Oha ne kadar değişik şeyler varmış ben türkiyede görmedim hiç bunlardan. 3. dünya ülkesi insanı olmak pek heyecan verici olmuyor. Meh
Zizigo
Şimdi bambaşka bir konuyla karşınızdayım. Kızmasam yazmazdım ama ben ki online shopping konusunda aşmış uluslararası sitelere (asos, romwe, etsy, e-bay) bile üye biriyim, türk alışveriş sitelerinin bazılarındaki kalitesizlik dizayn ve işleyiş hataları en çok da yetersiz müşteri hizmetleri sinirimi bozuyor.
Zizigo'dan örnek vereyim, bilindiği gibi kapsamlı bir ayakkabı-çanta sitesi. Ürün yelpazesi geniş ama buna aldanmayın. Zira ne zaman bir ayakkabı seçsem asla 37 numarası bulunmuyor. Bir kaç hafta aynı ürünü kontrol ediyorum. Hiçbir zaman stok sayısı değişmiyor. Oysa butigo, modagram, enmoda gibi süreli butik kampanyaları yapmayan e-ticaret sitelerinde arzu ettiğiniz taktirde istenilen bedenin ne zaman geleceği hususunda mail gönderilerek bilgilendirme yapılır. Çünkü o ürün haftalardır senin vitrininde duruyorsa tedarik etmek durumundasındır!
Neyse onu geçtim daha demin sepetime sadece 37 numarası kalmış bir ayakkabı aldım, kredi kartını bulmaya odama gittim döndüğümde bir baktım ki işlem yapamıyorum çünkü YETERSİZ STOK! Dalga mı geçiyorsunuz adam mı seçiyorsunuz?! Hayır bir de avea kampanyası var diye mesaj gönderdim lira harcadım falan filan.
Müşteri hizmetlerini aradım belki bir yanlışlık olmuştur, olmadıysa da en azından tavsiye taslağı yazdırayım da tekrar böyle nahoş tecrübeler yaşamayalım diye. Kız adımı soyadımı ürün kodunu aldı sonra stokta kalmamış dedi! Hadi canım!
Bu sefer ben de sepetime aldığım ürün nasıl tükenebilir diye sordum. Belirli bir zaman geçince dedi! Sahi mi!
Ne kadar bir süreden bahsediyorsunuz dedim. Süreyi bilecek yetkimiz yok dedi!
Hayır yani trendyolda markafonide bile sepetine aldığın ürün en az 15 dakika senin olarak kalıyor ki daha önce bahsettiğim gibi süre ve miktar kısıtlaması olan kampanyalar yapıyorlar.
Sonra kupon kodum boşa gitmesin diye diğer ayakkabılarda da uzun zamandır baktığım numaranın gelmediğini ve en azından geldiklerinde haberdar olmamızı sağlayabileceklerini düşündüğümü söyledim. El cevap; yetkimiz yok!
Hayır sen sitende insanların istekleri doğrultusunda değişiklikler yapmazsan böyle hiçbir işe yaramayan personelleri koyup adına da müşteri hizmetleri dersen elbette bir daha oradan alışveriş yapmam! Ayakkabı takıntısı olan bir müşteriyi kaybettiniz!
Bu yazıyı okuyanlara da tavsiyem alışveriş için sınırlı vaktiniz varsa Zizigodan uzak durmanız. Seçtiğiniz kriterlere uygun ayakkabıyı arattığınızda sonuçlar 10 sayfa çıkar ama kendi bedeninizde sadece 2 sayfa sonuç bulup hayal kırıklığına uğrarsınız ve istediğiniz numara için sürekli düzenli olarak kontrol etmekten başka seçenek de sunmazlar size!
Zizigo'dan örnek vereyim, bilindiği gibi kapsamlı bir ayakkabı-çanta sitesi. Ürün yelpazesi geniş ama buna aldanmayın. Zira ne zaman bir ayakkabı seçsem asla 37 numarası bulunmuyor. Bir kaç hafta aynı ürünü kontrol ediyorum. Hiçbir zaman stok sayısı değişmiyor. Oysa butigo, modagram, enmoda gibi süreli butik kampanyaları yapmayan e-ticaret sitelerinde arzu ettiğiniz taktirde istenilen bedenin ne zaman geleceği hususunda mail gönderilerek bilgilendirme yapılır. Çünkü o ürün haftalardır senin vitrininde duruyorsa tedarik etmek durumundasındır!
Neyse onu geçtim daha demin sepetime sadece 37 numarası kalmış bir ayakkabı aldım, kredi kartını bulmaya odama gittim döndüğümde bir baktım ki işlem yapamıyorum çünkü YETERSİZ STOK! Dalga mı geçiyorsunuz adam mı seçiyorsunuz?! Hayır bir de avea kampanyası var diye mesaj gönderdim lira harcadım falan filan.
Müşteri hizmetlerini aradım belki bir yanlışlık olmuştur, olmadıysa da en azından tavsiye taslağı yazdırayım da tekrar böyle nahoş tecrübeler yaşamayalım diye. Kız adımı soyadımı ürün kodunu aldı sonra stokta kalmamış dedi! Hadi canım!
Bu sefer ben de sepetime aldığım ürün nasıl tükenebilir diye sordum. Belirli bir zaman geçince dedi! Sahi mi!
Ne kadar bir süreden bahsediyorsunuz dedim. Süreyi bilecek yetkimiz yok dedi!
Hayır yani trendyolda markafonide bile sepetine aldığın ürün en az 15 dakika senin olarak kalıyor ki daha önce bahsettiğim gibi süre ve miktar kısıtlaması olan kampanyalar yapıyorlar.
Sonra kupon kodum boşa gitmesin diye diğer ayakkabılarda da uzun zamandır baktığım numaranın gelmediğini ve en azından geldiklerinde haberdar olmamızı sağlayabileceklerini düşündüğümü söyledim. El cevap; yetkimiz yok!
Hayır sen sitende insanların istekleri doğrultusunda değişiklikler yapmazsan böyle hiçbir işe yaramayan personelleri koyup adına da müşteri hizmetleri dersen elbette bir daha oradan alışveriş yapmam! Ayakkabı takıntısı olan bir müşteriyi kaybettiniz!
Bu yazıyı okuyanlara da tavsiyem alışveriş için sınırlı vaktiniz varsa Zizigodan uzak durmanız. Seçtiğiniz kriterlere uygun ayakkabıyı arattığınızda sonuçlar 10 sayfa çıkar ama kendi bedeninizde sadece 2 sayfa sonuç bulup hayal kırıklığına uğrarsınız ve istediğiniz numara için sürekli düzenli olarak kontrol etmekten başka seçenek de sunmazlar size!
Saçma Arapça İsimler
Havalı geliyor diye uyduruk isim konulmasını yine bir yere anlayabiliyorum da hem kulağa kötü gelen hem de çirkin anlamlı dinci veya köylü isimleri n'olcak? Dinci çünkü kuranı mır mır anlamadığı arapçasından okur. Köylü çünkü illa erkeğin anasının babasının adı konulması gerekir. Mesela yalancı manasına gelen kezban gibi. Ravza mezar. Aleyna üzerine. Rümeysa gözü çapaklı kadın. Gülsüm gariban. Ecrin ücret. Bekir deve yavrusu. Elif alfabenin ilk harfi. (ibranicesi Alef imiş ve erkeklere konulurmuş.) Bir de her türlü insanın kızına koyduğu Nisa ismi var ki ufacık bebeği kadın! diye çağırmak da saçmalığın daniskası.
