyla açıklamaya çalışmıştır. "Temporally coincident occurences of accausal events" de denebilir pek tabi. Anlamlı tesadüfler dersek amiyane tabirle açıklamış oluruz herhalde. Kendi ağzından örnek verecek olursak Jung bir hastasının rüyasında gördüğü bok böceği imgesini yorumlamaya çabalamaktadır ve tam o anda Almanya'da ender rastlanan bok böceğinin muayenehanesinin camında olduğunu fark eder. Hikayenin orijinalindeki böceğin adı karmaşık olduğu için böcek türünü çarpıttım artık kusura bakmayınız. Tabi Jung bu olayı arketiplerine, kolektif bilinçaltına falan yoracak bizim konumuzun dışına taşacaktır fakat anlamlı tesadüflerin neden sonuç ilişkisi barındırmayabileceğini açıkladığı için değinmeden geçmek istemedim.

Black Mirror Ölüm Korkusu

Merhabalar, fark ettiniz mi burası terk edilmiş ıssız bir kovboy kasabasına dönüşmüş uğramayalı. Kasabanın eski ahşap pub'ına girdikten sonra deri taburesine tüneyip tuhaf hikayeler anlatmaya başlayalım da azıcık tozu alınsın blogun kimbilir belki özleyeni vardır.
Aylar sonra yazma motivasyonum Black Mirror oldu. Black Mirror izleyenle izlemeyen bir olmaz azizim. Böylesine ürpertici fütüristik distopya görmedim kardeşim.

Beni bilirsiniz dini figürlerin cennet-mükafat cehennem-ceza kavramlarıyla hep kafa bulmuşumdur çünkü geleneksel tasvirleri gerçekten çok saçma, esprisi yapılmayacak gibi değil.
Eskiden ölümden de korkmazdım. Hatta çoğu zaman düşünce gücümle kendimi öldürme girişimlerim de mevcuttur. Ahahaha komik geldi şimdi bak.
İçimden sürekli "tamam göreceğimi gördüm hadi öleyim" diye tekrarladığım zamanlar oldu bekledim bekledim ve tabi ki de başıma astroid falan düşmediği gibi vücudum kendi kendine shut off da olmadı, hatta bayılamadım bile. Kanser falan da olmadım ama belki olurum sanki hep acı çekerek ölecekmişim gibi geliyor.

Neyse ne diyordum işte ölüm konusunda bir çekincem yoktu tamamen yok olacağıma inancım tamdı fakat artık nurtopu gibi bir ölüm endişem var malesef.
Bana göre yok olmak toprak tarafından yenmek buharlaşmak falan değil yaşadıklarımın hafızamdan tamamen silinmesi gibi bir durumdu. Çünkü bizi biz yapanın büyük ölçüde çevremizle olan etkileşimlerimiz ve bunlardan doğan anılar olduğunu düşünüyorum. Psikoloji literatüründe buna sosyal davranışçı (social behaviorist) tutum deniyor.
Hani hangi yaşımız tam olarak daha "biz" sorunu doğuyor bir de. Çoğu insana göre ölmeden birazcık önceki halidir herhalde. Yani ölüm yaşımızdan bir on sene önceye gitsek, oradaki kişi bile bizi tam yansıtmıyor olabilir. O halde ölümden sonraki yaşama inananlar tüm hafızalarının da onlarla birlikte taşınacağı kanaatindeler. Ama zihinsel engellileri alzheimerlıları hesaba katmıyorlar hiç.
Benim korkumsa hafızamın bir kısmını kaybetmiş şekilde farklı bir diyarda tekrardan peyda olmak. Veyahut öldüğüm ana dek eksiksiz hafızamla tüm sevdiklerimden uzak alışagelmiş olduğum düzenle alakasız absürt bir yere yollanmak. Bu korkum ilk defa Wristcutters filmini izledikten sonra belirdi. İntihar edenlerin saçma sapan mantıksız anlaşılmaz sıkıcı bir paralel evrene paketlenmesi fikri canımı sıkmıştı. Black Mirror yüzünden de zirve yaptı nevrozum. Reenkarne olup bir kutuya hapsolmaktan aletlerin içinden çıkamamaktan veya tam tersi bomboş sonsuz bir beyazlıkta yapayalnız bırakılmaktan tırsmaya başladım. Barlar gibi yüksek sesli ortamlarda, bu korkum nüksediyor. Dirilip garip şekillere girip acayip durumlarla karşılaşağım diye ödüm kopuyor hani kabuslarımızda olur ya bazen anlam veremediğimiz birbirinden bağımsız olaylar gerçekleşir, diğer insanlara derdimizi anlatmaya çalışırız da anlamazlar peşi sıra saçmalıklar birbirini takip eder.

Bir de ateizmin hayal gücünden yoksun olduğunu düşünmeye başladım. E herhalde onlar mantıklı determinist insanlar demeyin çünkü teknoloji bile imajinasyona ihtiyaç duyuyor. 100 yıl önceki insanların çoğu da internetin icat olacağını tahmin edemezlerdi ve 2015 yılına günler kala biz de 2115 yılının toplumunun yaşayış stiliyle daha da gelişecek olan tekniğiyle ilgili öngörülerden fazlasıyla yoksunuz.
Bu sebeple kafam konsörvatif anlamından çok farklı Tanrı fikirleriyle dolu mesela insanları diğer hayvanlardan ayıran en önemli şey zeka değil aslında dil kullanabilme ve kendinin farkında olma yetisi. Bu üstünlüklerin kendi kendine oluştuğuna ikna olmuyorum (kimse de ikna etmeye çalışmadı gerçi), bir dış müdahale varmış gibi geliyor. Buna paralel olarak da ölüm sonrasına dair senaryolarım epey geniş ve korkunç. Belki daha optimist olsaydım ümitvar bakabilirdim bu dünyanın asıl cehennem olduğuna inandırabilirdim kendimi.

İnsanlık bile acizliklerine hırslarına ve tembelliklerine rağmen bu kadar ileri gidebildiyse mutlaka süper teknolojik güçlere sahip olan bir tanrı olmalı fikrine kapılmış durumdayım. Hoş ilerleyen genel olarak insanlık mı yoksa birkaç bilim adamı ve onların çalışmalarının semerelerini finansal çıkar sağlamak için sıradan insanlara ulaştıran kapital sahipleri mi bilemiyorum. Sevdiği insanların ölümüne şahit olmuş biri olarak ihtimallere tutunma gereksinimi hissediyor olabilirim fakat ölünce cennette buluşup mutlu olacağız naifliğinde değil yargılarım. Çok gizemli değil mi ya resmen ölümden sonrası bilinmiyor. Koca bir BİLİNMEZLİK. Ve çoğu insanın pek de umurunda değilmiş gibi gözüküyor. Dünya nimetleri baş döndürücü tabi. Bense yaşlı nineler gibi laf sokuyorum ölünce ne olacağımın derdindeyim. Kardeşimi bir daha hiç görebilecek miyim? Ona onun için yaptıklarımızı ne kadar çok sevdiğimizi gittiğinde ne kadar özlediğimizi anlatabilecek miyim acaba? Konuşamıyordu çünkü yaşarken ne bileyim bir kere adam gibi sohbet edebilecek miyim ki öyle bir şansım olacak mı?

İstanbul İstanbul

Artık İstanbul'da ikamet etmekteyim. Aileme çok fazla para harcattım ve harcatmaya da devam edeceğim diye moralim bozuk. Yatay geçişle geçtiğim için çok ani oldu kalacak yeri seçmemiz. Republica Academics diye bir yerde kalıyorum ve burası yurt değil otel! Hem bu kadar pahalı hem de içme suyunu tuvalet kağıdını dahi bizim aldığımız başka bir öğrenci konaklama yeri yoktur.
Odam eksi birde ve pencere tamamen yapay sarmaşıklarla kaplı güneş ışığının zerresi girmiyor. Vampir gibi yaşayan biri olarak normalde bu durumu severdim lakin hava durumunu ne giyeceğini bile bilemiyorum.
Tamamen yapay bir ortamın içinde yuva yapmaya çalışıyormuşum gibi geldi. Hava ve ışığı makineler ve aletler aracılığıyla alabiliyoruz. İlk geldiğimdeyse lükslüğüne yüzme havuzuna spor salonuna falan vurulmuştum aslında hahha sanki ne kadar kullanacaksam. Burada kız erkek karışık kalındığından (tabi odalarda değil) daha rahat bir ortamı vardır diye düşündüm. Zaten psikoloji bölümünün yüzde doksanını kızlar oluştururken ve okulda sürekli kız görecekken bir de yurtta sadece dişi yaratıklarla birlikte olmak istemedim. Ayrıca giriş çıkış saati gibi bir mevzu da yok ve dışarıdan misafir getirebiliyoruz. Burak'la burada dışarıda buluşmaya gerek kalmadan vakit geçirebiliriz dedim.
Gecem de bok gibi geçti üşüyüp titredim midem bulandı birkaç kez kusmak için lavaboya indim ama kusamadan geri döndüm. Oda 2 katlı sayılır yani spiral biçimde bir asma merdiveni var gecenin zifiri karanlığında tırmanıp inmek sinir bozucu yuvarlanmayayım diye trabzanlarına tutunuyorum sıkı sıkı.

Titrememek için de yeni aldığımız ince yorganı örtündüm ama onun da önce yıkanması gerekiyordu kullanmadan önce, şimdi pis hissediyorum. Of çamaşır yıkamak da çok pahalı. Yıkanmasına ayrı kurutulmasına ayrı para veriyoruz ikişer jeton alarak. Para harcarken çok mutsuz oluyorum ailemin üzerinde parazit gibi hissediyorum. Keşke imkanı olabilse de çalışsam ama bu sefer de notlarımın düşmesinden korkuyorum. Vakıf üniversitelerinde devam zorunluluğu katı kuraldır ve ben not ortalamasına dikkat eden bir öğrenciyim. Of :(

Komik Çocukluk Yanılsamaları

Eveet bugün size çocukluk yanılsamalarımı yazacağım. Düşünürken ben bile sesli kahkaha attım umarım siz de eğlenirsiniz.
Çocuklar normalde mecazları, metaforları tam olarak kavrayamaz kelimeleri ve deyimleri daha çok somut anlamlarıyla düşünürler. Fakat ben abnormal bir insan olduğumdan dolayı çocukluğumda da beynim tersine işliyormuş. Mesela haberlerde protestocu gruba göz yaşartıcı bomba atıldığı söylenir. Ki bu biber gazı ve türevleridir gerçekten de gözlerinizi yakar ve yaşartır. Fakat onu ben şöyle anlıyordum; o kadar güçlü bir bomba atmışlar ki insanların kolları bacakları kopmuş, her yer yıkılmış, sağ kalan olmamış vs vs. Bu sebeplerle de insanların aileleri ağlamış, olayı görenler dayanamamış gözleri yaşarmış. Çok melanet bir bombaymış yani evlerden ırak aman aman.
İkincisi de 10. Yıl Marşı'nda geçen "demir ağlarla ördük ana yurdu dört baştan!". Burada anlatılmak istenen raylı sistem kurduk, ulaşımı kolaylaştırdık artık ülkenin her bir yanına kolayca gidebilirsiniz. Benim anladığım; askerlerimiz demir gibi çelik gibi öyle bir savunma hattı kurduk ki vatanın her yanına düşman o demirleri aşamaz!

Bunların dışında bir de iyi temennileri yanlış anlama hatta hakaret addetme huyumun küçük yaşlarımdan itibaren başladığına dair deliller var.
Örneğin birisini bir işle meşgulken görürsünüz "kolay gelsin" dersiniz. Karşılığında "sen de gör" şeklinde bir yanıt alırsınız. Burada "yorucu zor meşguliyetler seni bulmasın inşallah işlerin rast gitsin kolay olsun" dileği vardır. Benim sandığım şeyse "Allah belanı versin geçmiş karşıma kolay gelsin diyorsun oradan yaptığım iş kolay mı gözüküyor sana başına gelsin de gör!"
Hayır hasenat yapıldığında "ölmüşlerin ruhuna değsin" denir yani yardımlar onların hesabına da gitsin onlar da sevinsin denilmeye çalışılır. Bense "ohh biz yedik içtik yaşıyoruz, canımıza değsin". Şaşırıyorum içimden diyorum niye bu kadar benciller ölülerle alıp veremedikleri nedir?

Ha bir de başınız sağ olsun şeklinde bir teselli kalıbımız var. Küçükken de şimdi de hala olumlu olarak anlam veremediğim kendini bilmez bir deyimdir. "Yeter ki senin kafan raad olsun karşim" yavşaklığı var. Ölenler ölsün bırakın onları sizin o güzel kafalarınız sağlam kalsın yeter! Üstüne dostlar sağ olsun denir. Adamın anası babası kardeşi çocuğu ölmüş ne diye desin dostlar sağ olsun. Gerçekten sevdiğiniz birini kaybedince bırakın diğerlerinin sağ salim olmasını herkes yasa boğulsun herkes onu düşünsün, unutulmasın istiyorsunuz dünyanın dönmeye devam etmesi içinizi acıtıyor. Ayrıca dünya dönmeye devam ediyor gibi hem boş hem incitici laflar söylemekten de imtina ediniz. Yapabileceğinz tek şey bir şey söylemeden yaslı kişiye sarılmak ve ağlamasına izin vermek...

Sabah oldu hala uyumadım

Al işte ortalıkta sadece make up fashion bloggerlar kaldı. Resmen timeline'ımda dashboard'umda akış yok. Geçen bi tane de ben açayım dedim. Gülmeyin aslında zevkli insanımdır giyim kuşam konusunda bir tarzım var asdfjk. Modayı takip ediyorum ben cidden ya. Lookbooklara online alışveriş sitelerine bakıyorum kendime göre pahalı markalardan çeşitli arzu objeleri ediniyorum. Arada da trendlere dair birkaç gazete yazısı birkaç blog okuyorum işte tamamdır.

Bu aralar niyeyse İzmir'den fena bunaldım kendimi burada kafese tıkılmış gibi hissediyorum şehir küçüldükçe küçüldü adeta gezmediğim yer gitmediğim mekan kalmadı. Bence şehir gittikçe boklaşıyor ya da ben mi iyice büyüdüm bilemiyorum ama imkanları gerçekten çok kısıtlı. Bir H&M bile yok lan siz düşünün. Şimdi tamamen içimi dökmeye kalksam çok malzeme çıkacak ama ben de bunları anlatıp tekrar yaşayacak güç yok zaten blogun okunmuyor olduğunu bilmek de motivasyon düşürücü. Bir hocaya sunum notumuzu düşük verdiği için idari mahkemeyle itiraz etmeyi düşünüyorum mesela. Kadın 15 dakikalık sunum için intihal diye tutturdu. Herkes yapmışmış. Genel olarak düşük zaten verdiği notlar, müşkülpesent hanımefendi beğenmiyor bizden çıkan hiçbir şeyi. Tuhaf takıntıları var bir de psikolog olacak. Oysa ki APA stiline göre de referans vermiştik. Of yine sinirleniyorum neyse en iyisi susmak.