"Chpli Belediye" Düşmanlığımın Kökenleri
Bundan birkaç yıl önce alt katımızda önceden dişçi olan ama biz taşındığımızdan beri kullanılmayan dükkanı üst kat komşumuz kreş yapmak niyetiyle satın almıştı. Fakat kreş yapmak için gerekli fiziki uygunluğunun olmadığını fark edip bu heveslerinden vazgeçmek zorunda kalmışlardı.
Bundan dokuz ay önceyse kreş yapamadıkları dükkana kiracı bulmuşlardı. Yeni kiracı alt katı pastane yapmayı planlıyordu ve fırınları için elzem olan baca var mı diye dükkanı ayrıca da bizim evi gezmişti. Annem ona apartmanda soba bacalarının çekmediğini anlatmıştı, zaten herkes ya doğalgaz ya da klima kullanıyordu. Sonra bir gün baktık ki bunlar taşınmaya başlamışlar, iyi hayırlı uğurlu olsun dedik. Gevrek falan da yaparlar belki sabah uzağa gitmemize gerek kalmaz hemen dibimizden alırız diye düşündük hatta. O zamanlar saf ve masumduk.
Gel gelelim rahatsızlığımız taşınmaları sırasında başladı. Sabahın köründe paldır küldür hamur makinelerini taşıyorlar tepsileri yerlere atıveriyorlar, fırını kapıdan sığdıramadıkları için iş makinesi çağırmışlar bağırışıp duruyorlar.
Harala gürele taşındılar bir şekilde işte neyse birkaç gün sabah yediden itibaren çok feci bir gürültü başladı insanlar koşuşturuyor makineler çalışıyor, fırınlarda kullanılan tekerlekli tepsi tıngırdaya tıngırdaya tüm dükkanı dolaşıyor, tepsiler bahçede birbirine vura vura temizleniyor ve dahası... İlk günler annem yerleşme telaşından bu kadar gürültü çıkardıklarına inandı beni de inandırdı fakat bitmek bilmiyordu gürültü. Ben sabahları sinir krizleri geçirerek uyanıyordum artık, demir sürgü kapıların paldır küldür açılmasıyla uyanıyor ve çalıştıkları süre boyunca asla tekrar yatamıyordum. Odamın tam altına hamur yoğurma makinesini koymuşlar gır gır sürekli çalışıyor, oturma odasından fırının sesi geliyor annemlerin odasındaysa ne işe yaradığını bilmediğim ayrı bir makinenin gürültüsü...
Annemle bağıra çağıra tartışıyorum bu kadarını yapmaya hakları yok şikayet edelim diyorum. Annem bir iki kez iniyor aşağıya, onu da yakında yolluk sereceğiz, tekerleklere plastik geçireceğiz deyip kandırıp yolluyorlar. Yılbaşından bir gün önce sabahtan başlayıp gece 12'ye kadar çalışıyorlar bu sefer babam sinirlenip konuşuyor tamam diyorlar ama kar etmiyor.
Şimdi kendinizi bir benim yerime koyun. Ne uyuyabiliyorum ne ödev hazırlayabiliyorum ne de kitap okuyabiliyorum gürültüden. 10-15 kadar çalışanı var adamın kimi türkü söylüyor kimi kapı açıyor kimi pencere kapatıyor kimi bahçede tepsi ovalıyor. Üstelik haftasonu da açıklar!
Zaten tüm derslerim ingilizce, metinleri türkçelerine kıyasla daha bir dikkatli okumam gerekiyor ama radyoyu açıp bangır bangır türkü dinledikleri müddetçe mümkün değil!
7.30'da bir başlıyorlar 12-13 saat bazen de dediğim gibi gece yarılarına kadar imalat yapıyorlar! Bu arada pastane değil kuru pasta üretim müessesesi olarak kiralamışlar. Yani pastane olsa sabahtan ya da günün belli bir saatinde üretim yapacaklar fakat burada sürekli bir imalat sürekli bir koşuşturma var.
Bir gün sabah yine baş ağrısıyla sersem sersem kalkıyorum saçlarımı kafamın üstünde toplayıp anneme hadi gidip şunlara bu kadar erken başlamamalarını söyleyelim diyorum. Montumu giyiyorum aşağı iniyoruz annem merhaba diyerek giriyor içeri. Sahibi olan adamı buluyoruz ve yukarıyı evimizi işaret ederek "-burası ne iş yerine ne de sanayi sitesi nasıl bu kadar" dememe kalmıyor adam ben lafımı bitirmeden "benimle düzgün konuş!" diye uyarıyor beni. "Düzgün konuşuyorum zaten gayet" şeklinde cevaplar cevaplamaz "çıkın gidin dükkanımdan!" emriyle bizi kovuyor. "Şikayet edelim de görün" diye tıslayarak ayrılıyoruz oradan
Adamın bu derece pişkin bu derece kaba olmasını cahilliğine versek de yine de küplere biniyoruz tabii. Meğer adam cahil falan değilmiş karabağlar belediyesinde nüfuzlu tanıdığı varmış! O gün gayri sıhhi müessese ruhsatı için neler gerektiğini harfi harfine okuyorum ve hiçbir kriterin yerine getirilmediğini görüp rahatlıyorum. Karabağlar belediyesini arayıp ruhsatsız çalışıyorlar diye ihbarda bulunuyoruz. Geliyorlar işlem yapıyorlar sonrasında tekrar zabıtayı arayıp durumu soruyoruz şu gün encümen toplantısından sonra karar çıkacak diyorlar, denilen günde netice için tekrar arıyoruz encümenden nispet karar çıktığını bildirip bir de tarih verip o zamana kadar ruhsat alamazlarsa kapanacak diyorlar.
Şimdi herhangi bir fırın işletmesi için en önemli olan şey baca. Fakat bunların bacaları yok. Kat mülkiyeti kanunu hiçe sayarak kimseden izin istemeksizin gecekondu tipi soba boruları döşediler apartmanın çatısına kadar. Apartman maliklerinin 4/5'inin izni olmadan ortak alanlarda herhangi bir değişiklik yapılması yasak bu yüzden yine belediyeyi yapı denetimi arıyoruz. Gelebilecekleri kadar geç gelip bacaları söktürüyorlar ve fotoğrafını çekip gidiyorlar.
Hı bu arada dükkan sahibi kadın geliyor kapıyı ben açıyorum annem babam evde yok diyorum bana elinde tarım - sağlık bakanlığınlığından alınan ruhsat tabelasını gösterip "o zaman söylersin bizim ruhsatımız var" diyor. Ben de o işletme ruhsatı değil diyorum. Kadın hiddetlenip hatta içeri girmeye çalışıp "benim kocam hukuk terk, size tazminat davası açacağız bizi şikayet edip duruyorsunuz, bize bir şey olmaz belediyede tanıdığımız var, kendinize dikkat edin" dedi. Ben de dalga geçtim sonuçta bacasız kurupasta fırınına ruhsat verilecek değildi ya! Ama verildi! Hatta tazminat olmasa da başka bir dava açtılar!
Bunlar kat kat dolaşarak apartman sakinlerinin kimine aspiratör yapacağız, kimine doğalgaz bağlatacağız kimine yalıtım yapacağız herkes kabul etti sizin de kabul etmeniz gerek şeklinde kiracılardan(kat maliki değil geçersiz) bile imza toplamışlar! Ama yine de oy çoğunluğu sağlayamamışlar.
Lakin biz umutluyuz çünkü apartmanın bacaları çekmiyor bunu bile bile kiraladılar ve dışarıdan baca yapacak kadar izin toplayamadılar. Evraklarını tamamlayana kadar aslında ruhsatsız bir dükkanın kapalı durması gerekirken işlerine devam ediyorlar buna rağmen sabrediyoruz nasılsa mühletleri dolacak ama terbiyesizler arada sinirlendirmek için laf atıyorlar extra gürültü yapıyorlar. Zavallı benim derslerim sınavlarım akşamsa bile her sabah metalik gürültüler, ibrahim tatlıses türküleri eşliğiyle uyanıyorum finallere gözlerim yana yana giriyorum.
Beklenen günden bir gün önce öğleden sonra zabıtalar gelip dükkanı mühürlüyorlar fotoğrafını çekiyorlar biz de seviniyoruz ediyoruz. Ve beklenen gün geliyor ve ta-daaa ruhsat alınmış!!! Sorumluluklarının bilincindeki karabağlar belediyemiz gelip hiçbir gürültü koku tahkikatı yapmadan ruhsatı vermiş gitmiş! Mühürlemeler ve çektikleri fotoğrafsa tamamen göstermelik, resmi belgelerde kapatıldı diye geçecek ya!
Ruhsat alındı peki nereden çıkartacaklar bu mazotlu fırının dumanını? Bu sefer izinsiz çatıya çıkıyorlar denemeler yapıyorlar olmuyor, tüm apartmanı tehdit ediyorlar dumanı evlerimizin içine vermekle. Ve yapıyorlar da!
Bir pazar günü annemle babam dışarıda ben evde tek başımayken zil çalıyor balkona çıkıyorum bir bakıyorum işletmenin sahibi herif. Açmıyorum tabii ama biri açmış kapıyı tekrar çatıya çıkmışlar orada yine matkapla bir yerleri oyuyorlarmış.
Neyse akşamüstüne doğru birden evin her tarafını duman bastı ilk önce panikledim bir yerde yangın çıktı sandım oraya buraya koşuşturdum sonra kafama dank etti önce polisi ardından annemleri aradım. Komşuya çıkıp beklemeye başladım. Polislerin geldiğini görünce kapıyı açtım içeriyi gezdiler ettiler sonra aşağıdakilerle ne yaptıklarını sorarken annemler geldi orada bir tartışma başladı yine.
En sonunda karakola gidip şikayetçi olmaya gittik ifade verdim oradan zehirlendim mi diye kontrol için hastaneye gönderdiler. Birkaç test yapıldı o süre zarfı boyunca oksijen maskesi takmak zorunda kaldım vs. Savcılık şikayetimizi değerlendirip taksirle havayı kirletmekten kamu davası açmış, ekimde de onun duruşması var. Bu arada babam yönetici seçildi, dükkanın üst kattaki sahipleri bize küstüler kadın da dükkanda çalışmaya başladı ve hakkımızda olur olmadık söylentiler çıkardılar.
Apartman sakinleri bu olay vesilesiyle birbirlerini tanıdı ve yönetim toplantılarına eskiden hiç olmadığı kadar katılım sağlandı. Kimileri dükkanın tarafını kimileri bizi tuttu hararetli tartışmalar yaşandı. Göz göre göre nasıl onlara destek verdiler diye merak ederseniz dükkanı işleten karı kocanın ne kadar ikiyüzlü ne kadar palavracı ve hırslı olduklarını, milleti nasıl yalan yanlış şeylerle kandırdıklarını, kimi zaman ekmek parası diyerek kendilerini acındırdıklarını kimi zaman hepinize tazminat davası açacağız deyip göz boyadıklarını belirtmiş olayım.
Çareleri kalmayınca tekrar gri metalik renkli boru döşediler yukarıdaki birinin barbekü bacasından bağladılar. Biz de tekrar şikayet ettik belediye de tekrar gelebilecekleri en geç tarihte gelip boruyu yıktırıp fotoğrafını çekip gitti.
Biz de heyecanlanıyoruz çareleri kalmadı artık taşınıp gidecekler başka yere diyoruz. Sonrasındaysa şok oluyoruz! Artık baca maca kalmadığından tüm dumanı kokuyu olduğu gibi sokağa veriyorlar! Biz yaz günü kapı pencere açamaz hale geliyoruz. Gürültü derdinin üstüne bir de zehirli gaz ve geniz yakan koku geliyor mu geliyor! Bizim balkonlar pencereler is oluyor mu oluyor! Biz tekrar zabıtayı arıyoruz çevremizdekilere arattırıyoruz komşular da zaten kendileri için şikayet ediyorlar. Ama aylardır bir sonuç yok! Bu süre zarfında onlarca dilekçe verdik. Babam kaç kez randevu alıp belediyede başkan yardımcılarıyla, zabıta müdürüyle, imar müdürüyle konuştu. Ben sağlık bakanlığını, çevre bakanlığını, bimeri, itfaiye müdürlüğünü, il çevre müdürlüğünü ve şu anda aklıma gelmeyen bin tane yeri aradım. Çoğu gelip kontrol etti ama geri dönüşleri k-onuyu yetkili birim-e bildirdik şeklinde oldu. İlla mahkemeye vermek gerekiyor yani yasal sürecin de ne kadar yavaş işlediği malum. Üstelik masraflı da bir iş.
A bu arada onlar da apartmanın bacasını kullanabilmek için mahkeme açtılar, davalılar da apartman yöneticisi olarak babam ve polis emeklisi yaşlı bir amca. Aslında itfaiye gelip de baca için fizibilite yaparken dükkanın sahibi arzu hanımların evinden tıkanıklık olduğunu tespit etmiş. Fakat yenilettiklerini evlerinde duvarlarının kırılarak baca tamir ettirilmesine razı gelmedikleri için yine alavare dalavereyle işi üst kat komşularının üstlerine yıkmışlar. Babam bu iş için avukat tuttu iki bin lira ödedi, bahsettiğim emekli amca için falan da savunma yazıldı bla bla. Dava bizim üzerimizden düştü ama apartman bacasının kullanılmasında karar kıldı bilirkişi. Bittabi bilirkişinin raporuna itiraz edildi temyize gidildi.