Soykırımdan da Para Kazanılır mı?

Arkadaşlar peşin peşin söyleyeyim hiçbir ırkın masum ya da bir diğerinden daha vahşi olduğunu düşünmüyorum. Hani baksan; Afrika'nın ilkel kabilesindeki canilikle Amerika'daki rekabet kültürünün sertliği hemen hemen aynı derecededir.
Türk milletini ben de eleştiriyorum hatta çok çok eleştiriyorum çünkü ben de bir parçasıyım ve bu kendi nezdimde bir nevi özeleştiri oluyor.
Twitterda ve ekşide bazı yazarlar görüyorum ki sadece Türkleri kötülüyorlar. Hani sanki diğer toplumlar pür-i pak da sadece biz kirliyiz. Bütün devletler kendi çıkarını düşünür elini kana bular ve gizlediği kirli çamaşırları vardır bunu bir kafanıza sokun önce.
Belki göreceli olarak iyi insan - kötü insan vardır ama iyi imparatorluk - kötü imparatorluk yoktur. Elbette ki Osmanlı'nın sütten çıkma ak kaşık olduğunu düşünmüyorum. Ama zamanında isyan eden azınlıkların da yalnızca mazbut mazlum insanlardan oluştuğunu düşünecek kadar da 3.sınıf hümanist değilim.
Bir diğer anlam veremediğim şey de atalarının acısını pazarlayıp bundan çıkar sağlamak ve para elde etmek. Almanlar şu an hala Yahudiler'e tazminat ödüyor. Gayet zenginlerine bile. Hepimizin bildiği bir Auschwitz var, peki dünyadaki tek toplama kampı bu muymuş yani? Fransa'da, İngiltere'de, Rusya'da, Japonya'da, Kore'de, Sırbistan'da hatta ve hatta Kanada'da kurulanlar ne olacak? Dünya çapında kaçımız bundan haberdar? Yenildikleri için Almanlar tü kaka edilmiş.
Oysaki Ruslar da Almanya'yı işgal ettiklerinde Yahudiler'e daha insancıl davranmamışlar.

Bu demek değil ki Yahudilere üzülmüyorum (çünkü concentration camplere şüpheli yaklaşınca faşist ilan edilebiliyorum) ne zaman özellikle Dr Mengele'nin çalışmalarıyla ilgili bir şey okusam gözlerim doluyor dağa taşa çıkıp isyan edip kötülükle dövüşesim geliyor.
Bir yandan kötülüğe hastalık olarak yaklaşanlar var lakin şahsen bu raddede caniliğin tedavi edilebilir bir şey olduğunu düşünmüyorum. Neyse konumuz dağılmasın. Ben burada okuduğum şeylere hiç tanımadığım insanlara salya sümük ağlarken birileri de zamanında çekilmiş çilenin sefasını sürüyor gibi geliyor.
Savaşların soykırımların filmleri çekiliyor, tarih bile kapitalizmin elinde bir oyuncak haline getiriliyor. Sonra da biz medya sektörümüzden yakınıp "kaç bin küsür yıllık geçmişimiz var, verdiğimiz savaşlar, ettiğimiz göçler, çektiğimiz kıtlık" bunlardan neden faydalanıp sinemaya aktaramadığımıza esefleniyoruz. Tabi işin ders alma boyutu da var yani bencilliğin, açgözlülüğün nelere mal olabileceği, insanların bir takım kişilerin hevesleri uğruna ne türlü eziyetlere işkencelere maruz kaldığı, hepimizin özümüzde bir olduğu gibi konular üstünde düşünmeye sevk edebilir. Altında gerçekten iyi niyet olsa bunca cefadan sonra İsrail-Filistin çatışması olmazdı. Bir belgesel denk geliyor bu sefer Filistinlilere acıyorum. Gerçi İsrail Filistin savaşında bir tarafı haklı veya haksız olarak nitelendiremiyorum. Müslüman çoğunluğun hüküm sürdüğü bir ülkede yaşadığımız için olan bitenden taraflı haberdar oluyoruz. Sanmıyorum ki Filistinliler, İsraillilerden daha merhametli veyahut insancıl olsun lakin şu an İsrail güçlü taraf olduğu için ezilen mazbut masumlar Filistinlilermiş gibi geliyor. Müslümanlar sütten çıkmış ak kaşık olsa İŞİD mevcut olmazdı ama hala kendi dinlerini eleştirmekten bir hayli uzaklar. Of işte dünyanın yükü benim omuzlarımda sanki amk konuşuyorum konuşuyorum bir netice yok. Bu kadar empatik bir insan olmak demek banane diyememek, gasp edilen her hakka sinirlenmek, her adaletsizliğe kendin uğramış kadar üzülmek ve sonrasında da bu "zalım" dünyada yaşayabilmek için duyarsız rolü oynamak zorunda kalmak demek.
Neyse ne diyorduk filmler... İnsanlar bunları izlediğinde bilinçlenmek yerine hırs duyup intikam andı içiyorlar. Sadece kendi uluslarına haksızlık yapıldığı, farklı dinlerin - mezheplerin tehlike teşkil ettiği zannına kapılıyorlar. Tabi bu filmin yönetmenine ve konteksine bağlı olarak değişebilir. Lakin çoğu milliyetçilik damarını kabartan propagandadan öteye geçemiyor sanki.

Bu çerçevede Ermeni Soykırımını kabul etmekten yana olan TC vatandaşları nasıl bir gaflet ve delalet içine düştüklerinin farkına varmalılar. Zamanında dedemizin babasının yaptığı şeyler karşılığı biz niye maddi külfetin altına girelim? Türkler soykırım yapmadı diyemiyorum zira böyle kesin yargılarda bulunmak için yıllarını arşivlerde kütüphanelerde harcamak gerekir. Ama yaptılarsa da ortalık güllük gülistanlıkken sırf bunlar Ermeni diyerek saldırdıklarını düşünmek de büyük aptallık olur. Ki zamanında Ermeniler millet-i sıddıka diye bilinirken, saltanatta birçok önemli görevlere getirilmişken bu husumetin sadece etniğe dayalı olduğu savunulamaz. Hele hele Fransız politikacılar gibi elleri kanlı kimselerin bu olaya müdahil olması iyice sinir bozucudur. Leş kargaları.

Bizim yapmamız gereken şey tüm Türkiye olarak; özgürlüğün ne olduğunu kavramaktır. İnsanları bir topluluğun salt bir parçası olarak değil kendi başına bir birey olarak görmektir. Hoş bunlar çok beylik laflar. TC vatandaşlarının kaçı kendi kendine bir birey de karşısındakini de ayrı bir şahıs olarak görecek orası muamma.
Ama gördüğüm şu ki Ermeniler de Türkler kadar milliyetçi (istisnalar her zaman mevcuttur) bu durumda ne yaşanmışsa iki tarafa da müstehak. Ben Türküm diye bir Ermeni'yle aram kötü olmamalı. Zaten gelip de siz Türkler çok vahşisiniz demediği sürece gayet sevebilirim. Zamanında ne olduysa bizim suçumuz değil ve ceremesini bizim çekmemiz kadar ahmakça bir tazminat olamaz. Sonuçlarını düşünerek konuşun ve orada burada marjinal olmak için "Türkler çok kötü melek gibi Ermenileri durduk yere kestiler şimdi de yapmadık diyorlar yalan söylüyorlar" şeklinde sayıklamalarda bulunmayın. Bedelini yine halk ödeyecek Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül falan değil.

Bok

Ben sorunumun ne olduğunu gayet iyi biliyorum. Batı kafasıyla doğu kültüründe yaşıyorum. Hatta doğu kültürü de değil vıcık vıcık kültürümsü ne idiğü belirsiz jölemsi bir şey. Kaypak yani. Şimdi biliyorsunuz ki individualistic (bireyselci) ve collectivistic (toplumcu) olarak iki kısımda inceleniyor milletler. Türkiye'yi de kolektif ülkeler içinde katmışlar hasbelkader. Oysa ki bizde grup bilinci yok. İnsanlar birbirine saygısız. Tek gözettikleri aile ve akraba çevreleri. Hısım akraba mutlu olsun torpille iş bulsun gerisi ne bok yerse yesin.

İçinde Seksli Şeyler Var

Gerçekten de ne sosyalim ne de demokrat. Zeka ve özgürlüğün olmadığı şeylerden yerlerden ve insanlardan tiksiniyorum.  Kendimi etiketlemek içinse liberteryen liberalist kavramları çok daha karmaşık ayrıca farklı kullanım alanları var. Bana sorsalar ben ütopist ve elitistim.
Zekadan kastım da "yüksek iq'luları tanrımız yapalım tapınalım" doğrultusunda değil. Ya da Hitler gibi fiziksel ve zihinsel engellileri elimine etmek hiç değil. Ama ortalama bir zeka seviyesine sahip olup da kendini geliştirmek şöyle dursun cahillikten zevk ala ala ahkam kesen insanların da yaşama hakları olduğunu düşünmüyorum bazen. Herkes eşit falan değil bir geçelim onu önce.

Bu blog yüzünden katiyettle siyasette aktif olarak yer verilmez bana sadsdajj. Ciddiyet.
Aman ya Türkiye'de upper class olacağıma gider Kanada'da middle class olurum. Evet sanki burada yüksek tabakaya dahil olabilecekmişim gibi trip atıyorum.
Ne yapayım yaşadığım yerden tiksiniyorum. İzmir'de bile hatta araba galerisine benzeyen vakıf üniversitemde bile dar kafalı kıtlar var. Neye nasıl tepki vereceklerini biliyorum. Kantinde otururken bazılarının muhabbetlerine denk geliyorum o kadar sığ o kadar sığ ki ortalığa asit döküp kaçasım geliyor.

Hatta niye İzmir dediysem. İzmirin merkezi Konak'ta bile istediğiniz gibi giyinemezsiniz. Uzaylı görmüş gibi yiyecekmişçesine bakan kısa boylu kalın kaşlı s beden amblemli dar gömlek giyen ve de altın rengi zincir kolye takan kırolar... Nezaketten insanlıktan nasibini alamamış kavruk doğu göçmenleri... Hakikaten görmek istemiyorum. Kimse çıkıp da imkansızlık martavalını okumasın bir zahmet ya.

Çok fakirler onlar canım ya daha önce hiç kadına rast gelmemişler annelerini kız kardeşlerini falan hep kara çarşaf bellemişler bacak görünce kısa devre yapıyorlar sen rahatsız olduğunu belli etsen bile onlar da anı yaşamaya çalışıyor Oxford vardı da onlar mı gitmedi azıcık anlayışşş :(
Bugüne özel bir olay yaşadığım için falan değil sinirim. Zaten yaz kış olan şeyler. Artık Türk erkeğinin mantığını da ekşisözlük sayesinde iyice kavramış bulunuyorum. Açıyorsa verir. Ben yakışıklı mıyım zeki miyim kültürlü müyüm önemli değil açık giyen kadın aranıyordur. Tek istediği senin küçük pis sikindir.
Gerçekten Türk erkekleri neyine güveniyor? Boyuna mı? Ahahah. Hem vücut boyları hem penis boyları kısa. Bununla ilgili yapılmış çalışmaların istatistiklerine bakın istiyorsanız. Türkler; Avrupanın, Balkanların, Arap Yarımadasının, Rusların, Nordik ülkelerinin hep gerisinde. Bir tek Çinliler ve Japonlar kalıyor geriye... Hayır mesela birisi bunu belirttiğinde de "aa ne o çok mu yarrak yedin" şeklinde cevap veriyorlar. Yarası olan gocunuyor sinirlenip bel altı saldırıyor işte. Şu çağda bildiğimiz her şey sırf bizim kendi tecrübelerimiz sayesinde zaten, başkalarından hiçbir şey elde edemiyoruz ne bilim gelişti ne teknoloji. İletişim denen şey zaten hak getire!
Türk kızlarına saydırırken iyiydi zaten. Allah kimseye Türk erkeği egosu vermesin bunların çoğunu testosteron çarpıyor valla. Burada herkesi dahil etmiyorum genelleme yapıyorum onun için istisnaysanız da ben sizi biliyorum merak etmeyin.
Türk erkeğinin laf atma şekli de şudur "giymeseydin be". Bu kadar embesilce ne sana ne de karşındaki bir faydası olmayacak şekilde laf atmak nedir? Neye delalet ediyor? Karşısındakini utandırmaya falan mı çalışıyor orası da belli değil. İbrahim Tatlıses türküleri söyleyen mi dersin Maşallah Maşallah diye tesbih çekercesine yavşayanlar mı dersin sanırsın ki tasavvuf yapıyor "Allah ne de güzel şeyler yaratmış"!
Normalde tüm kadınlar ve erkekler yani tüm insanlık ilgili olduğu cins tarafından kaçamak süzülmekten hoşlanır. Ama bakılmasını istemediğinde kişiyle göz göze gelirsin ve o anda sırıtan abazan kıllı Türk erkeğidir tıpkı diğer ortadoğulu Müslüman erkekler gibi beyniyle değil omurlik soğanıyla yaşar. Katli vaciptir. Benim gibi hisseden bir çok insan da orada burada solcuyum diye geçinmesin bizimkisi bambaşka. Bence insanları eğitmeli evet ısrarla hanzoluk yolunu seçiyorsa da itlaf edilmeli. Ve bazı şeylerin eğitim öğretimle değil salt empatiyle de yapılması gerektiği bilinmeli. Toplumda yaşıyorsan başkasını rahatsız etmeyeceksin insan bu saygıyı başka bir yerden kazanmaz kendisi içinde geliştirmeli ve geliştirmeyenler de hiçbir şekilde mazur görülmemeli.
Geçen yazdan örnek vereceğim adamın biri çıkmış balkona tırnak kesiyor çıt çıt çıt. Dayanamadım bağırdım napıyorsunuz siz diye. Yanında da torunu var en az ellilerinde adam. Güldü ve devam etti. İşte böyle. Kafası patlasa o an üzülmem. Su israfı oksijen israfı boşuna karbon ve sülfür üretiyor doğayı kirletiyor insanlığı kirletiyor aptal. Bok çukurunda geberir inşallah.
Geldik mi Aysun Kayacı'nın sözüne? Tabi ki çobanla onun oyu bir değil mesela onun oyuyla benimki de bir değil.

Ergenler Beyinlerinin Farklı Bölgesiyle Düşünüyor

Ergenlerin neden tripli olduğunun fizyolojik sebebini öğrenmek ister misiniz?
Artık bu yazıyı okuyor olduğunuza göre istemiyorsanız da çok geç malesef.

Çocukluktan ergenliğe geçerken beynimizde amygdala dediğimiz yer gelişmeye başlar tıpkı beynin diğer kısımları gibi büyür. Fakat yaşın artmasına bağlı bu değişme ve gelişme beynin her alanında eşit hızla gerçekleşmez. Mesela prefrontal cortex, amygdaladan daha yavaş şekilde büyüdüğü için etkinliği amygdalaya göre daha düşüktür.

Amygdala beynin duygulardan sorumlu bölgesidir. Aynı zamanda vecde gelip coşkuya kapılma durumundan da burası sorumludur.
Prefrontal cortex ise adından da anlaşılabileceği gibi (pre latince prefix ön önce anlamında front da yine ön önde demek) beynin en ön kısmıdır. Düşünmeyle karar vermekle yani mantıkla ilişkili olan yerdir.

Bir seçim yaparken duygularımızla mı yoksa mantığımızla mı karar verdiğimiz amygdala vs prefrontal cortex arasında hangisini faal kullandığımızla ilgiliymiş.

Bir de inhibition cortex dediğimiz şey var ki o da her aklımıza eseni yapmamamız durup düşünüp sonuçları tartmamız için bizi alıkoyan bir mekanizmaymış. O da right inferior frontal cortexteymiş ve ergenliğe girdiğimiz zamandan 25'imize kadar gıdım gıdım ilerliyormuş.

Dipnot: Dün developmental psychology midtermü vardı. Bunlar da sınavda çıkmadı zaten bari boşu boşuna öğrenmiş olmayayım.

İnstagram Bokuna Bulaştım

Artık nasıl olsa düzenli takip edenler kim olduğumu biliyor. Bilmeyenler de Pelin Dündarla karıştırmasınlar diye bir de instagram hesabımın linkini ekleyeyim dedim. Yıllardır facebook hesabı dahi açmamış biri olarak atıldığım iş büyük asfkj. Lise ve ortaokul fotoğraflarımı malesef ki kaybetmem üzerine hesap açma karar almıştım. Ama işleyişini kavrayıp da aktif olarak kullanmam epey zaman aldı. Gadget olarak da ekleyeceğim bir ara.

Twitter

Ülkeyi sosyopatın teki yönetiyor amk. Twitterı kapatmışlar. Sinirimden küfre başladım.

İlber Ortaylı Haklı

Ne kadar gerizekalısınız demekten dilimde tüy bitti. Kürtajın devlet hastanelerinden kaldırıldığına dair haberin altına "boşuna gündem değiştirmeye çalışmayın" yazan olmuş. He canım he yarın bir gün seni siksinler kürtaj olama da gör gününü. Köşene çekilip siyasi yorumlar yaparsın o zaman da. Hey yavrum hey.
En ehemmiyet taşıması gereken şey insan hayatını direkt olarak ilgilendiren durumlardır. Orada düşük yapmaya çalışırken ölen fakir bir kadından, doğurmuş ama bakamayan psikolojisi bozuk bir anneden, çöpe atılmış köpekler tarafından parçalanmış karıncalara yem olan bebekten, yetimhanede tecavüze uğrayan erkek kız çocuklarından daha önemli bir mesele olamaz! Yolsuzluktan da kötüdür hırsızlıktan da. Asıl bunlar daha sonra gelir. Empati gerizekalıları. Ahmak mahlukatlar.

Vejetaryenlik Doğa İçin Gerekli mi?

Veganları cahil buluyorum hatta ısrarla et yemenin cinayet olduğunu savunan agresif vejetaryenler de yarı cahil. Ekolojiyi et yemeyerek koruyamazsınız aksine dengeyi alt üst ederek naturaya zarar verirsiniz. Fizyoloji ve biyokimyadan bihaberler üstüne alturist(özgeci) gibi ahkam kesiyorlar.

Vejetaryenler 3 gruba ayrılıyor; siyasal vejetaryenler ahlaksal vejetaryenler ve besinsel vejetaryenler.
Ahlaksal olanları bir hayvanın acı çekmesine veya ölmesine yol açan beslenme tarzını etik açıdan imkansız görenler.
Siyasal olanları herkesin vejetaryen olsa dünyadaki açlığın bitebileceğine ve çevreye verilen zararın önlenebileceğini düşünenler.
Besinsel olanlarıysa hayvansal gıdaların sağlık yönünden zararlı olduğu kanser ve kalp rahatsızlıkları gibi birçok hastalığa yol açtığı görüşündeler.

Medenileşmenin ilk evresi olan ve animal friendly kabul edilen ekim dikim işi bile birçok canlıyı doğal habitatından mahrum ederek soylarının tükenmesine yol açıyor. Düşünsenize gözünüze bir parça toprak kestiriyorsunuz ve üzerindeki her şeyi temizleyerek sadece sizin yetişmesini istediğiniz bitkiye adıyorsunuz. Böceklenmesin ve bakteri kapmasın diye kireç döküyor, pesticide(böcek ilacı) sıkıyor ve çeşitli aşılamalar yapıyorsunuz.
Bu aşamada siyasal vejetaryenlerin savı çürüyor hepimiz temelde bitkisel beslenseydik otçullar ve hepçiller olarak tabii kaynakların içine iyice edecektik. Sonuçta yırtıcıların varoluş amacı herbivorous animals sayısını azaltmak. Bu gerçeği de taa çocukken izlediğim belgesellerden öğrenmiştim. Sad but true.

Ormanlık alanların tarım arazisine dönüştürülmesi haberlerine zaten alışıksınızdır. Sürekli orman, sulak arazi ve çayır bitki örtüsünü tahrip ettiğinizde toprak da ölüyor ve dünya git gide çölleşiyor.
Gezegenimiz üzerinde hayatı mümkün kılan tüm yaratıklarla dengeli bir ilişki içinde olmalıyız sadece sevimli bulduğumuz memelilerle değil kuşlarla, farelerle, böceklerle hatta bakterilerle.
İlkokul 5. sınıfta öğrendiğimiz itibariyle bakteriler sadece hastalık yapan enfeksiyonlar unsurları değildir hakeza bağışıklık sistemimiz için de gereklidirler ve fazla hijyenik ortamlarda ancak doğal koşullara dirençsiz, ota boka alerjisi olan insanlar yetişir.
Dünyaya bir bakteriler gezegeni desek yanılmış olmayız. Zira hayvanların hayatı için gerekli temel karbon, nitrojen döngüsünü bakteriler sağlıyor.

Burada anlatmaya çalıştığım şey "bitkilerin de canı var onları de yeme o zaman" tribi değil. Zira binlerce kez tekrarladığım üzere merkezi sinir sistemi olmayan canlılar acı çekemez!
Malumunuz Eskişehir'de kedi katliamı yapan oksijen israfı sadist şahıs çok büyük yankı uyandırdı. Yayınladığı videosunu dayanamayacağımı düşünerek izleyemedim. Bunu dalga malzemesi yapan bir insana laf anlatmaya çalışırken yine "beyni yerine sikiyle düşünen insanlık"tan soğudum o da ayrı. Neyse. Attığı twit de şöyle bir şeylerdi loserlık yapıp sildiği için aklımda kaldığı kadarıyla.

Sik kafalı şahıs: Yazın sivrisinekleri öldürürken iyiydi tabi gelmiş burada hayvanseverlik taslıyorsunuz tipik Akp'li mantığı işte.
Ben: Merkezi sinir sistemi olmayan canlıların acı çekmediği gerçeği.
Sikş: Bence dünyadaki her canlı eşittir bir balinayı öldürmek de bir sivrisinek öldürmek gibidir. Kesilen fare olsaydı yine böyle mi denecekti?
Ben: "Antibiotik de içmeyelim içimizdeki bakteriler ölmesin"e gider muhabbet.
Sikş: Sen benimle neyi tartışıyorsun şimdi ya? İnsanlar sadece yemek istedikleri ve zarar veren hayvanları öldürürler bu kadar basit.
(Burada bu söze katıldım lakin yemek istediğin hayvanı sırf kan akıtma hevesiyle parçalar, can çekişmesini izlemekten zevk alırsan bu sadece basit bir avlanma olmaktan çıkar ki mesela kürk giymek 7 büyük günahtan biridir bence. Çünkü bu çağda insanlar ısınma ve örtünme ihtiyaçlarını binbir farklı malzemeden imal edilmiş kıyaferlerle giderebilirler)
Ben: Zararı olmayan hayvana işkenceyi kınıyor insanlar bunun neresi dalga konusu?
Sikş; Normalde doğanın amına koyan insanlar gelmiş burada 3-5 RT için şekil yapıyorlar hayvan hakları koruyucusu kesiliyorlar.
Ben: İnsanların çoğu coolluk için değil hayvanlara karşı şiddetin makul ölçüde cezalandırılması için tepki gösteriyorlar.
Sikş: Ben insanlardan çok hayvanları severim bi kere. Benim için kedi kesen de sinek öldüren de aynı kötülükte. Gece gece de seni çekemeyeceğim.
Böyle dedikten sonra benim feyvırıtladığım tweeti retweetlemiş bana da bildirimi geldi orası ayrı.

Hı nerede kalmıştık? Biri demiş ki; "kurban bayramında can çekişen hayvanlara da Eskişehir'deki kedi kadar sahip çıkabiliyor musunuz yapanlara posta koyabiliyor musunuz?" Evet yerinde bir soru. İşin ehli kişiler kesimhaneler varken çok istiyorsan amacın fakire dağıtmaksa kurban paranı gerekli yerlere gönderebilirsin ya da bizzat görmek istiyorsan götürür hayvanı  bırakırsın şu kadar pay da benim diye anlaşırsın. Ama millet et yiyemeyenleri doyurmak yerine taze taze stok yapmak için kurban keser hale gelmiş. Üstüne üstlük kasap ve mezbaha için para ödemek istemediğinden açgözlülüğünün bedelini hayvancağızlara ödetiyor. Zaten sağduyulu bir kişi her iki duruma da karşı çıkar kediye de koyuna da...

Fakat ve fakat bir güruh işi cozutmuş işte kedi kesilmesine üzülüp Mcdonalds'a gitme ikiyüzlülüğü falan şeklinde ekşide başlık açmışlar. Protein baklagillerde de varmış evet. Yahu et yiyemeyen fakir çocukların zeka gelişimlerindeki problemler gibi derste işlediğimiz bilimsel araştırmaları nasıl bir çırpıda silip atabiliyorlar?
Sırf protein olsa gam yemeyeceğim. Folik Asit, B6, B12, Demir... Bunlar boru mu? Eksik kaldığında anne karnındaki fetüsün omurliği tam oluşmuyor be. Sinir sistemiyle, hafıza ve duygulanımla direkt ilgililer. Ben ki meyve sebzeye bayılan eti pek sevmeyen ara sıra bunun içinde et var diyerek yemek reddeden, zorla vücuduma lazım diye yiyen bir insanım... Ben bile haftada birkaç kere kırmızı et tüketmeme rağmen hep bu saydığım vitamin minerallerin eksikliğini çekiyorum.
Çocukken de hep ciğer yedirmeye çalışırlardı.
Kırmızı ette demir emilimi %30'ken baklagillerde sebzelerde %10 maksimum.
İşin biyoloji boyutuna çok fazla giremeyeceğim ama merak edip de derinlemesine araştırırsanız besinsel vejetaryenlerin de iddialarını geçersiz olduğunu göreceksiniz.

Gel gelelim ahlaksal vejetaryenler için söyleyecek hiçbir sözüm yok. Duygusal ve empatik insaları seviyorum. Malesef ki vücudumuzun diğer kısımları beynimizin yanında çok ilkel çok basit ve evrimleşmemiş kalıyor. Ne kadar zeki ne kadar kültürlü ne kadar yetenekli ne kadar ulvi ne kadar güzel olursak olalım herbirimiz yiyip içip sıçıp kusup uyuyup sevişmek zorundayız...

Dünyaya zarar veren şeylerden uzak kalmak istiyorsak fosillerden elde edilen yakıt kullanmamalıyız en başta. Şahsi aracını kullanabilecekken otobüse binmeyi tercih edeni var mı?
Plastiğe eşya olarak da kıyafet olarak da prim vermemeliyiz. Koca koca gardıroplarımız olmamalı. Hem ahşapına suntasına yazık hem de içindeki giyilmeyen giysilere. Elektik su tüketimimizi asgari miktarda tutmalıyız.
Yazın fosur fosur kullandığınız klimaların iklimi ne derece kötü etkilediğini biliyor musunuz? Babam bu yüzden senelerdir vantilatöre muhtaç etti bizi.
ET YİYEN CANİ VAHŞİLERRR! diye çığıranların dikkat etmesi gerek bunlara.

Son olarak da insanın içindeki kötülüğü peynir yemeyerek önleyemezsiniz arkadaşlar. Buzağılarından ayrılan ineklerin acıklı hikayesini süt içmeyerek durduramazsız. İnterneti yasaklayarak çocuk pornosunu durduramayacağımız gibi. İkisi için de insanların ya vicdana ya bir din sistemine ya da tıkırında işleyen ve tatmin eden bir adalet mekanizmasına ihtiyaçları var. Yoksa Can Aksoy gibi insalarından hakkından nasıl gelebileceksiniz? Umarım dışlandığı için travma yaşayıp intihar eder. Zira bazı psikolojik hastalıkların tedavi edileceğini düşünmüyorum.

İNSANLIK VE DÜNYA İÇİN BİR İYİLİK YAPIN VE ÜREMEYİN TOPLAM NÜFUS OLMUŞ 7 MİLYAR!!!

Sevan Nişanyan

                                                     ASİMİLASYON
Asimilasyon aslında hiç kötü bir şey değil. Latince similis benzer, ad-similare benzeştirmek. Yerel ve aşiretsel olanı aşıp daha genel hatta evrensel bir kültür potasında harman olmak bana prensip olarak yanlış gelmiyor. İnsanın ufku gelişir, görgüsü artar. Uyduruk köy dedikodularıyla vakit öldüreceğine en azından metropol dedikodularıyla haşır neşir olursun, daha havalı takılırsın. İngilizcen varsa Zimbabwe’deki adamla çet yaparsın, İtalya’dan sevgili bulursun. Al sana asimilasyon. Fena mı?
TC rejiminin asimilasyon politikasında rahatsız edici olan şey başka. Bunlar politik anlamda çok sofistike olmadıkları için, asimile etmek istediği vatandaşa direktman hakaret ediyor. Senin kültürün yok (çünkü ben yok sayıyorum), dilin yok (çünkü ben bilmiyorum), tarihin yok (okulda öğretmediler), sen hayvansın, gel devletinin şefkat kucağına otur; üç kuşak boyu arıza çıkarmaz, itaat edersen seni belki kabul ederiz diyor. E bazı insanlar büsbütün onursuz değil. Bu şartlarda asimile edilmeyi kabul etmiyorlar. Ne oluyor? Hadi bakalım bölücü, ırkçı, terorist, falan filan.
Benim enişteler, “Vatandaş Türkçe konuş” terörünün estirildiği bir devirde evde tek kelime Türkçe konuşmayı yasak etmişlerdi. 1983′te kalkıp Kanada’ya göçtüler. Aradan bir yıl geçmedi, çocuklar evde sadece İngilizce konuşmaya başladılar. Demek ki neymiş? Asıl dertleri asimilasyon değilmiş, asimile etmeye yeltenenlerin saygısızlığı imiş.