Mantıklı geliyor mu yani bir binanın alt katında bacaların kullanılamadığını bile bile dükkan kiralıyorsun sonra apartmandakileri rahatsız ederek mahkeme açıyorsun insanların evlerinde tadilat tamirat yapmaya niyetleniyorsun sırf imar planında baca gözüküyor diye inat ederek. Sonra mağdur edebiyatı yapıyorsun ben buraya ne kadar para harcadım diye gelene geçene yakınıyorsun. Geçenlerde biriyle konuşuyordu belediyeye rüşvet vermekten yorulduk kendimize gelemedik falan diye.
Çoğu zaman çaresizlikten sinir krizi geçirmeme ramak kalıyor gerçekten ne istediğim zaman istediğim işi yapabiliyorum ne konsantre olabiliyorum ne de sıçramadan kendiliğinden uyandığım gün oluyor. Hepsi de rüşvetçi, izmirlinin ne sağlığını ne de huzurunu kıçına takmayan, umarsız karabağlar belediyesi yüzünden. Üstelik karabağlar izmirin en büyük ilçesi sınır komşusu konak diğeri de balçova varın siz düşünün kapsadığı alanı. Sıtkı Kürüm hakkında ayık dolaşmadığı söyleniyor. Ki bunu kendi ailesi chpye oy veren arkadaşım bile söyledi. Öbek öbek üşüşmüşler belediye kadrolarına, işini düzgün yapan memur kalmamış.
Mahkeme zamanını beklerken de şikayet üstüne şikayet yağıyor bu işletme artık hem sağlığa zararlı hem çevreyi kirletiyor (ruhsatı sadece apartmanın yapıldığı günden beri kullanılamayan bacasını göstererek almış) DEMİYORLAR.
Geçen hafta öğreniyoruz ki aslında mahkeme dükkan için ruhsat iptaline karar vermiş. Ama üzerinden haftalar geçmesine rağmen HARIL HARIL ÇALIŞIYOR. Hatta pazar günü bile çalışıyor! Zabıtayı arıyoruz hafta sonu çalışma ruhsatları yok diyoruz, devriyelerin İŞİ YOKSA gelip kontrol ederiz diyorlar. İşiniz ne lan sizin diyemiyoruz tabi. Allah belanızı versin. Tabi ki kimse gelmiyor. Siz İZMİRİN YAZINDA KLİMASIZ EVDE PENCERE AÇAMAMAK NE DEMEK BİLİR MİSİNİZ?
Taşınıp gidelim diyoruz ama evin kredisinin ödenmesine daha birkaç yıl var. Üstelik evimizi de seviyoruz daha taşınalı 3 yıl bile olmamış. Boşu boşuna masraf yapmak istemiyoruz.
Tutup bana her şehirde böyle bla bla diye martaval anlatmayın, şu çektiğimiz eziyet izmire sülük gibi yapışıp kalan, burası bizim kalemiz deyip kaybetmekten korkmayan malum partililerin ve bu mantığı besleyen yobaz izmirlinin hareketleri sonucudur. Size izmirlinin hayatını cehenneme çeviren bin tane eksik sayabilirim. Siz de bana istanbulunkileri sayarsınız. Ama ben metro çalışmasını trafik sorunlarını çukurlu yollarını falan geçtim gerçekten mükemmellik arayışım yok ama BU KADARI FAZLA. Gerçekten ya bizimle dalga geçiyor gibiler. Kaç aydır sinirlerim laçka oldu oturup beklemekten başka yapacak bir şeyimiz de yok. Aynısı sizin başınıza da gelebilir EĞER ZENGİN DEĞİLSENİZ. O yüzdendir ki sirkülasyon lazım nasıl ki akpnin ülkenin başından gitmesi gerekiyorsa chpnin de şehrin başından gitmesi gerekiyor. Kim iktidarda fazla kalsa şımarıyor küstahlaşıyor üstüne de tembelleşiyor herkes için geçerli bu. Yerel seçimlerde sadece akp ya da sadece chp alternatifleri yok.
Son olarak da izmirde yaşamamış olanlar sadece tatile gelenler sakın ahkam kesmeye kalkmasın. Yazları şehrin en az kalabalık olduğu zaman uğrayıp da kıyı şeridinde tatil beldelerinde konaklamaya benzemiyor içinde yaşamak. Ayrıca eğer güzelyalı bostanlıda falan da kalıyorsanız arabanız varsa yorum yapmaya hakkınız yok şehrin kaymağını yemeye devam...
Bundan dokuz ay önceyse kreş yapamadıkları dükkana kiracı bulmuşlardı. Yeni kiracı alt katı pastane yapmayı planlıyordu ve fırınları için elzem olan baca var mı diye dükkanı ayrıca da bizim evi gezmişti. Annem ona apartmanda soba bacalarının çekmediğini anlatmıştı, zaten herkes ya doğalgaz ya da klima kullanıyordu. Sonra bir gün baktık ki bunlar taşınmaya başlamışlar, iyi hayırlı uğurlu olsun dedik. Gevrek falan da yaparlar belki sabah uzağa gitmemize gerek kalmaz hemen dibimizden alırız diye düşündük hatta. O zamanlar saf ve masumduk.
Gel gelelim rahatsızlığımız taşınmaları sırasında başladı. Sabahın köründe paldır küldür hamur makinelerini taşıyorlar tepsileri yerlere atıveriyorlar, fırını kapıdan sığdıramadıkları için iş makinesi çağırmışlar bağırışıp duruyorlar.
Harala gürele taşındılar bir şekilde işte neyse birkaç gün sabah yediden itibaren çok feci bir gürültü başladı insanlar koşuşturuyor makineler çalışıyor, fırınlarda kullanılan tekerlekli tepsi tıngırdaya tıngırdaya tüm dükkanı dolaşıyor, tepsiler bahçede birbirine vura vura temizleniyor ve dahası... İlk günler annem yerleşme telaşından bu kadar gürültü çıkardıklarına inandı beni de inandırdı fakat bitmek bilmiyordu gürültü. Ben sabahları sinir krizleri geçirerek uyanıyordum artık, demir sürgü kapıların paldır küldür açılmasıyla uyanıyor ve çalıştıkları süre boyunca asla tekrar yatamıyordum. Odamın tam altına hamur yoğurma makinesini koymuşlar gır gır sürekli çalışıyor, oturma odasından fırının sesi geliyor annemlerin odasındaysa ne işe yaradığını bilmediğim ayrı bir makinenin gürültüsü...
Annemle bağıra çağıra tartışıyorum bu kadarını yapmaya hakları yok şikayet edelim diyorum. Annem bir iki kez iniyor aşağıya, onu da yakında yolluk sereceğiz, tekerleklere plastik geçireceğiz deyip kandırıp yolluyorlar. Yılbaşından bir gün önce sabahtan başlayıp gece 12'ye kadar çalışıyorlar bu sefer babam sinirlenip konuşuyor tamam diyorlar ama kar etmiyor.
Şimdi kendinizi bir benim yerime koyun. Ne uyuyabiliyorum ne ödev hazırlayabiliyorum ne de kitap okuyabiliyorum gürültüden. 10-15 kadar çalışanı var adamın kimi türkü söylüyor kimi kapı açıyor kimi pencere kapatıyor kimi bahçede tepsi ovalıyor. Üstelik haftasonu da açıklar!