                                                          ALEVİ
Alevinin alevle filan alakası yok. “Ali’ye mensup, Ali’ci” demek. Mevla’dan Mevlevi, Zühre’den zührevi gibi, Arapça. Eski yazıda elifle değil ayınla yazılır. Peygamberin vefatını izleyen günlerden beri İslam dünyasında Aliciler ve anti-Aliciler her zaman olmuş. Şiiliğin diğer adı olarak zaman zaman Alevilik (ya da aynı anlamda Ehlibeytçilik) deyimi kullanılmış.

Maamafih bizim Alevilerin bu hadisenin doğrudan devamı olduğunu sanmıyorum. Bugün Alevilik dediğimiz şey, Osmanlı ülkesinde 15. yüzyılın sonu ile 16. yüzyılın ilk yıllarında ortaya çıkan büyük toplumsal kargaşadan doğan bir ürün. Belli ki Anadolu’da İslam öncesinden beri varolan bazı inanç ve gelenekler buna eklemlenmiş. Belki ülkenin çok hızlı bir şekilde İslamlaşmasının doğurduğu bastırılmış tepkiler de rol oynamış. İslamiyeti doğrudan terketmek o devirde idamlık suç sayıldığı için, İslam geleneği çerçevesinde bir etiket aranmış. Öteden beri İslam dünyasında muhalefetin adı olan Alevilik benimsenmiş.

Efendim eski Türk şaman geleneklerinin devamıymış şuymuş buymuş, bunlar hikâye. Memleketteki Alevilerin neredeyse yarısı Kürt, Orta Asya şamanlığıyla ne işleri var belli değil. Antakya ve Suriye Alevilerinin ta İslam öncesine giden yerel kökleri var, onlar neden elin Türkmeninden şamanlık öğrenecek belli değil. Arnavut Toskların neredeyse hepsi Bektaşi olmuş, onlar da mı Orta Asya’dan geldi belli değil.

Düz cehalet dersen o da değil. Memleketteki gayrı-Türk unsuru hiçe sayan, onların da bir geçmişi ve bir kültürü olabileceğini algılamaktan aciz bir tür kemikleşmiş terbiyesizliğin ifadesi.



Bunları okuduktan sonra kendimi evlad-ı Nişanyan ilan ediyorum Sevan amca da kabul ederse tabii.
Adam kayıp dedem gibi resmen. Zaten etimolojik sözlüğü sebebiyle ziyadesiyle sevgi ve saygı besliyor idim. Lakin yazış tarzında okuyucularına verdiği cevaplarda adeta kendimi buluyorum. Bok kelimesini bile aynı stilde kullanıyoruz. Kalp. Karısının kafasından kurutulmuş bok attığı doğru mu acaba? Asdfgj. Lütfen sadece spekülasyon olsun. Ama olmasa da yine seveceğim yani. Her şeyi benim gibi düşünüp yorumluyor ya hayret ediyorum. Sırf üstteki köşe yazılarından dolayı değil holistik olarak yani. Cezaevine ziyaretine mi gitsek acaba? Ben böyle arıza insanlarla yakınlık hissediyorum sanki kendiliğinden tanıyormuşum gibi. Başım beladan bu yüzden kurtulmuyor ama bazen de işime yaramıyor değil. Ama Atatürk'ün ve feminizmin biraz fazla üstüne gidiyor gibi. Şimdilik bu kadar öptüm mucks.

İnsan Dediğin Şey Bir Organik Robottur

2013 yapımlı Her'ü izledikten sonra tekrar canlı varlık ile cansız nesne arasındaki farkı sorgulayabilirim. Filmin de amacı bu zaten.
Ama aynı sorularla daha çok küçükken izlediğim 1999 yapımlı Bicentinnal Man'de karşılaştığım için bu konu hakkında oluşturduğum fikir epey zamandır sabit.
Sahi siz ne düşünüyorsunuz? Bir solucanla aynı gruba dahiliz. Canlılar sınıfı. Ama mesela bir arabayla hiçbir şekilde ilişkilendirilmiyoruz. Yüksek teknolojilerle üretilmiş insan cildi görünümünde bir robot bizimle aynı duyguları hissedebilir mi? Tabi kulağa tanıdık gelen klişe şeyler bunlar.
Belki de bir yüzyıl sonra robotlarla insanların eşit sayılması gerektiğini savunan bir hukuk düzenlemesi yapılır. Kendini muhafazakar olarak tanımlayan kişiler elbette ki buna şiddetle karşı çıkarlar. İnsan icadı bir makinenin ruhunun olamayacağını ve asla insan ırkıyla kıyaslanamayacağını iddia ederler.
Diğer yandan benim gibi insanlarsa tüm bilinçli kompleks yaratıklar olarak birbirimize benzediğimizi ve arada ayrım yapılmasının saçma olduğunda diretirler.
Çarpıcı bir örneğini izlemek isterseniz Black Mirror adlı dizinin 2.sezon 1.episoduna bakabilirsiniz. Black Mirror sıradan dizi konseptinde değil kara mizah içeren farklı kısa filmlerden oluşuyor. Her bir bölüm adeta bir başyapıt, seyrettikten sonra kendime gelmem zaman alıyor.
Neyse konumuza geri dönelim. Artık ayrılığa sebep olan unsur dinler, ırklar değil yapay zeka-doğal zeka çatışmasıdır. Tabi artık onları robot ya da makine diye çağırmak nezaketsizlik sayılacağından metahuman transhuman pasthuman veyahut artificial intelligence kalıbından yola çıkarak artificialler ve benzeri gibi isimler çıkarılmış olur. Bu kavramlar yine dandik bir şekilde türkçeleşir. İnsanötesiler'e, benzer bir kelime türetilir. Tanrı demekten kaçınan Türk dindarlar bu isimden de aynı derecede nefret ederler ve aşağılayıcı başka arapça mahlaslar bulurlar.
Amerika'nın bazı eyaletlerinde, Japonya'da ve bazı Avrupa ülkelerinde robot - insan evliliklerine izin verilir. Her yeniliğe kapalı olan ülkemizdeyse tabi ki çok ayıplanır. Allaha şirk koştuğu gerekçesiyle bir çok robot-perver insan kafir ilan edilir. Vs vs.

Hastane Maceraları

3 haftadır her gün başım ağrıyor. Başlarda günde iki tane elektra içerek hayatta kalabildim. Ben ki elinden geldiğince ağrı kesiciden uzak duran, nasılsa kendi kendine geçer dinleneyim biraz vitamin alayım yeter diyen biriyim.
O kadar şiddetle ağrıyıp zonkluyordu ki dayanamayıp nörolojiye gittim, mr çekilmesini istediler gün aldık. Doktor 2,5 yıldır yasmin kullandığımı öğrenince bu tür ilaçların uzun vadeli kullanımlarda beyin damarlarında tıkanmaya yol açabileceğini söyledi. Birkaç gün acaba ölecek miyim diye düşündüm. Umarım ortalıklarda falan bayılmam dedim. Ameliyat olacak olursam saçlarımı kestirmek zorunda kalır mıyım diye vesvese yaptım. Böyle saçma sapan şeyler kurdum her zaman olduğu gibi en kötüsünü düşündüm.
Magnetic resonance image (mr) çok klastrofobik bir olay. Düz bir yere yatıyorsun kulağına kulaklık kafana da bir aparat takıyorlar, bu esnada ellerin göğsünde kıpırtısız durman gerekiyor yavaş yavaş büyük beyaz aletin içine doğru çekiliyorsun sonra garip garip sesler çıkıyor. Açıkçası ilk önce makine bozulacak patlayacak diye korktum zaten aynı gün önceden arızalanmış. Ayrıca gözlerimi kapatsam mı açsam mı bilemedim. Kapatınca ölmüş gibi hissedip panik yaptım. Sonra adı üstünde manyetik rezonans seslerin yankı yapması gerekiyor diye kendimi rahatlattım yani demek ki cahillik her zaman mutluluk değilmiş.

Sonra sonuçlar normal çıktı tabii ki sinüzitim bile yokmuş. Bir sinüzitim bile yokmuş anlıyor musun? Sinüzitim olmamasına sevindim sonuçta burun şişiren bir rahatsızlık. Her üşüttüğümde boşu boşuna burnumun büyümesine gerek yok sonuçta. Geriye kaldı migren. Ama migren de her gün sürekli olarak ağrı yapmıyormuş. Ayrıca ağrı, gürültü ya da fazla ışık gibi durumlarda ortaya çıkmıyor belirli somut bir sebebi yok. Geriye kalan ihtimaller göz, kulak, diş problemleriyle ilgili olanlar.
Bugün de kulak burun boğaz ve göz hastalıkları polikliniklerine gittim. Hastane ortamı yaşam sevincimi ziyadesiyle sömürüyor. Sıra kavgaları, laftan anlamayan insanlar, ilgisiz doktorlar... Oysa çocukken severdim. İğne olmak bile hoşuma giderdi.
Olayın filmlerde gördüğüm bilimsel boyutu vardı. Her doktor her hemşire birer bilim adamıydı nezdimde. Neyse uzatmayayım göz anjiyosu uygulandı o da benim açımdan meşakkatli bir işlem oldu çünkü yan taraftan hemşire bir çubukla yaklaşırken gözlerini sabit bir noktaya odaklamak zor oluyor. Oysa daha önceden devamlı gittiğim bir dermatolog bana soğuk kanlı ve cool olduğumu söylemişti. Çocukken de kan alınırken ağlamazdım hemşireler şaşırırdı.

Neyse göz tansiyonum normalden biraz daha yüksek çıktı ama emin olunması için bir test daha yaptırmam gerekiyormuş.
KKB doktoru da boşu boşuna röntgen çektirdi bana ekstradan radyasyona maruz kaldım sinir oldum önceden sorsaydı sinüzitimin olmadığını ben de söylerdim zaten. Bir de "sen nörolojiyle göze muayene ol" diyor. Bazı hekimler ıslak sopayla dövülmeyi hak ediyor kimse kusura bakmasın. Ha bu dediğim örnek için geçerli değil ama tembellikten öyle hayati ihmallere imza atıyorlar ki birçok insanın hayatı mahvoluyor. Hele de engellilere defolu diye yaklaşanları var ki gözlerini kör kulaklarını sağır edip salıvereceksin sokağa dünyanın kaç bucak olduğunu görsünler.
Bu intikamcı yaklaşımımdan dolayı Kohlberg'in ahlak teorisine göre henüz ikinci basamaktayım. Belki bir gün size Kohlberg'ü anlatırım eğleniriz ama iki senedir ödevlerim sunumlarım o kadar yoğun ki artık psikolojiyle ilgili bir de blog yazısı yazmaya üşeniyorum valla. Ama kitap okumayı yazı yazmayı o kadar iple çekiyorum ki sürekli finaller sonrasına erteliyorum vicdan azabı duymamak için, en dandik roman bile gözümde tütüyor. Hı bir de twitterda kısa ve hızlı olarak çemkirdiğimden dolayı blog yazmak için gerekli motivasyonum olan sinir stresi depolayamıyorum. Bu da böyle bir yazımdır.

Instagram'e İthafen

Instagrama bakıp içinde yüzülen lüksü, çıkılan seyahetleri, giyilen kıyafetleri, poz poz fotoğrafı çekilen yemekleri hatta ve hatta gözümüze sokulan estetikli güzelliği kıskananlardan mısınız? Korkmayın itiraf edin. Çünkü hissettikleriniz yalnızca size ait duygular değil. Öyle bir zaman ki herkes her şeyini birbirinin gözüne sokmakla tatmin oluyor. Bir mekana gidiyoruz yediklerimizden içtiklerimizden tat almak yerine instagramlık fotoğraf çekmeye uğraşıyoruz foursquare açıp yer bildirimi yapacağız, twitterda geçirdiğimiz eğlenceli gece hakkında yorumlarda bulunacağız diye göbeğimiz çatlarken iki lafın belini kıramıyoruz doğru düzgün.
Kafamı nereye çevirsem ön kameradan kendi fotoğraflarını çeken insancıklar. Ev, araba, okul, sokak, uçak, otobüs, tuvalet banyo... Tüm evrene yetecek sayıda fotoğraf çekilmiştir bence.
Eskiden yani ben çocukken babam sokakta bir şey yememi istemezdi diğer çocukların da canı çeker evde ye kızım derdi. Ciddiyim. 20 yaşındayım ve ben bile medeniyetin çok fazla bencilleştiğini düşünecek kadar mukayese yapabiliyorum anılarımla. Şaşaa, abartı genelde doğulunun sevdiği bir mefhumdur ama artık dünyanın herbir yerinden gösteriş budalalığı sendromu yayılıyor. En güzel benim! En seksi benim! En zevkli benim! En zengin benim! En maceracı benim! En entelektüel benim! En mutlu benim! En protest benim! En grotesk benim! En mükemmel benim anlıyor musunuz benim! Renkli kişiliğim sanatsal estetik anlayışımla ben birinciyim!

Başlıkta Özetlenecek Ana Düşünce Yok

     Psikolojide benim önceden fark edip saçma bulduğum konuları şimdi derste görüyoruz ve hoca da mantıksız olduğunu söylüyor. Benimle aynı şekilde eleştirdiğini görmek nassıl mutlu ediyor nassıl anlatamam. Mesela evrimsel psikoloji kuramlarının gerçekten uzak çok seksist, freudun bazı kavramlarının fazlasıyla fantazik olduğunu falan anlattı. Aslında fizyolojik ve genetik olarak çoğu bakımdan kadının erkeklerden daha şanslı olduğunu gerekçeleriyle öğrendik.
Eş seçimi için kadınların öncelikli olarak paraya erkeklerin salt dış görünüşe önem vermesi falan gibi gayet yüzeysel argümanların insanların bilişsel yeteneklerini ve karmaşıklığını küçümsediği konusunda hemfikiriz. Bu arada piyasada feromon parfümleri satılıyor sakkın sakkın aldanmayınız! Çünkü insanlar feromon salgısının kokusunu algılayamıyorlar burunlarında hayvanların aksine vomeronasal area denilen yer yok.
     Gelişim psikolojisine giren kadın harika resmen ya dersi bitsin istemiyorum tenefüse çıkmayalım o anlatmaya devam etsin istiyorum. Hatta arkadaş olalım istiyorum. Evet bazı hocalarımla oturup saatlerce konuşasım var. Zaten çoğu psikolog yani tam dertleşilecek insanlar :D Bizim okulun sıradan insanları ilgimi çekmiyor doğal olarak ama hocalar öyle miii. Fransızcacılarımı da çok seviyorum oturup günlük hayattan konuşuyoruz hayatlarını anlatıyorlar mesela Fransanın Türkiyeyle benzerlikleri farklılıkları, yeme alışkanlıkları, giyinme tarzları, eğitim sistemleri vs. İnkilap hocam bile çok tatlı arada gidip kadına sarılıp "ne kadar iyisiniz!" demek istiyorum. Bilirsiniz genelde inkilapçılar koyu milliyetçi olurlar ama bu kadın içlerinde olabilecek en sağduyulu insan. Azerbaycanlı olmasından dolayı tatlı bir konuşması var bir de. İşte böyle amaçsız sonuçsuz sadece bu aralar ne düşündüğümle ilgili bir yazı çıktı ortaya. Projelerden sunumlardan başka bir şeye vakit kalmıyor kendi hobilerime de vakit ayıramıyorum böyle giderse düz insan olup çıkacağım.

Gariplik

Şimdi size nev-i şahsıma münhasır olduğunu sandığım bir garipliğimden bahsedeceğim.
Ne zaman beni heyecanlandıran bir klip izlesem bir müzik dinlesem veya ikisini birden yapsam ağlamakla gülmek arasında kalıyorum. Laf olsun diye söylemiyorum ciddi ciddi yaşıyorum bunu. Sırf arka plan melodisinden etkilendiğim için saçma sapan filmlerde gözlerim doluyor mesela ama aynı anda sırıtasım da geliyor.
Sonra koridorda koşturup, dışarıdan garip görüneceğine emin olduğum bir takım hareketlerle odamın bir ucundan diğer ucuna dans eder gibi gidip geliyorum bu esnada çoğunlukla hayallere kapılmış oluyorum. Ama süreç tamamen otomatik gelişiyor sanki kendimi kaybediyorum. Evin içinde annem babam falan varsa n'oldu hayırdır bakışlarını atıyorlar.
Zaten ne zaman heyecanlansam koşmaya başlıyorum dışarıdayken bile.
Sonra bir de yanımda biri bir müzik aleti çalıyorsa ya da enstrumental konser bir şey varsa bir yerlere saklanıp kikir kikir gülesim geliyor. Ayıp olmasın diye sırıtmamı zor engelliyorum.
Ne tür bir deliysem artık.

Mesela Saç Tebeşiri

Oha ne kadar değişik şeyler varmış ben türkiyede görmedim hiç bunlardan. 3. dünya ülkesi insanı olmak pek heyecan verici olmuyor. Meh 

Zizigo

Şimdi bambaşka bir konuyla karşınızdayım. Kızmasam yazmazdım ama ben ki online shopping konusunda aşmış uluslararası sitelere (asos, romwe, etsy, e-bay) bile üye biriyim, türk alışveriş sitelerinin bazılarındaki kalitesizlik dizayn ve işleyiş hataları en çok da yetersiz müşteri hizmetleri sinirimi bozuyor.
Zizigo'dan örnek vereyim, bilindiği gibi kapsamlı bir ayakkabı-çanta sitesi. Ürün yelpazesi geniş ama buna aldanmayın. Zira ne zaman bir ayakkabı seçsem asla 37 numarası bulunmuyor. Bir kaç hafta aynı ürünü kontrol ediyorum. Hiçbir zaman stok sayısı değişmiyor. Oysa butigo, modagram, enmoda gibi süreli butik kampanyaları yapmayan e-ticaret sitelerinde arzu ettiğiniz taktirde istenilen bedenin ne zaman geleceği hususunda mail gönderilerek bilgilendirme yapılır. Çünkü o ürün haftalardır senin vitrininde duruyorsa tedarik etmek durumundasındır!
Neyse onu geçtim daha demin sepetime sadece 37 numarası kalmış bir ayakkabı aldım, kredi kartını bulmaya odama gittim döndüğümde bir baktım ki işlem yapamıyorum çünkü YETERSİZ STOK! Dalga mı geçiyorsunuz adam mı seçiyorsunuz?! Hayır bir de avea kampanyası var diye mesaj gönderdim lira harcadım falan filan.
Müşteri hizmetlerini aradım belki bir yanlışlık olmuştur, olmadıysa da en azından tavsiye taslağı yazdırayım da tekrar böyle nahoş tecrübeler yaşamayalım diye. Kız adımı soyadımı ürün kodunu aldı sonra stokta kalmamış dedi! Hadi canım!
Bu sefer ben de sepetime aldığım ürün nasıl tükenebilir diye sordum. Belirli bir zaman geçince dedi! Sahi mi!
Ne kadar bir süreden bahsediyorsunuz dedim. Süreyi bilecek yetkimiz yok dedi!
Hayır yani trendyolda markafonide bile sepetine aldığın ürün en az 15 dakika senin olarak kalıyor ki daha önce bahsettiğim gibi süre ve miktar kısıtlaması olan kampanyalar yapıyorlar.
Sonra kupon kodum boşa gitmesin diye diğer ayakkabılarda da uzun zamandır baktığım numaranın gelmediğini ve en azından geldiklerinde haberdar olmamızı sağlayabileceklerini düşündüğümü söyledim. El cevap; yetkimiz yok!
Hayır sen sitende insanların istekleri doğrultusunda değişiklikler yapmazsan böyle hiçbir işe yaramayan personelleri koyup adına da müşteri hizmetleri dersen elbette bir daha oradan alışveriş yapmam! Ayakkabı takıntısı olan bir müşteriyi kaybettiniz!
Bu yazıyı okuyanlara da tavsiyem alışveriş için sınırlı vaktiniz varsa Zizigodan uzak durmanız. Seçtiğiniz kriterlere uygun ayakkabıyı arattığınızda sonuçlar 10 sayfa çıkar ama kendi bedeninizde sadece 2 sayfa sonuç bulup hayal kırıklığına uğrarsınız ve istediğiniz numara için sürekli düzenli olarak kontrol etmekten başka seçenek de sunmazlar size!

Saçma Arapça İsimler

Havalı geliyor diye uyduruk isim konulmasını yine bir yere anlayabiliyorum da hem kulağa kötü gelen hem de çirkin anlamlı dinci veya köylü isimleri n'olcak? Dinci çünkü kuranı mır mır anlamadığı arapçasından okur. Köylü çünkü illa erkeğin anasının babasının adı konulması gerekir. Mesela yalancı manasına gelen kezban gibi. Ravza mezar. Aleyna üzerine. Rümeysa gözü çapaklı kadın. Gülsüm gariban. Ecrin ücret. Bekir deve yavrusu. Elif alfabenin ilk harfi. (ibranicesi Alef imiş ve erkeklere konulurmuş.) Bir de her türlü insanın kızına koyduğu Nisa ismi var ki ufacık bebeği kadın! diye çağırmak da saçmalığın daniskası.

"Chpli Belediye" Düşmanlığımın Kökenleri

Bundan birkaç yıl önce alt katımızda önceden dişçi olan ama biz taşındığımızdan beri kullanılmayan dükkanı üst kat komşumuz kreş yapmak niyetiyle satın almıştı. Fakat kreş yapmak için gerekli fiziki uygunluğunun olmadığını fark edip bu heveslerinden vazgeçmek zorunda kalmışlardı.

Bundan dokuz ay önceyse kreş yapamadıkları dükkana kiracı bulmuşlardı. Yeni kiracı alt katı pastane yapmayı planlıyordu ve fırınları için elzem olan baca var mı diye dükkanı ayrıca da bizim evi gezmişti. Annem ona apartmanda soba bacalarının çekmediğini anlatmıştı, zaten herkes ya doğalgaz ya da klima kullanıyordu. Sonra bir gün baktık ki bunlar taşınmaya başlamışlar, iyi hayırlı uğurlu olsun dedik. Gevrek falan da yaparlar belki sabah uzağa gitmemize gerek kalmaz hemen dibimizden alırız diye düşündük hatta. O zamanlar saf ve masumduk.

Gel gelelim rahatsızlığımız taşınmaları sırasında başladı. Sabahın köründe paldır küldür hamur makinelerini taşıyorlar tepsileri yerlere atıveriyorlar, fırını kapıdan sığdıramadıkları için iş makinesi çağırmışlar bağırışıp duruyorlar.
Harala gürele taşındılar bir şekilde işte neyse birkaç gün sabah yediden itibaren çok feci bir gürültü başladı insanlar koşuşturuyor makineler çalışıyor, fırınlarda kullanılan tekerlekli tepsi tıngırdaya tıngırdaya tüm dükkanı dolaşıyor, tepsiler bahçede birbirine vura vura temizleniyor ve dahası... İlk günler annem yerleşme telaşından bu kadar gürültü çıkardıklarına inandı beni de inandırdı fakat bitmek bilmiyordu gürültü. Ben sabahları sinir krizleri geçirerek uyanıyordum artık, demir sürgü kapıların paldır küldür açılmasıyla uyanıyor ve çalıştıkları süre boyunca asla tekrar yatamıyordum. Odamın tam altına hamur yoğurma makinesini koymuşlar gır gır sürekli çalışıyor, oturma odasından fırının sesi geliyor annemlerin odasındaysa ne işe yaradığını bilmediğim ayrı bir makinenin gürültüsü...

Annemle bağıra çağıra tartışıyorum bu kadarını yapmaya hakları yok şikayet edelim diyorum. Annem bir iki kez iniyor aşağıya, onu da yakında yolluk sereceğiz, tekerleklere plastik geçireceğiz deyip kandırıp yolluyorlar. Yılbaşından bir gün önce sabahtan başlayıp gece 12'ye kadar çalışıyorlar bu sefer babam sinirlenip konuşuyor tamam diyorlar ama kar etmiyor.
Şimdi kendinizi bir benim yerime koyun. Ne uyuyabiliyorum ne ödev hazırlayabiliyorum ne de kitap okuyabiliyorum gürültüden. 10-15 kadar çalışanı var adamın kimi türkü söylüyor kimi kapı açıyor kimi pencere kapatıyor kimi bahçede tepsi ovalıyor. Üstelik haftasonu da açıklar!
Zaten tüm derslerim ingilizce, metinleri türkçelerine kıyasla daha bir dikkatli okumam gerekiyor ama  radyoyu açıp bangır bangır türkü dinledikleri müddetçe mümkün değil!
7.30'da bir başlıyorlar 12-13 saat bazen de dediğim gibi gece yarılarına kadar imalat yapıyorlar! Bu arada pastane değil kuru pasta üretim müessesesi olarak kiralamışlar. Yani pastane olsa sabahtan ya da günün belli bir saatinde üretim yapacaklar fakat burada sürekli bir imalat sürekli bir koşuşturma var.

Bir gün sabah yine baş ağrısıyla sersem sersem kalkıyorum saçlarımı kafamın üstünde toplayıp anneme hadi gidip şunlara bu kadar erken başlamamalarını söyleyelim diyorum. Montumu giyiyorum aşağı iniyoruz annem merhaba diyerek giriyor içeri. Sahibi olan adamı buluyoruz ve yukarıyı evimizi işaret ederek "-burası ne iş yerine ne de sanayi sitesi nasıl bu kadar" dememe kalmıyor adam ben lafımı bitirmeden "benimle düzgün konuş!" diye uyarıyor beni. "Düzgün konuşuyorum zaten gayet" şeklinde cevaplar cevaplamaz "çıkın gidin dükkanımdan!" emriyle bizi kovuyor. "Şikayet edelim de görün" diye tıslayarak ayrılıyoruz oradan

Adamın bu derece pişkin bu derece kaba olmasını cahilliğine versek de yine de küplere biniyoruz tabii. Meğer adam cahil falan değilmiş karabağlar belediyesinde nüfuzlu tanıdığı varmış! O gün gayri sıhhi müessese ruhsatı için neler gerektiğini harfi harfine okuyorum ve hiçbir kriterin yerine getirilmediğini görüp rahatlıyorum. Karabağlar belediyesini arayıp ruhsatsız çalışıyorlar diye ihbarda bulunuyoruz. Geliyorlar işlem yapıyorlar sonrasında tekrar zabıtayı arayıp durumu soruyoruz şu gün encümen toplantısından sonra karar çıkacak diyorlar, denilen günde netice için tekrar arıyoruz encümenden nispet karar çıktığını bildirip bir de tarih verip o zamana kadar ruhsat alamazlarsa kapanacak diyorlar.

Şimdi herhangi bir fırın  işletmesi için en önemli olan şey baca. Fakat bunların bacaları yok. Kat mülkiyeti kanunu hiçe sayarak kimseden izin istemeksizin gecekondu tipi soba boruları döşediler apartmanın çatısına kadar. Apartman maliklerinin 4/5'inin izni olmadan ortak alanlarda herhangi bir değişiklik yapılması yasak bu yüzden yine belediyeyi yapı denetimi arıyoruz. Gelebilecekleri kadar geç gelip bacaları söktürüyorlar ve fotoğrafını çekip gidiyorlar.
Hı bu arada dükkan sahibi kadın geliyor kapıyı ben açıyorum annem babam evde yok diyorum bana elinde tarım - sağlık bakanlığınlığından alınan ruhsat tabelasını gösterip "o zaman söylersin bizim ruhsatımız var" diyor. Ben de o işletme ruhsatı değil diyorum. Kadın hiddetlenip hatta içeri girmeye çalışıp "benim kocam hukuk terk, size tazminat davası açacağız bizi şikayet edip duruyorsunuz, bize bir şey olmaz belediyede tanıdığımız var, kendinize dikkat edin" dedi. Ben de dalga geçtim sonuçta bacasız kurupasta fırınına ruhsat verilecek değildi ya! Ama verildi! Hatta tazminat olmasa da başka bir dava açtılar!
Bunlar kat kat dolaşarak apartman sakinlerinin kimine aspiratör yapacağız, kimine doğalgaz bağlatacağız kimine yalıtım yapacağız herkes kabul etti sizin de kabul etmeniz gerek şeklinde kiracılardan(kat maliki değil geçersiz) bile imza toplamışlar! Ama yine de oy çoğunluğu sağlayamamışlar.

Lakin biz umutluyuz çünkü apartmanın bacaları çekmiyor bunu bile bile kiraladılar ve dışarıdan baca yapacak kadar izin toplayamadılar. Evraklarını tamamlayana kadar aslında ruhsatsız bir dükkanın kapalı durması gerekirken işlerine devam ediyorlar buna rağmen sabrediyoruz nasılsa mühletleri dolacak ama terbiyesizler arada sinirlendirmek için laf atıyorlar extra gürültü yapıyorlar. Zavallı benim derslerim sınavlarım akşamsa bile her sabah metalik gürültüler, ibrahim tatlıses türküleri eşliğiyle uyanıyorum finallere gözlerim yana yana giriyorum.