Zaten tüm derslerim ingilizce, metinleri türkçelerine kıyasla daha bir dikkatli okumam gerekiyor ama radyoyu açıp bangır bangır türkü dinledikleri müddetçe mümkün değil!
7.30'da bir başlıyorlar 12-13 saat bazen de dediğim gibi gece yarılarına kadar imalat yapıyorlar! Bu arada pastane değil kuru pasta üretim müessesesi olarak kiralamışlar. Yani pastane olsa sabahtan ya da günün belli bir saatinde üretim yapacaklar fakat burada sürekli bir imalat sürekli bir koşuşturma var.
Bir gün sabah yine baş ağrısıyla sersem sersem kalkıyorum saçlarımı kafamın üstünde toplayıp anneme hadi gidip şunlara bu kadar erken başlamamalarını söyleyelim diyorum. Montumu giyiyorum aşağı iniyoruz annem merhaba diyerek giriyor içeri. Sahibi olan adamı buluyoruz ve yukarıyı evimizi işaret ederek "-burası ne iş yerine ne de sanayi sitesi nasıl bu kadar" dememe kalmıyor adam ben lafımı bitirmeden "benimle düzgün konuş!" diye uyarıyor beni. "Düzgün konuşuyorum zaten gayet" şeklinde cevaplar cevaplamaz "çıkın gidin dükkanımdan!" emriyle bizi kovuyor. "Şikayet edelim de görün" diye tıslayarak ayrılıyoruz oradan
Adamın bu derece pişkin bu derece kaba olmasını cahilliğine versek de yine de küplere biniyoruz tabii. Meğer adam cahil falan değilmiş karabağlar belediyesinde nüfuzlu tanıdığı varmış! O gün gayri sıhhi müessese ruhsatı için neler gerektiğini harfi harfine okuyorum ve hiçbir kriterin yerine getirilmediğini görüp rahatlıyorum. Karabağlar belediyesini arayıp ruhsatsız çalışıyorlar diye ihbarda bulunuyoruz. Geliyorlar işlem yapıyorlar sonrasında tekrar zabıtayı arayıp durumu soruyoruz şu gün encümen toplantısından sonra karar çıkacak diyorlar, denilen günde netice için tekrar arıyoruz encümenden nispet karar çıktığını bildirip bir de tarih verip o zamana kadar ruhsat alamazlarsa kapanacak diyorlar.
Şimdi herhangi bir fırın işletmesi için en önemli olan şey baca. Fakat bunların bacaları yok. Kat mülkiyeti kanunu hiçe sayarak kimseden izin istemeksizin gecekondu tipi soba boruları döşediler apartmanın çatısına kadar. Apartman maliklerinin 4/5'inin izni olmadan ortak alanlarda herhangi bir değişiklik yapılması yasak bu yüzden yine belediyeyi yapı denetimi arıyoruz. Gelebilecekleri kadar geç gelip bacaları söktürüyorlar ve fotoğrafını çekip gidiyorlar.
Hı bu arada dükkan sahibi kadın geliyor kapıyı ben açıyorum annem babam evde yok diyorum bana elinde tarım - sağlık bakanlığınlığından alınan ruhsat tabelasını gösterip "o zaman söylersin bizim ruhsatımız var" diyor. Ben de o işletme ruhsatı değil diyorum. Kadın hiddetlenip hatta içeri girmeye çalışıp "benim kocam hukuk terk, size tazminat davası açacağız bizi şikayet edip duruyorsunuz, bize bir şey olmaz belediyede tanıdığımız var, kendinize dikkat edin" dedi. Ben de dalga geçtim sonuçta bacasız kurupasta fırınına ruhsat verilecek değildi ya! Ama verildi! Hatta tazminat olmasa da başka bir dava açtılar!
Bunlar kat kat dolaşarak apartman sakinlerinin kimine aspiratör yapacağız, kimine doğalgaz bağlatacağız kimine yalıtım yapacağız herkes kabul etti sizin de kabul etmeniz gerek şeklinde kiracılardan(kat maliki değil geçersiz) bile imza toplamışlar! Ama yine de oy çoğunluğu sağlayamamışlar.
Lakin biz umutluyuz çünkü apartmanın bacaları çekmiyor bunu bile bile kiraladılar ve dışarıdan baca yapacak kadar izin toplayamadılar. Evraklarını tamamlayana kadar aslında ruhsatsız bir dükkanın kapalı durması gerekirken işlerine devam ediyorlar buna rağmen sabrediyoruz nasılsa mühletleri dolacak ama terbiyesizler arada sinirlendirmek için laf atıyorlar extra gürültü yapıyorlar. Zavallı benim derslerim sınavlarım akşamsa bile her sabah metalik gürültüler, ibrahim tatlıses türküleri eşliğiyle uyanıyorum finallere gözlerim yana yana giriyorum.
Beklenen günden bir gün önce öğleden sonra zabıtalar gelip dükkanı mühürlüyorlar fotoğrafını çekiyorlar biz de seviniyoruz ediyoruz. Ve beklenen gün geliyor ve ta-daaa ruhsat alınmış!!! Sorumluluklarının bilincindeki karabağlar belediyemiz gelip hiçbir gürültü koku tahkikatı yapmadan ruhsatı vermiş gitmiş! Mühürlemeler ve çektikleri fotoğrafsa tamamen göstermelik, resmi belgelerde kapatıldı diye geçecek ya!
Ruhsat alındı peki nereden çıkartacaklar bu mazotlu fırının dumanını? Bu sefer izinsiz çatıya çıkıyorlar denemeler yapıyorlar olmuyor, tüm apartmanı tehdit ediyorlar dumanı evlerimizin içine vermekle. Ve yapıyorlar da!
Bir pazar günü annemle babam dışarıda ben evde tek başımayken zil çalıyor balkona çıkıyorum bir bakıyorum işletmenin sahibi herif. Açmıyorum tabii ama biri açmış kapıyı tekrar çatıya çıkmışlar orada yine matkapla bir yerleri oyuyorlarmış.
Neyse akşamüstüne doğru birden evin her tarafını duman bastı ilk önce panikledim bir yerde yangın çıktı sandım oraya buraya koşuşturdum sonra kafama dank etti önce polisi ardından annemleri aradım. Komşuya çıkıp beklemeye başladım. Polislerin geldiğini görünce kapıyı açtım içeriyi gezdiler ettiler sonra aşağıdakilerle ne yaptıklarını sorarken annemler geldi orada bir tartışma başladı yine.
En sonunda karakola gidip şikayetçi olmaya gittik ifade verdim oradan zehirlendim mi diye kontrol için hastaneye gönderdiler. Birkaç test yapıldı o süre zarfı boyunca oksijen maskesi takmak zorunda kaldım vs. Savcılık şikayetimizi değerlendirip taksirle havayı kirletmekten kamu davası açmış, ekimde de onun duruşması var. Bu arada babam yönetici seçildi, dükkanın üst kattaki sahipleri bize küstüler kadın da dükkanda çalışmaya başladı ve hakkımızda olur olmadık söylentiler çıkardılar.