Beklenen günden bir gün önce öğleden sonra zabıtalar gelip dükkanı mühürlüyorlar fotoğrafını çekiyorlar biz de seviniyoruz ediyoruz. Ve beklenen gün geliyor ve ta-daaa ruhsat alınmış!!! Sorumluluklarının bilincindeki karabağlar belediyemiz gelip hiçbir gürültü koku tahkikatı yapmadan ruhsatı vermiş gitmiş! Mühürlemeler ve çektikleri fotoğrafsa tamamen göstermelik, resmi belgelerde kapatıldı diye geçecek ya!
Ruhsat alındı peki nereden çıkartacaklar bu mazotlu fırının dumanını? Bu sefer izinsiz çatıya çıkıyorlar denemeler yapıyorlar olmuyor, tüm apartmanı tehdit ediyorlar dumanı evlerimizin içine vermekle. Ve yapıyorlar da!
Bir pazar günü annemle babam dışarıda ben evde tek başımayken zil çalıyor balkona çıkıyorum bir bakıyorum işletmenin sahibi herif.  Açmıyorum tabii ama biri açmış kapıyı tekrar çatıya çıkmışlar orada yine matkapla bir yerleri oyuyorlarmış.
Neyse akşamüstüne doğru birden evin her tarafını duman bastı ilk önce panikledim bir yerde yangın çıktı sandım oraya buraya koşuşturdum sonra kafama dank etti önce polisi ardından annemleri aradım. Komşuya çıkıp beklemeye başladım. Polislerin geldiğini görünce kapıyı açtım içeriyi gezdiler ettiler sonra aşağıdakilerle ne yaptıklarını sorarken annemler geldi orada bir tartışma başladı yine.
En sonunda karakola gidip şikayetçi olmaya gittik ifade verdim oradan zehirlendim mi diye kontrol için hastaneye gönderdiler. Birkaç test yapıldı o süre zarfı boyunca oksijen maskesi takmak zorunda kaldım vs. Savcılık şikayetimizi değerlendirip taksirle havayı kirletmekten kamu davası açmış, ekimde de onun duruşması var. Bu arada babam yönetici seçildi, dükkanın üst kattaki sahipleri bize küstüler kadın da dükkanda çalışmaya başladı ve hakkımızda olur olmadık söylentiler çıkardılar.

Apartman sakinleri bu olay vesilesiyle birbirlerini tanıdı ve yönetim toplantılarına eskiden hiç olmadığı kadar katılım sağlandı. Kimileri dükkanın tarafını kimileri bizi tuttu hararetli tartışmalar yaşandı. Göz göre göre nasıl onlara destek verdiler diye merak ederseniz dükkanı işleten karı kocanın ne kadar ikiyüzlü ne kadar palavracı ve hırslı olduklarını, milleti nasıl yalan yanlış şeylerle kandırdıklarını, kimi zaman ekmek parası diyerek kendilerini acındırdıklarını kimi zaman hepinize tazminat davası açacağız deyip göz boyadıklarını belirtmiş olayım.

Çareleri kalmayınca tekrar gri metalik renkli boru döşediler yukarıdaki birinin barbekü bacasından bağladılar. Biz de tekrar şikayet ettik belediye de tekrar gelebilecekleri en geç tarihte gelip boruyu yıktırıp fotoğrafını çekip gitti.

Biz de heyecanlanıyoruz çareleri kalmadı artık taşınıp gidecekler başka yere diyoruz. Sonrasındaysa şok oluyoruz! Artık baca maca kalmadığından tüm dumanı kokuyu olduğu gibi sokağa veriyorlar! Biz yaz günü kapı pencere açamaz hale geliyoruz. Gürültü derdinin üstüne bir de zehirli gaz ve geniz yakan koku geliyor mu geliyor! Bizim balkonlar pencereler is oluyor mu oluyor! Biz tekrar zabıtayı arıyoruz çevremizdekilere arattırıyoruz komşular da zaten kendileri için şikayet ediyorlar. Ama aylardır bir sonuç yok! Bu süre zarfında onlarca dilekçe verdik. Babam kaç kez randevu alıp belediyede başkan yardımcılarıyla, zabıta müdürüyle, imar müdürüyle konuştu. Ben sağlık bakanlığını, çevre bakanlığını, bimeri, itfaiye müdürlüğünü, il çevre müdürlüğünü ve şu anda aklıma gelmeyen bin tane yeri aradım. Çoğu gelip kontrol etti ama geri dönüşleri k-onuyu yetkili birim-e bildirdik şeklinde oldu. İlla mahkemeye vermek gerekiyor yani yasal sürecin de ne kadar yavaş işlediği malum. Üstelik masraflı da bir iş.
A bu arada onlar da apartmanın bacasını kullanabilmek için mahkeme açtılar, davalılar da apartman yöneticisi olarak babam ve polis emeklisi yaşlı bir amca. Aslında itfaiye gelip de baca için fizibilite yaparken dükkanın sahibi arzu hanımların evinden tıkanıklık olduğunu tespit etmiş. Fakat yenilettiklerini evlerinde duvarlarının kırılarak baca tamir ettirilmesine razı gelmedikleri için yine alavare dalavereyle işi üst kat komşularının üstlerine yıkmışlar. Babam bu iş için avukat tuttu iki bin lira ödedi, bahsettiğim emekli amca için falan da savunma yazıldı bla bla. Dava bizim üzerimizden düştü ama apartman bacasının kullanılmasında karar kıldı bilirkişi. Bittabi bilirkişinin raporuna itiraz edildi temyize gidildi.
Mantıklı geliyor mu yani bir binanın alt katında bacaların kullanılamadığını bile bile dükkan kiralıyorsun sonra apartmandakileri rahatsız ederek mahkeme açıyorsun insanların evlerinde tadilat tamirat yapmaya niyetleniyorsun sırf imar planında baca gözüküyor diye inat ederek. Sonra mağdur edebiyatı yapıyorsun ben buraya ne kadar para harcadım diye gelene geçene yakınıyorsun. Geçenlerde biriyle konuşuyordu belediyeye rüşvet vermekten yorulduk kendimize gelemedik falan diye.

Çoğu zaman çaresizlikten sinir krizi geçirmeme ramak kalıyor gerçekten ne istediğim zaman istediğim işi yapabiliyorum ne konsantre olabiliyorum ne de sıçramadan kendiliğinden uyandığım gün oluyor. Hepsi de rüşvetçi, izmirlinin ne sağlığını ne de huzurunu kıçına takmayan, umarsız karabağlar belediyesi yüzünden. Üstelik karabağlar izmirin en büyük ilçesi sınır komşusu konak diğeri de balçova varın siz düşünün kapsadığı alanı. Sıtkı Kürüm hakkında ayık dolaşmadığı söyleniyor. Ki bunu kendi ailesi chpye oy veren arkadaşım bile söyledi. Öbek öbek üşüşmüşler belediye kadrolarına, işini düzgün yapan memur kalmamış.
Mahkeme zamanını beklerken de şikayet üstüne şikayet yağıyor bu işletme artık hem sağlığa zararlı hem çevreyi kirletiyor (ruhsatı sadece apartmanın yapıldığı günden beri kullanılamayan bacasını göstererek almış) DEMİYORLAR.

Geçen hafta öğreniyoruz ki aslında mahkeme dükkan için ruhsat iptaline karar vermiş. Ama üzerinden haftalar geçmesine rağmen HARIL HARIL ÇALIŞIYOR. Hatta pazar günü bile çalışıyor! Zabıtayı arıyoruz hafta sonu çalışma ruhsatları yok diyoruz, devriyelerin İŞİ YOKSA gelip kontrol ederiz diyorlar. İşiniz ne lan sizin diyemiyoruz tabi. Allah belanızı versin. Tabi ki kimse gelmiyor. Siz İZMİRİN YAZINDA KLİMASIZ EVDE PENCERE AÇAMAMAK NE DEMEK BİLİR MİSİNİZ?
Taşınıp gidelim diyoruz ama evin kredisinin ödenmesine daha birkaç yıl var. Üstelik evimizi de seviyoruz daha taşınalı 3 yıl bile olmamış. Boşu boşuna masraf yapmak istemiyoruz.

Tutup bana her şehirde böyle bla bla diye martaval anlatmayın, şu çektiğimiz eziyet izmire sülük gibi yapışıp kalan, burası bizim kalemiz deyip kaybetmekten korkmayan malum partililerin ve bu mantığı besleyen yobaz izmirlinin hareketleri sonucudur. Size izmirlinin hayatını cehenneme çeviren bin tane eksik sayabilirim. Siz de bana istanbulunkileri sayarsınız. Ama ben metro çalışmasını trafik sorunlarını çukurlu yollarını falan geçtim gerçekten mükemmellik arayışım yok ama BU KADARI FAZLA. Gerçekten ya bizimle dalga geçiyor gibiler. Kaç aydır sinirlerim laçka oldu oturup beklemekten başka yapacak bir şeyimiz de yok. Aynısı sizin başınıza da gelebilir EĞER ZENGİN DEĞİLSENİZ. O yüzdendir ki sirkülasyon lazım nasıl ki akpnin ülkenin başından gitmesi gerekiyorsa chpnin de şehrin başından gitmesi gerekiyor. Kim iktidarda fazla kalsa şımarıyor küstahlaşıyor üstüne de tembelleşiyor herkes için geçerli bu. Yerel seçimlerde sadece akp ya da sadece chp alternatifleri yok.

Son olarak da izmirde yaşamamış olanlar sadece tatile gelenler sakın ahkam kesmeye kalkmasın. Yazları şehrin en az kalabalık olduğu zaman uğrayıp da kıyı şeridinde tatil beldelerinde konaklamaya benzemiyor içinde yaşamak. Ayrıca eğer güzelyalı bostanlıda falan da kalıyorsanız arabanız varsa yorum yapmaya hakkınız yok şehrin kaymağını yemeye devam...

Giveaway

Ben de bu aralar acaba çekiliş mi yapsam diye düşünüyorum bloga canlılık gelir ama nasıl düzenlendiğine dair hiçbir fikrim yok. Tembelliğimin hevesimin önüne geçmemesi lazım. Şurada mesela bir çekiliş varmış kızlar için. İnsan böyle renkli renkli şeyler görünce hevesleniyor yoksa kadınlar mı demeliydim? Bir de kitap dağıtanlar var ama sanırım benim hediye edeceğim en son şey kitaplarım. Yani güzel olsun çirkin olsun hepsi benim bebeklerim. Ödünç bile veremiyorum o derece. İşte eylül ayı blog çekilişleri diye arattığımda karşıma bir de Stephen King serisinden bağış yapan bir blogger çıktı. Şart olarak da katılmak isteyen bloggerlar kitaplar hakkında yazıyor olmalıymış. Kimse çekilişe katılmak için yeni hesap açmasınmış falan filan. İnanılmaz saçma geldi. Hatta içimden bsg dedim. Sanki kitapsever olmak blog açıp yorum yazmakla mı ölçülüyor? Bir de vereceği kitap edebi-felsefi vs olsa içim gam yemeyecek. Hele hele Stephen King okumak için hiçbir birikiminin olmasına gerek yok! Amerikan korku-aksiyon filmleri gibi her başlayan bitirebilir sonuçta.

Gerçekse Ne Kadar Farklı Yorumlanabilir?

Dünyanın şu haline bakılırsa bence çoğu insan mensup olduğunu sandığı dine içten içe inanmıyor. Özellikle abrahamik olanları. Tanrının gazabından korkmuyorlar, vaad ettiği lütuflara heves etmiyorlar fakat farkında bile değiller.
Hatta biat ettikleri ilahlarını kurnazca kandırabileceklerini sanıyorlar. Çıkarları için çoğu davranışlarına dinsel kılıf uyduruyorlar. Tanrının onların hırslarının yanında olacakları fikrine kapılıp, çıkar çatışması yaşadıklarına beddua ediyorlar. Dualarının içeriğini haklı nedenlere dayandırmaksızın ciddi ciddi sonuç almayı bekliyorlar. Empati yapmaktan uzak, tek doğrunun kendi bildikleri olduğunda diretiyor hatta bu uğurda şiddeti meşru görüyorlar.

Şu üstte anlattıklarımı dindar biri bile dinlese hak verebiliyor, gel gelelim ki doğru din bu değil mevzusuna takılıp kalıyoruz. Nerede radikal islam haberleri var oradakiler gerçek müslümanlığı yanlış anlamış oluyor. Belki de türkler kendilerine adapte ederken islamı fazla yumuşak yorumladı? Niye islamın, islam peygamberinin doğduğu demokrasinin olmadığı, kralın kendisi ve ailesi dışında geri kalanların şeriata dayanan anayasayla yönetildiği ülke suudi arabistan dini kötü fazla katı yorumlamış olsun? Bence türk halkı olarak biz dinin daha hümanist olan tasavvufi yorumlanışını benimsemişiz. Asıl müslüman böyle olmalı demişiz. Bir yerde dini kendi vicdanımıza uydurmuşuz yani. Sanatla islamın buluşması sonucu ortaya çıkan tasavvuf şiirlerini sevmişiz, şairlerine -Mevlana gibi- büyük önem atfetmişiz. Çoğumuz kendimizi hanefiliğin kollarına atmışız.

Asıl diyeceğim şeyse abdestin hangi durumlarda bozulduğu konusunda bile ihtilaflı mezhepleri bulunan bir dinin nasıl tartışmasız gerçek olacağı? Arapçanın diğer dillere çevrilirken anlam değişikliği ve kaybı yaşıyor olmasına rağmen "aynı kalmış kutsal kitap" söylencesi? Mesela şöyle bir örnek vereyim; kuranın ilk sözcüğü ikra türkçeye oku! olarak çevirilmiştir. Ama bilindiği gibi okumak eş anlamlı bir fiil olduğundan herkes ayrı ayrı anlamlar yüklemiştir. Kimi yazılanları okumak, kimi evreni ve insanı okumak anlamak, kimi cahil kalmamak okul okumak, kimi kuranı kavimlere okumak, kimisi de bildirmek anlamına geldiğini söyler. Halk türkçesinde okumak bildirmek, tebliğ etmektir. Hatta köyde bir düğün olacağı zaman komşulara düğün okuması yapılır. Yani türkçeye çevirildiğinde basit bir kelime bile tartışmalı anlamlar kazanmıştır. Zaten bu nedenle halihazırda birsürü tefsir bulunmaktadır.
Bu derece görüş ayrılığının yaşandığı bir konu bana ilahsal gelmemektedir, zira tartışmasız doğru kabul edilen bir argümanın değişik değerlendirmeleri de savaşlara yol açmak yerine ortak bir noktada buluşmalıdır.
Tüm hayatımızı şekillendiren dinin sadece indirildiği varsayılan kitapla kalmayıp, yalnızca o devirde yaşayan insanların hafızalarına güvenerek yıllar sonra yazılan kimilerince sahih kabul edilen -ki çelişkili olanları mevcuttur-, hadisler ve rivayetlerle oluşturulduğu da bir gerçektir.

Son olarak da avrupada on altıncı yüzyılda papalığın aslı yunanca olan incilleri nasyonel dillere çevirmekten kaçınıp cahillikle suçladığı halkın, ruhban sınıfının yorumlarını kabul etmesini istemesiyle yirmi birinci yüzyılda popülasyonun çoğu tarafından okunan müfessirlerin tefsirlerine güvenilmesini salık vermek, onların halktan daha bilgili daha zeki ve hatta daha nurlu olduğunu telkin etmek aynı kapıya çıkar.
Kuranın arapçasını okumanın türkçesini okumaktan daha sevap kazandırıcı olması da ayrı bir mevzu tabii. Bu noktada kutsal kitabını kendi anlayacağı dilde okumadan inanan kültür müslümanı giriyor devreye.
-"Aslında" der, "arapçayı öğrenip orjinalinden okumak gerek".
İslamı anlamak için arapça bilmenin gerekli olması hristiyanlığın araştırılması için aramice ve yunanca, musevilik için ibranice öğrenme zorunluluğuna eşittir ki mantıksız bir eyleme işaret eder.

Konunun Tamamını Yazmaya Sabrım Yetecek mi

Bazen anlatacaklarımı daha çok insan dinlesin istiyorum daha fazla izleyenim olsun daha fazla kişiye ulaşabileyim ne bileyim işte yazdıklarım bir etki yaratabilsin. Haftaiçi uzun bir post yayınlamayı düşünüyorum sanırım sosyal siyasal içerikli olacak ya da sadece kişisel sinirimi yansıtmakla kalacak. Uzun zamandır moralimi bozan ve çaresiz kaldığımız bir konu. Öfke kontrolü sınavı gibi. Neyse şimdilik.

Sezaryen

Bozuk saatin bile günde iki kere doğru zamanı göstermesi gibi arada sırada başbakanın da bir iki yararlı uygulama getirdiğini düşünüyordum bir yıl önce bu sıralar. Konu da sezaryen doğum. Ben kendimi bildim bileli normal doğumun bebeğe ve anneye en faydalı doğum şekli olduğunu düşündüm. Niye kendimi bildim bileli? Çünkü kardeşlerimin doğduğu zamanları hatırlıyordum, annemin hastanede yatması gereken zamanları. Doğumdan sonra rahat hareket edememesini falan. Doktorların iddialarına göre annemin karnında kordonları doladığım ve doğal yollarla çıkamayacağım için sezaryenle alınmışım. İlk çocuk sezaryen olunca diğerlerinin de öyle doğma olasılığı çok artıyormuş. Hatta Türkiye'de bir kere sezaryen doğum oldu mu yüksek riskinden dolayı diğer gebeliklerde de hep aynı yöntem uygulanmakta vajinal doğuma izin verilmemekteymiş. Bir kadın sağlığı açısından maksimum 3 kere bu yola başvurabilirmiş.
Sezaryanin  kral Caesar'ın doğum şekli olduğu için bu adla anıldığı söylenir. Ayrıca o dönemde tıp bu kadar gelişmediği için annenin karnı yarıldıktan sonra tekrar dikilemiyor ve sadece bebek kurtuluyormuş. Bu doğum şeklinin yaygınlaşması ve adeta furya haline gelmesiyse 1980'lerin Amerikasına dayanıyormuş. Sonra yukarıda anlattığım sebeplerden dolayı giderek azalmış sadece zorunlu durumlarda tercih edilmeye başlanmış.
Bir de küçükken anne çocuk dergilerinin resimlerine bakmaya bayılırdım, annem kardeşime hamileyken alınmıştı onlar. Belki de karnında beni taşıdığı dönemden kalmıştır orasını pek hatırlayamıyorum. Zaten çocukluk anılarım kardeşimin doğmasıyla başlıyor gibi bir şey.  Neyse okuma yazma öğrendiğimde o dergileri de okuyordum. Zaten düşünüyorum da çocukken yemek tarifi kitaplarından tutun da tıp ansiklopedilerine kadar önüme gelen her şeyi oburca okumuşum anlamam ya da anlamamam mühim değilmiş. Ortaokulda da sürmüş bu alışkanlığım. Bazı romanları öyle erken yaşta bitirmişim ki şimdi dönüp baktığımda tekrar okumam gerekir mi acaba diye tereddüte düşüyorum.
Günümüzdeyse Avrupa ve Amerika'da da yaygın doğum prosedürünün normal doğum olduğunu da biliyorum. Ve Türkiye'deki doktorlara saatlerce annenin ıkınmasını beklemek yerine ameliyatla karnı açıp bebeği çıkartmanın daha kolay geldiğini de biliyorum hatta çoğu zaman naturel doğum isteyen anne adayları çeşitli yalanlarla kandırılmışlar "bebek ters dönmüş, kordonlara dolanmış, pelvisiniz (çatı) dar" vs gibi. Tabi hastanelerin de işine gelmiş maddi boyutundan dolayı.
Sonrasında canı tatlı, çocuğunun belirli bir burç horoskopunda doğmasını isteyen ve heralde vajinalarının da genişlemesinden korkan hamileler sezaryen ameliyatlar için randevu alır olmuşlar. Bana da bu her zaman işin kolayına kaçmak gibi gelmiş gözüme sevimsiz gözükmüştür. (Yıllarca bu konunun üzerinde çalışmışım gibi konuştum) Oysa anne için de bebek için de en sağlıklı olan ecnebilerin "natural" bizim normal dediğimiz doğum yöntemidir. Zira sezaryen doğum sebebiyle bazı kadınlar göbeklerinden hiç kurtulamamaktadırlar.
Ben de başbakanının tüm bunları bilip doğacak çocukları ve anne adaylarını önemsediğini sanma gafletinde bulunmuşum. Adam bu yıl niyetini belli etti "türk milleti çoğalmasın diyee doktorlar senelerce sezaryen yaptılar kadınlarıııı!". Herifin tek derdi buymuş ha. Elinden gelse "başörtülü bacılarımız, soyları tüketilmek amacıyla kesilip biçildiler"e falan da çekebilirmiş olayı. Fesuphanallah.
Sezaryenin kadınların doğurganlıklarını azalttığına dair hiçbir şey duymadım zaten mantıken olamaz da. Ama öte yandan kardeşlerimin hepsinin erken doğduğu gerçeği var. Alakasız da olabilir bilemeyeceğim.

Not; aslında daha önceden yazdığım bir yazıydı fakat ancak tamamlayıp yayınlayabildim o nedenle şu anın popüler konusu olmayabilir.

Bum

Buraya twitter hesabımızı nasıl koyuyorduk? Bilen biri bi' el atıverse? Twitterdaki pink freudla karıştırılmaktan yorulduğum için böyle bir şey yapmaya karar verdim. Resmen ona atacakları mailleri iş tekliflerini falan bana atıyorlar, başlarda yardımcı olmaya çalıştım ama sonra bıktım. İnsan biraz bilmez mi yahu iş yapacağı insanın karakterini blogunu falan hı?

Hayvan Sever Olmamak

Sanki kitap okumayı seven edebiyatla sanatla ilgilenen, felsefeye meraklı, kalabalıklar içinde yalnız insanlar aynı zamanda kedi beslerlermiş gibi bir imaj oluştu. Kedi sevmeyenlere cani muamelesi yapılıyor korkanlara bile çemkiriliyor özellikle de ekşisözlükte. Ben de çok hayvanlarla içli dışlı biri değilim. Tabi bu kedilere köpeklere işkence ettiğim anlamına gelmiyor zaman zaman kemik kılçık atıyorum annem kuşlar yesin diye ekmek kırıntılarını biriktiriyor babam arada çöp konteynırlarının yanına su süt koyuyor. Uzaktan seviyoruz yani biz. Babam şehir hayatında apartmanlarda evcil hayvan beslemenin eziyet olduğunu düşünüyor.

Babannemse tam bir kedi delisi, küçük amcamla aynı evde yaşıyorlar. Evlerinde o kadar çok kedi oluyor ki her an ayağınıza bir şey sürtünebiliyor, yemek yerken hemen tabağınızın dibinde biri miyavlayabiliyor. Annem yıllarca hayvanların bitli parazitli olduğunu öğretti. Kedi tüyünün mideye kaçarsa hasta edeceğini, ameliyat gerektireceğini söyledi. Annem senelerce kardeşimin zayıf metabolizmasını korumak için kapları kacakları kaynar suyla yıkadı, cereyan olmasın diye kapıyı pencereyi açtırmadı, yere çarşaflar serdi, kardeşimin üstünü sık sık değiştirdi giysilerini sık sık yıkadı vs. Haklı olarak hijyen konusunda da takıntılıydı bu yüzden hayvanlardan mikrop kapmak ve mikropların kardeşime bulaşması ihtimalinden hep çekindim.

Annem endişelenmekte sonuna kadar haklıydı çünkü babannemin kedileri gerçekten de pisti, dışarı çıkarlar eve dönerler istedikleri yerde dolaşırlardı hala öyle mi bilmiyorum. Ne bir yıkayan ne de patilerini silen olurdu. Kendi yedikleri tabaklardan yemek verirlerdi kedilere de. Her yer kedi kılı kaplıydı ve babannemlerin evinde yemek yemeye de yere oturmaya da çekinirdim.
Üstelik gerçekten korkutucuydular bir çocuk için; gözleri akmış, bacakları olmayan, kuyruğu kopmuş kedilere de ev sahipliği yapardı babannemin evi. O görmediği halde beni takip eden kör ve siyah kediden hep ürkmüşümdür. Yavru kedilerle oynamaya çalıştığımda tırmaladıklarını hatırlıyorum. Sıkılınca bazen boyunlarını okşar karınlarını gıdıklardım sonra da koşa koşa elimi yıkardım tabi. Büyük amcamlar da aynı şekilde fakat babannemlerden daha az miktarda kedi yetiştirdiler. Onlar masada değil yerde yerlerdi bir de ve kediler de burunlarını tencereye sokarlardı. Hoş yerde yemeseler bile kedilerini mutfak tezgahlarına çıkacak kadar arsız yetiştirildikleri için yiyeceklerin yüksekliği önemli değildi. Midem bulanırdı. Annem de bu sebeple onlara gitmeyi hiç istemezdi. Onlar da kendilerini küçümsediğimizi düşünüyorlar.
Anneme geçenlerde neden kedilerle yakın olmaktan hoşlanmadığını sorunca fare yediklerini gördüğünde çok tiksindiğini söylemişti. Ama şu da var kışın bir kedi bizim balkonda doğurdu ve annem onlar için içlerinde yatabilsinler diye kutular koydu, yemek verdi, balkonun her yerine dışkıladıkları için bir süre çamaşır asmadı balkon kullanamadı hatta bir sepet mandalı feda etti oynasınlar. Yeterince büyüyene kadar bekledi, pisliklerini temizledi.
Yani hayvan sever olmamak hayvan sevmiyor olmak anlamına gelmiyor. Herkesten hayvanlarla haşır neşir olmasını beklememek gerek.
Bir de nedense köpeklere karşı böyle değilim de kedileri nankör ve tehlikeli buluyorum. Burak kedi almayı teklif ediyor evimize mesela ben de olmaz köpek alalım diyorum. Öyle işte.

Soracak Olursanız

Bu ara eğer beni soracak olursanız;
-Ne yapayım işte yatay geçiş kasıyorum.
Nereye diye soracak olursanız;
-İstanbul ve Ege üniversitelerine.
İkisine de girmeye hak kazanırsan ne olacak diye sorarsanız;
-Sormayın bilmiyorum.
 

Ama tavsiyesi olan varsa dinlemek hoş olurdu?

Meh

Keşke moda makyaj bloggerı falan olsaymışım ya da yazılarımda film yorumlasaymışım kitap analizi yapsaymışım vs vs.
Reklam için birkaç ürün bir şey verirlerdi. Böyle kuru kuru gitmiyor. Motivasyon kaynağım yok şaka bir yana. Aslında birçok teori var paylaşılacak bir sürü kavram var yorumlanacak da işte.

Çıplak İsyanlar

Eskiden yani çocukken, insanların soyunarak eylem yapmalarını anlayamazdım. Hele ki mankenlerin hayvan hakları için çıplak poz vermelerine hiç anlam veremezdim, hoş hala samimiyetsiz geliyor yaptıkları. Çünkü amaçları genellikle karşı çıkmak hak aramak falan değil vücutlarının ne kadar güzel veya seksi olduğunu göstermek böylelikle hemcinslerini daha fazla sömürü unsuru haline getiriyorlar farkında olmadan. Veya farkında olarak ama salağa yatarak. Yok yok vazgeçtim bu kadar zeka çoğuna fazla.

Gerçi ergenlik döneminde her ne kadar model falan olmak istesem de hatta karşıma fırsat çıksa da şu an mankenlik mesleğini biraz küçümsediğimi söylemeliyim. İnsanın, beyni gibi muazzam bir organı varken kendini bir nevi kıyafet askısı gibi kullandırtması tuhaf geliyor. Düşünsene milyon dolarlık elbiselerini sergiliyorsun ve üstüne giydiğin şey senden daha önemli sen orada sadece bir araçsın, amaçsa dikilmiş pahalı kumaşları taşımak! Hele ki bile isteye poposunu memesini açan twitter fenomenlerine, instagram ünlülerine falan kelimeler kifayetsiz kalıyor. Mesela bir Kim Kardashian örneği var pornolarını basına sızdırıp meşhur oldu, dünyanın hiçbir yerinde bu kadına saygı duyulmuyor, sürekli alay konusu. Hele ki bu kadınlar ciddi bir şeyler söylemeye görüş belirtmeye falan çalıştıklarında iyice komik oluyorlar. Üzgünüm ama aptalsınız.

Fark ettiyseniz buraya kadar bahsettiğim kadınlar için bir "terbiyesiz -  ahlaksız" bir "orospu" lafını kullanmadım. Çünkü ahlaksız veya terbiyesiz olduklarını düşünmüyorum yaptıklarını da ayıplamıyorum sadece küçük düşürücü buluyorum.

Fahişelik konusuna gelince de kimsenin gönüllü olarak bunu meslek telakki edeceğini sanmam yani metreslik bir "profession" olabilir belki. Ama tahminen  kimse fahişeliği yani başında bir pazarlayıcısı olan katı kurallı neredeyse ömür boyu süren vücut yıpratan ve çok da yüksek meblağlar kazandırmayan para kazanma yolunu seçsin. Yani bunlar empatiyle yapılan varsayımlar sonuçta bir iki ilgili kişiyle görüşmeden de çok kesin konuşamayacağım.

Jigololuğun daha fazla maddi getirisi olduğunu duymuştum. Arz-talep meselesi olarak açıklanabilir heralde bu da, sonuçta seks için kullanılmak istenen cinsiyet daha çok kadın bireyler.

Striptizciler var bir de. Onları nasıl kategorilendirsem bilemedim bizim ülkemizde yaygın değiller fakat amerikan dizi ve filmlerinde bolca rastlıyoruz. Rastladığımız karakterler de genellikle HIMYM'daki Queen gibi tipler. Yani erkekleri yolmayı seven hayat dolu femme fetaller. Fakat ekranlarda gösterilen özellikleri ne kadar sağlıklı yansıtılmış onu da bilemiyorum. Ahlak ve etik açısından benim için evlere temizliğe giden kadınla strip clubta çalışan kadın aynı eforu sarfediyor aynı derecede vücudunu yıpratıyor yani hangisi daha konforlu ve yüksek gelirliyse onun seçilmesinde bir mahzur yok.