Apartman sakinleri bu olay vesilesiyle birbirlerini tanıdı ve yönetim toplantılarına eskiden hiç olmadığı kadar katılım sağlandı. Kimileri dükkanın tarafını kimileri bizi tuttu hararetli tartışmalar yaşandı. Göz göre göre nasıl onlara destek verdiler diye merak ederseniz dükkanı işleten karı kocanın ne kadar ikiyüzlü ne kadar palavracı ve hırslı olduklarını, milleti nasıl yalan yanlış şeylerle kandırdıklarını, kimi zaman ekmek parası diyerek kendilerini acındırdıklarını kimi zaman hepinize tazminat davası açacağız deyip göz boyadıklarını belirtmiş olayım.
Çareleri kalmayınca tekrar gri metalik renkli boru döşediler yukarıdaki birinin barbekü bacasından bağladılar. Biz de tekrar şikayet ettik belediye de tekrar gelebilecekleri en geç tarihte gelip boruyu yıktırıp fotoğrafını çekip gitti.
Biz de heyecanlanıyoruz çareleri kalmadı artık taşınıp gidecekler başka yere diyoruz. Sonrasındaysa şok oluyoruz! Artık baca maca kalmadığından tüm dumanı kokuyu olduğu gibi sokağa veriyorlar! Biz yaz günü kapı pencere açamaz hale geliyoruz. Gürültü derdinin üstüne bir de zehirli gaz ve geniz yakan koku geliyor mu geliyor! Bizim balkonlar pencereler is oluyor mu oluyor! Biz tekrar zabıtayı arıyoruz çevremizdekilere arattırıyoruz komşular da zaten kendileri için şikayet ediyorlar. Ama aylardır bir sonuç yok! Bu süre zarfında onlarca dilekçe verdik. Babam kaç kez randevu alıp belediyede başkan yardımcılarıyla, zabıta müdürüyle, imar müdürüyle konuştu. Ben sağlık bakanlığını, çevre bakanlığını, bimeri, itfaiye müdürlüğünü, il çevre müdürlüğünü ve şu anda aklıma gelmeyen bin tane yeri aradım. Çoğu gelip kontrol etti ama geri dönüşleri k-onuyu yetkili birim-e bildirdik şeklinde oldu. İlla mahkemeye vermek gerekiyor yani yasal sürecin de ne kadar yavaş işlediği malum. Üstelik masraflı da bir iş.
A bu arada onlar da apartmanın bacasını kullanabilmek için mahkeme açtılar, davalılar da apartman yöneticisi olarak babam ve polis emeklisi yaşlı bir amca. Aslında itfaiye gelip de baca için fizibilite yaparken dükkanın sahibi arzu hanımların evinden tıkanıklık olduğunu tespit etmiş. Fakat yenilettiklerini evlerinde duvarlarının kırılarak baca tamir ettirilmesine razı gelmedikleri için yine alavare dalavereyle işi üst kat komşularının üstlerine yıkmışlar. Babam bu iş için avukat tuttu iki bin lira ödedi, bahsettiğim emekli amca için falan da savunma yazıldı bla bla. Dava bizim üzerimizden düştü ama apartman bacasının kullanılmasında karar kıldı bilirkişi. Bittabi bilirkişinin raporuna itiraz edildi temyize gidildi.
Mantıklı geliyor mu yani bir binanın alt katında bacaların kullanılamadığını bile bile dükkan kiralıyorsun sonra apartmandakileri rahatsız ederek mahkeme açıyorsun insanların evlerinde tadilat tamirat yapmaya niyetleniyorsun sırf imar planında baca gözüküyor diye inat ederek. Sonra mağdur edebiyatı yapıyorsun ben buraya ne kadar para harcadım diye gelene geçene yakınıyorsun. Geçenlerde biriyle konuşuyordu belediyeye rüşvet vermekten yorulduk kendimize gelemedik falan diye.
Çoğu zaman çaresizlikten sinir krizi geçirmeme ramak kalıyor gerçekten ne istediğim zaman istediğim işi yapabiliyorum ne konsantre olabiliyorum ne de sıçramadan kendiliğinden uyandığım gün oluyor. Hepsi de rüşvetçi, izmirlinin ne sağlığını ne de huzurunu kıçına takmayan, umarsız karabağlar belediyesi yüzünden. Üstelik karabağlar izmirin en büyük ilçesi sınır komşusu konak diğeri de balçova varın siz düşünün kapsadığı alanı. Sıtkı Kürüm hakkında ayık dolaşmadığı söyleniyor. Ki bunu kendi ailesi chpye oy veren arkadaşım bile söyledi. Öbek öbek üşüşmüşler belediye kadrolarına, işini düzgün yapan memur kalmamış.
Mahkeme zamanını beklerken de şikayet üstüne şikayet yağıyor bu işletme artık hem sağlığa zararlı hem çevreyi kirletiyor (ruhsatı sadece apartmanın yapıldığı günden beri kullanılamayan bacasını göstererek almış) DEMİYORLAR.
Geçen hafta öğreniyoruz ki aslında mahkeme dükkan için ruhsat iptaline karar vermiş. Ama üzerinden haftalar geçmesine rağmen HARIL HARIL ÇALIŞIYOR. Hatta pazar günü bile çalışıyor! Zabıtayı arıyoruz hafta sonu çalışma ruhsatları yok diyoruz, devriyelerin İŞİ YOKSA gelip kontrol ederiz diyorlar. İşiniz ne lan sizin diyemiyoruz tabi. Allah belanızı versin. Tabi ki kimse gelmiyor. Siz İZMİRİN YAZINDA KLİMASIZ EVDE PENCERE AÇAMAMAK NE DEMEK BİLİR MİSİNİZ?
Taşınıp gidelim diyoruz ama evin kredisinin ödenmesine daha birkaç yıl var. Üstelik evimizi de seviyoruz daha taşınalı 3 yıl bile olmamış. Boşu boşuna masraf yapmak istemiyoruz.
Tutup bana her şehirde böyle bla bla diye martaval anlatmayın, şu çektiğimiz eziyet izmire sülük gibi yapışıp kalan, burası bizim kalemiz deyip kaybetmekten korkmayan malum partililerin ve bu mantığı besleyen yobaz izmirlinin hareketleri sonucudur. Size izmirlinin hayatını cehenneme çeviren bin tane eksik sayabilirim. Siz de bana istanbulunkileri sayarsınız. Ama ben metro çalışmasını trafik sorunlarını çukurlu yollarını falan geçtim gerçekten mükemmellik arayışım yok ama BU KADARI FAZLA. Gerçekten ya bizimle dalga geçiyor gibiler. Kaç aydır sinirlerim laçka oldu oturup beklemekten başka yapacak bir şeyimiz de yok. Aynısı sizin başınıza da gelebilir EĞER ZENGİN DEĞİLSENİZ. O yüzdendir ki sirkülasyon lazım nasıl ki akpnin ülkenin başından gitmesi gerekiyorsa chpnin de şehrin başından gitmesi gerekiyor. Kim iktidarda fazla kalsa şımarıyor küstahlaşıyor üstüne de tembelleşiyor herkes için geçerli bu. Yerel seçimlerde sadece akp ya da sadece chp alternatifleri yok.