Karşı olduğum olgu; zekanın, yeteneklerin, yaratıcılığın yerine bedenin kullanılması ve bunun bir bok varmış gibi gönüllü olarak yapılması. Benzer şekilde okuyabilecek imkanı varken erkenden evlenen veya saçma sapan işlere bulaşan insanları da hor görüyorum ne yalan söyleyeyim. Zaten insan sevgisiyle dolup taşan biri değilim hatta Yunus Emre'nin tersine insana insan olduğu için şüpheyle yaklaşıyorum.

Şimdi başlangıçta anlattığım konuyu toparlayacağım. Çıplak isyanlarla başlamıştım. Evet şu anki kurulu düzende giysilerinden kurtulmak kurallara ve topluma yapılan bir başkaldırıdır. Çünkü toplum şahısları olduğu gibi, doğduğu gibi -yani çıplak- kabul etmez. Keza dinler de ibadet etmeleri için bile insanları örtülere büründürür sanki Tanrı çıplak yaratmamışçasına... Üç semavi din de yetişkin kadınlar başta olmak üzere herkesi vücutlarını kapatmış olarak görmek ister ve bunu erdem sayar. Giyinmek ilk insanlar için sadece zorlu doğa koşullarından kaynaklanan bir önlemken artık saçma bir sosyal norm halini almıştır. Hatta ve hatta öyle bir hal almıştır ki kişilerin giysilerinin kumaşına, rengine, kesimine, yeniliğine göre bir sürü anlamlar atfedilmiş çoğu zaman bu minvalde ayrımcılık indikatörü haline getirilmiştir.  Kutsal kitapları ellemek için bile kadınlardan regl halinde olmamaları abdest almaları baş örtüsü takmaları beklenen bir toplulukta yaşıyoruz. Müslüman ülkelerin kızlarının da artık katılmaya başladıkları Femen grubunun yaptığı da buna isyan etmek işte çıplak vücutlarıyla kutsal kitapları tutmak, cinsel organlarını onlarla örtmek ve dinsel dogmalara karşı çıkmak. En son eylemlerini de bir camide gerçekleştirmişler gerçekten cesaretlerine hayran kalmamak mümkün değil.

Taksim'de bikinisiyle dans eden doktor kadını ya da tomaya karşı soyunan adamı hatırlarsınız, işte böyle hareketleri gördükçe umutla doluyorum. Bana göre bir ülkede özgürlük, vatandaşlarının arzuladıkları dereceye kadar çıplak kalabilmeleriyle doğru orantılıdır. Doğduğumuz gibi ölme hakkımız olmalı.

Gündemle Geziyle İlgili Yeterince Konuştum İçim Rahat

Yıllar sonra twitterın "keşfet" bölümü sayesinde Evanescence dinledim(adını hala bakmadan düzgün yazamıyorum). En son 14 yaşımdayken açıp da dinlemiş olmalıyım zaten emo emo şeyler yapmışım messengerda "k" yerine "q" yazmak gibi falan. Neyse ergenlik.
Ama övündüğüm bir şey var yaşım kaç olursa olsun tutup da aşk şiiri yazmamışım böyle ağlaklı dramlı şiirlerim var ama hep dünyanın adaletsizliğinden yalnızlıktan falan bahsetmişim. Bazı şeylere çok erken başlamışım yani aslında her şeye. Ortalama insanlardan daha önce ergenliğe girip daha önce çıkıp daha önce olgunlaşıp daha önce hayattan bezmiş gibi görüyorum kendimi. Zaten üniversiteye başlayıncaya kadar hep yaşımdan büyük gösterdim.
Bu sene o kadar her şey üst üste geldi ki ölümler, mahkemeler, okul (bir hocayı işinden ettik ve bayağı bir uğraş gerektirdi bu durum ), burs almak için çırpınışlarım vs vs.
Allahsız kitapsızların ölümü nasıl karşıladığı nasıl teselli olduğu merak edilir ya. Ben cevap veriyim; YAPILACAK BİR ŞEY YOK! Yani kabulleniyorsun acı çeke çeke, geceleri uykusuz kala kala, rüyanda göre göre kabulleniyorsun.
Bir gün seni de Türkiye'nin iğrenç mezarlıklarından bir yer hazırlayıp oraya atacaklar. Türkiye'de mezarlıklar bile sıkışık düzensiz. Biri mermerlerden tapınak yaptırırcasına yükseltmiş mezarlığı biri çok çirkin yeşil renkte demir dikmiş biri mezar taşını kalp şeklinde kestirtmiş bazıları daha modern metallerle kaplatmış mezarın çevresini bazıları da fakirlikten olacak yanlarını tuğlalarla örmüş, diğerleri de terk edip gitmiş ölünün nerede olduğuna dair izler kaybolmaya yüz tutmuş. Mezar taşlarına değişik yazılar kazınmış bazıları sevgi sözcükleri bazıları dini kasidelerden alıntılar bazıları da tuhaf şekilde şan şöhret belirten ünvanlar. "Doktor Sami Tüfekçi" gibi "Albay Ferhat Tekin". Ekşisözlük yazarı olduğunu bile yazmışlar mesela. Ölünün resmini koyan da oluyor.
 Her yerde plastik şişeler var, ağaçları ve mezar toprağının üstündeki çiçekleri sulamak için. Havada sinekler toprakta böcekler çok sayıda da köpek var. Mezarlıkları ormanlık alanlara yapıyorlar, ağaçlar kesiliyor ona üzülüyorum bebek mezarlarına da üzülüyorum. Her şeye üzülüyorum. Çünkü tek bir yeri ziyaret etmiyoruz mezarlık mezarlık dolaşıyoruz zira kaybettiğim kardeşlerimin sayısı bir değil.
Böyle normal normal yazdığıma inanamayarak devam ediyorum. Mezarın başına gidiyoruz herkes dua ediyor ben düşünüyorum düşünüyorum elim kolum bağlı sadece düşünüyorum. Tek avuntum ben ölsem bana da aynı yerde bırakıp gitmek zorunda kalacağın, yani senin için yapabileceğim bir şeyim yoktu ki bızdığım benim.
Sonunda delirecek miyim ben de merak ediyorum çünkü genelde öyle tahmin ediyorlar ya dini inanca sahip olursun ya delirirsin ya da intihar edersin. Simple is that. Zaman gösterecek. Arada diyorum ki eğer intihar edeceksem birkaç insanı daha öldüreyim dünyayı daha temiz bırakayım giderken. Sonra insan bulamıyorum hiçbiri onları öldürmeme değmeyecek gibi.
Öleceğini bilerek yaşamak çok ilginç, sevdiklerinin öleceğini bilerek yaşamaksa çok stresli çok boktan.

Not

Ne yalan söyleyeyim artık pek okunmadığımı düşündüğüm için yazasım da gelmiyor.

Zevklerin En Büyüğü

20 yaşıma geldim ve bu yaşa kadar hep önceki yaşlarımdan nefret ettim. Ah ne kadar aptalmışım, ah ne kadar ergenmişim, ah ne kadar bokmuşum diye diye zaman geçti. Ama artık kendimi kucaklamam gerektiğini düşünmeye başladım. Neysem o'yum işte. Bir sürü hatam oldu bir sürü saçma sapan insanlarla ilişki kurdum vakit kaybettim kendime göre vs. Ne olmuş yani? Ben de insanım. Benim de mükemmel olmamaya hakkım var. Hangi insan beni yargılayacak kadar olgun?
İşte kendimi sevmenin ilk basamaklarındayım birkaç adım attım fakat kendi kendine mi başladı bu süreç? -Tabi ki hayır! Kendinizi koşulsuz şartsız seven birinin varlığını hissetmediğiniz sürece kendinizi tam olarak sevemeyeceğinizi düşünüyorum. Yani başkalarının size karşı olan duyguları sizin kendinizi algılayışınızı oluşturuyor. Sevilmeden önce sevgiyi küçümsüyor insan hatta dalga geçiyor. Makroorganizmalardan tutun da mikroorganizmalara kadar her canlının zevk için yaşadığını savunurum ben. Ve en büyük zevkin de sevilmek olduğuna kanaat getirdim.

Yanlış Bilinen Gerçekler

Bazen bu blogu "doğru bilinen yanlışlar" köşesine çevirmek istediğim oluyor. Özellikle de Freud ve Nietzsche hakkında öyle sabuklamalar görüyorum ki, böyle asılsız şeyleri gayet de kendinden emin bir şekilde paylaşanların kafasını duvara sürtmek istiyorum. Freud'u çok çapkın sapıklığa meyilli bir aşk doktoru gibi sunarlarken, Nietzsche'yi de adeta küçük emrah, ferdi tayfur haline getirip dünya hakkında kamyoncu aforizmaları sıralayan bir garip aşık gibi gösteriyorlar. Örnek veriyorum:
Freud "gayler ve homoseksüel eğilimi olanlar küçük göğüs sever" gibi bir laf etmedi bunu iyi bilesiniz özellikle de ekşi sözlükte işkembeden sallayanlar var. Adamın kemikleri mezarında ters taklalar atıyor vallahi sizin yüzünüzden. Takdir ettiğim hatta sevdiğim bir adamı böylesine basit böylesine gerzek böylesine twitter fenomeni haline getiremezsiniz!

Dexter

Şu ana kadar, benim de herkes gibi gerçek dünyadan kaçamak yapmak için izlediğim birçok dizi oldu. Ardı ardına izledim gözlerimin acımasını umursamadım. Her episode'da bir sonraki bölümü merak ettim internet kotamın anasını ağlattım vs vs. Ama sanırım beni hiçbiri böylesine etkilememişti. Dexter'ın 4.sezonunun sonu-5.sezonunun başını izliyorum ve önceden basit bir seri katil dizisi sandığım şeyin aslında ne olduğunu görüyorum. Senaristler nasıl yazmışlar oyuncular nasıl oynamışlarsa artık bütün duygularım allak bullak oldu.

Kardeşim

Şimdiye kadar iki türlü acıya maruz kaldım. Birincisine boşluk sancısı adını verdim. Zaten burada midemdeki boşluğu defalarca anlatmışımdır , onun nasıl da tüm yaşama sevincimi vakumlayıp yok ettiğini. Her şeyin çirkin yüzünü gördüğümü, nerede ve kiminle olursam olayım yalnız hissettiğimi. Dünyanın basitlik ve sahtelik içinde manasızca dönüp durduğunu kabullenemeyerek herkesten ve kendimden iğrenişimi. Yıllarca bana öğretilen merhametli tanrı imgesini zihnimden kusarak atışımı. Ama kustukça rahatlamak yerine iyice çaresiz hissedişimi ve dinmeyen öfkemi.. Anlatmışımdır.
Ama yaklaşık iki yıldır bu duygu nöbetlerim -evet tıpkı öfke nöbetleri geçirir gibi girdiğim karamsar ve melankolik hal- kendi kendine dinmiş, az sayıda da olsa birilerini sevmeye hayatımı kabullenmeye başlamıştım. Kardeşimin durumunu annemin babamın yorgunluğunu düşünüp üzüldüğüm olurdu yani tamamıyla gamsız tasasız değildim. Fakat elimizden gelen bir şey yoktu. En iyisi fazla kafaya takmamaktı yoksa kederden yaşayamazdı insan.
Yine bir gece hastalandı öğürüp duruyordu kaç gündür de halsizdi ama çok önemli bir şey gibi gelmemişti ne de olsa ben sürekli midemi bozup hastalanıyordum kısa zaman sonra da geçiyordu. Yine de üzülmüştüm tabi öpmeye sarılmaya falan çalışmıştım ama çok huysuzdu. Gece sabaha yaklaşıyordu ve kardeşim yerinden kalkamayacak kadar halsizdi, babam kucağına alıp arabaya götürdü sonra da hastaneye gittiler. Yavrucağızın ömrü hastanelerde geçmişti zaten. Hemşireler kolundan damar yolu bulamaz topuğundan bağlarlardı serumu bense ağlamalarını duymamak için odadan çıkar hastane koridorlarına koşardım. Hep dua ederim "allahım nolur allahım onun canı yanmasın ben dayanabilirim ben daha büyüğüm onun yerine ben hasta olayım allahım lütfen"
Bir iğne vurulup birkaç da ilaç alıp döneceklerdi eve, yani tahminim buydu çok aldırmamıştım nasılsa GERİ DÖNECEKTİ. Sonra ben de bilgisayarı açıp dizimi kaldığım yerden izlemeye devam ettim. Ev telefonu çaldı arayan babamdı, bir şeye ihtiyaçları oldu herhalde dedim açtım. Sesi titriyordu hıçkırdığını duydum.
-Baba!
-Baba noldu!
-Söylesene baba?
Yoğun bakımdaydı.
O anı nasıl tarif edebilirim bilmiyorum bütün o boşluğun sancısıymış varoluş acısıymış hepsi yanında öyle önemsiz öyle basit öyle eften püften kalıyordu ki.. Ölüm vardı ölüm diye bir şey vardı. Onun dışında başka bir şey yoktu. Varlığı vardı ama yokluğu yoktu. Ya vardı ya yoktu. Hani çok sinirlenirsiniz birine ölsün istersiniz. Benim de öyle anlarım olmuştu ve o şimdi ölüyordu! Ölsün demiştim işte ölüyordu itiraz etmeden gidiyordu. Doğduğu hastanede ölüyordu. 9 Eylül Üniversitesi Hastanesi. 01.07.1997.
Doğduğu gün çok mutlu olmuştum yolunu dört gözle beklediğim benim minik bebek kardeşim doğmuştu. İlk kucağıma alışımı hatırlıyorum kollarıma ağır gelmişti düşürmekten çok korkmuş olabildiğince sıkı sarmış annemden alıp annaneme teslim etmiştim. Sonra sık sık kucağıma alır olmuştum kollarımda sallayarak uyutuyordum benim için zor bir görevdi kollarım ağrıyordu ama çok keyif alıyordum. Bir keresinde çorabını ütüleyeceğim derken yakmıştım çok üzülmüştüm çünkü en sevdiğim çorabıydı zaten o yüzden ütülüyordum. Onu gerçekten çok seviyordum 4-5 yaşında bir ablanın sevebileceğinden daha fazla hem de. Anneme babama sorardım hangimizi daha çok seviyorsunuz? Seni derlerdi. Ben de panikler hayır onu daha çok sevin o çok küçük! gibi birşeyler sıralardım.
İşte hikayemizin başlangıcı. O kadar uzun ki bu gece sadece bu kadarını yazabildim mecali kalmıyor insanın. Ses çıkartmayayım annem babam uyanmasın derken baş ağrısı yapıyor sessiz ağlamak.