Son olarak da izmirde yaşamamış olanlar sadece tatile gelenler sakın ahkam kesmeye kalkmasın. Yazları şehrin en az kalabalık olduğu zaman uğrayıp da kıyı şeridinde tatil beldelerinde konaklamaya benzemiyor içinde yaşamak. Ayrıca eğer güzelyalı bostanlıda falan da kalıyorsanız arabanız varsa yorum yapmaya hakkınız yok şehrin kaymağını yemeye devam...
Giveaway
Ben de bu aralar acaba çekiliş mi yapsam diye düşünüyorum bloga canlılık gelir ama nasıl düzenlendiğine dair hiçbir fikrim yok. Tembelliğimin hevesimin önüne geçmemesi lazım. Şurada mesela bir çekiliş varmış kızlar için. İnsan böyle renkli renkli şeyler görünce hevesleniyor yoksa kadınlar mı demeliydim? Bir de kitap dağıtanlar var ama sanırım benim hediye edeceğim en son şey kitaplarım. Yani güzel olsun çirkin olsun hepsi benim bebeklerim. Ödünç bile veremiyorum o derece. İşte eylül ayı blog çekilişleri diye arattığımda karşıma bir de Stephen King serisinden bağış yapan bir blogger çıktı. Şart olarak da katılmak isteyen bloggerlar kitaplar hakkında yazıyor olmalıymış. Kimse çekilişe katılmak için yeni hesap açmasınmış falan filan. İnanılmaz saçma geldi. Hatta içimden bsg dedim. Sanki kitapsever olmak blog açıp yorum yazmakla mı ölçülüyor? Bir de vereceği kitap edebi-felsefi vs olsa içim gam yemeyecek. Hele hele Stephen King okumak için hiçbir birikiminin olmasına gerek yok! Amerikan korku-aksiyon filmleri gibi her başlayan bitirebilir sonuçta.
Gerçekse Ne Kadar Farklı Yorumlanabilir?
Dünyanın şu haline bakılırsa bence çoğu insan mensup olduğunu sandığı dine içten içe inanmıyor. Özellikle abrahamik olanları. Tanrının gazabından korkmuyorlar, vaad ettiği lütuflara heves etmiyorlar fakat farkında bile değiller.
Hatta biat ettikleri ilahlarını kurnazca kandırabileceklerini sanıyorlar. Çıkarları için çoğu davranışlarına dinsel kılıf uyduruyorlar. Tanrının onların hırslarının yanında olacakları fikrine kapılıp, çıkar çatışması yaşadıklarına beddua ediyorlar. Dualarının içeriğini haklı nedenlere dayandırmaksızın ciddi ciddi sonuç almayı bekliyorlar. Empati yapmaktan uzak, tek doğrunun kendi bildikleri olduğunda diretiyor hatta bu uğurda şiddeti meşru görüyorlar.
Şu üstte anlattıklarımı dindar biri bile dinlese hak verebiliyor, gel gelelim ki doğru din bu değil mevzusuna takılıp kalıyoruz. Nerede radikal islam haberleri var oradakiler gerçek müslümanlığı yanlış anlamış oluyor. Belki de türkler kendilerine adapte ederken islamı fazla yumuşak yorumladı? Niye islamın, islam peygamberinin doğduğu demokrasinin olmadığı, kralın kendisi ve ailesi dışında geri kalanların şeriata dayanan anayasayla yönetildiği ülke suudi arabistan dini kötü fazla katı yorumlamış olsun? Bence türk halkı olarak biz dinin daha hümanist olan tasavvufi yorumlanışını benimsemişiz. Asıl müslüman böyle olmalı demişiz. Bir yerde dini kendi vicdanımıza uydurmuşuz yani. Sanatla islamın buluşması sonucu ortaya çıkan tasavvuf şiirlerini sevmişiz, şairlerine -Mevlana gibi- büyük önem atfetmişiz. Çoğumuz kendimizi hanefiliğin kollarına atmışız.
Asıl diyeceğim şeyse abdestin hangi durumlarda bozulduğu konusunda bile ihtilaflı mezhepleri bulunan bir dinin nasıl tartışmasız gerçek olacağı? Arapçanın diğer dillere çevrilirken anlam değişikliği ve kaybı yaşıyor olmasına rağmen "aynı kalmış kutsal kitap" söylencesi? Mesela şöyle bir örnek vereyim; kuranın ilk sözcüğü ikra türkçeye oku! olarak çevirilmiştir. Ama bilindiği gibi okumak eş anlamlı bir fiil olduğundan herkes ayrı ayrı anlamlar yüklemiştir. Kimi yazılanları okumak, kimi evreni ve insanı okumak anlamak, kimi cahil kalmamak okul okumak, kimi kuranı kavimlere okumak, kimisi de bildirmek anlamına geldiğini söyler. Halk türkçesinde okumak bildirmek, tebliğ etmektir. Hatta köyde bir düğün olacağı zaman komşulara düğün okuması yapılır. Yani türkçeye çevirildiğinde basit bir kelime bile tartışmalı anlamlar kazanmıştır. Zaten bu nedenle halihazırda birsürü tefsir bulunmaktadır.
Bu derece görüş ayrılığının yaşandığı bir konu bana ilahsal gelmemektedir, zira tartışmasız doğru kabul edilen bir argümanın değişik değerlendirmeleri de savaşlara yol açmak yerine ortak bir noktada buluşmalıdır.
Tüm hayatımızı şekillendiren dinin sadece indirildiği varsayılan kitapla kalmayıp, yalnızca o devirde yaşayan insanların hafızalarına güvenerek yıllar sonra yazılan kimilerince sahih kabul edilen -ki çelişkili olanları mevcuttur-, hadisler ve rivayetlerle oluşturulduğu da bir gerçektir.
Son olarak da avrupada on altıncı yüzyılda papalığın aslı yunanca olan incilleri nasyonel dillere çevirmekten kaçınıp cahillikle suçladığı halkın, ruhban sınıfının yorumlarını kabul etmesini istemesiyle yirmi birinci yüzyılda popülasyonun çoğu tarafından okunan müfessirlerin tefsirlerine güvenilmesini salık vermek, onların halktan daha bilgili daha zeki ve hatta daha nurlu olduğunu telkin etmek aynı kapıya çıkar.
Kuranın arapçasını okumanın türkçesini okumaktan daha sevap kazandırıcı olması da ayrı bir mevzu tabii. Bu noktada kutsal kitabını kendi anlayacağı dilde okumadan inanan kültür müslümanı giriyor devreye.
-"Aslında" der, "arapçayı öğrenip orjinalinden okumak gerek".
İslamı anlamak için arapça bilmenin gerekli olması hristiyanlığın araştırılması için aramice ve yunanca, musevilik için ibranice öğrenme zorunluluğuna eşittir ki mantıksız bir eyleme işaret eder.
Hatta biat ettikleri ilahlarını kurnazca kandırabileceklerini sanıyorlar. Çıkarları için çoğu davranışlarına dinsel kılıf uyduruyorlar. Tanrının onların hırslarının yanında olacakları fikrine kapılıp, çıkar çatışması yaşadıklarına beddua ediyorlar. Dualarının içeriğini haklı nedenlere dayandırmaksızın ciddi ciddi sonuç almayı bekliyorlar. Empati yapmaktan uzak, tek doğrunun kendi bildikleri olduğunda diretiyor hatta bu uğurda şiddeti meşru görüyorlar.
Şu üstte anlattıklarımı dindar biri bile dinlese hak verebiliyor, gel gelelim ki doğru din bu değil mevzusuna takılıp kalıyoruz. Nerede radikal islam haberleri var oradakiler gerçek müslümanlığı yanlış anlamış oluyor. Belki de türkler kendilerine adapte ederken islamı fazla yumuşak yorumladı? Niye islamın, islam peygamberinin doğduğu demokrasinin olmadığı, kralın kendisi ve ailesi dışında geri kalanların şeriata dayanan anayasayla yönetildiği ülke suudi arabistan dini kötü fazla katı yorumlamış olsun? Bence türk halkı olarak biz dinin daha hümanist olan tasavvufi yorumlanışını benimsemişiz. Asıl müslüman böyle olmalı demişiz. Bir yerde dini kendi vicdanımıza uydurmuşuz yani. Sanatla islamın buluşması sonucu ortaya çıkan tasavvuf şiirlerini sevmişiz, şairlerine -Mevlana gibi- büyük önem atfetmişiz. Çoğumuz kendimizi hanefiliğin kollarına atmışız.
Asıl diyeceğim şeyse abdestin hangi durumlarda bozulduğu konusunda bile ihtilaflı mezhepleri bulunan bir dinin nasıl tartışmasız gerçek olacağı? Arapçanın diğer dillere çevrilirken anlam değişikliği ve kaybı yaşıyor olmasına rağmen "aynı kalmış kutsal kitap" söylencesi? Mesela şöyle bir örnek vereyim; kuranın ilk sözcüğü ikra türkçeye oku! olarak çevirilmiştir. Ama bilindiği gibi okumak eş anlamlı bir fiil olduğundan herkes ayrı ayrı anlamlar yüklemiştir. Kimi yazılanları okumak, kimi evreni ve insanı okumak anlamak, kimi cahil kalmamak okul okumak, kimi kuranı kavimlere okumak, kimisi de bildirmek anlamına geldiğini söyler. Halk türkçesinde okumak bildirmek, tebliğ etmektir. Hatta köyde bir düğün olacağı zaman komşulara düğün okuması yapılır. Yani türkçeye çevirildiğinde basit bir kelime bile tartışmalı anlamlar kazanmıştır. Zaten bu nedenle halihazırda birsürü tefsir bulunmaktadır.
Bu derece görüş ayrılığının yaşandığı bir konu bana ilahsal gelmemektedir, zira tartışmasız doğru kabul edilen bir argümanın değişik değerlendirmeleri de savaşlara yol açmak yerine ortak bir noktada buluşmalıdır.
Tüm hayatımızı şekillendiren dinin sadece indirildiği varsayılan kitapla kalmayıp, yalnızca o devirde yaşayan insanların hafızalarına güvenerek yıllar sonra yazılan kimilerince sahih kabul edilen -ki çelişkili olanları mevcuttur-, hadisler ve rivayetlerle oluşturulduğu da bir gerçektir.
Son olarak da avrupada on altıncı yüzyılda papalığın aslı yunanca olan incilleri nasyonel dillere çevirmekten kaçınıp cahillikle suçladığı halkın, ruhban sınıfının yorumlarını kabul etmesini istemesiyle yirmi birinci yüzyılda popülasyonun çoğu tarafından okunan müfessirlerin tefsirlerine güvenilmesini salık vermek, onların halktan daha bilgili daha zeki ve hatta daha nurlu olduğunu telkin etmek aynı kapıya çıkar.
Kuranın arapçasını okumanın türkçesini okumaktan daha sevap kazandırıcı olması da ayrı bir mevzu tabii. Bu noktada kutsal kitabını kendi anlayacağı dilde okumadan inanan kültür müslümanı giriyor devreye.
-"Aslında" der, "arapçayı öğrenip orjinalinden okumak gerek".
İslamı anlamak için arapça bilmenin gerekli olması hristiyanlığın araştırılması için aramice ve yunanca, musevilik için ibranice öğrenme zorunluluğuna eşittir ki mantıksız bir eyleme işaret eder.
Konunun Tamamını Yazmaya Sabrım Yetecek mi
Bazen anlatacaklarımı daha çok insan dinlesin istiyorum daha fazla izleyenim olsun daha fazla kişiye ulaşabileyim ne bileyim işte yazdıklarım bir etki yaratabilsin. Haftaiçi uzun bir post yayınlamayı düşünüyorum sanırım sosyal siyasal içerikli olacak ya da sadece kişisel sinirimi yansıtmakla kalacak. Uzun zamandır moralimi bozan ve çaresiz kaldığımız bir konu. Öfke kontrolü sınavı gibi. Neyse şimdilik.
Sezaryen
Bozuk saatin bile günde iki kere doğru zamanı göstermesi gibi arada sırada başbakanın da bir iki yararlı uygulama getirdiğini düşünüyordum bir yıl önce bu sıralar. Konu da sezaryen doğum. Ben kendimi bildim bileli normal doğumun bebeğe ve anneye en faydalı doğum şekli olduğunu düşündüm. Niye kendimi bildim bileli? Çünkü kardeşlerimin doğduğu zamanları hatırlıyordum, annemin hastanede yatması gereken zamanları. Doğumdan sonra rahat hareket edememesini falan. Doktorların iddialarına göre annemin karnında kordonları doladığım ve doğal yollarla çıkamayacağım için sezaryenle alınmışım. İlk çocuk sezaryen olunca diğerlerinin de öyle doğma olasılığı çok artıyormuş. Hatta Türkiye'de bir kere sezaryen doğum oldu mu yüksek riskinden dolayı diğer gebeliklerde de hep aynı yöntem uygulanmakta vajinal doğuma izin verilmemekteymiş. Bir kadın sağlığı açısından maksimum 3 kere bu yola başvurabilirmiş.
Sezaryanin kral Caesar'ın doğum şekli olduğu için bu adla anıldığı söylenir. Ayrıca o dönemde tıp bu kadar gelişmediği için annenin karnı yarıldıktan sonra tekrar dikilemiyor ve sadece bebek kurtuluyormuş. Bu doğum şeklinin yaygınlaşması ve adeta furya haline gelmesiyse 1980'lerin Amerikasına dayanıyormuş. Sonra yukarıda anlattığım sebeplerden dolayı giderek azalmış sadece zorunlu durumlarda tercih edilmeye başlanmış.
Bir de küçükken anne çocuk dergilerinin resimlerine bakmaya bayılırdım, annem kardeşime hamileyken alınmıştı onlar. Belki de karnında beni taşıdığı dönemden kalmıştır orasını pek hatırlayamıyorum. Zaten çocukluk anılarım kardeşimin doğmasıyla başlıyor gibi bir şey. Neyse okuma yazma öğrendiğimde o dergileri de okuyordum. Zaten düşünüyorum da çocukken yemek tarifi kitaplarından tutun da tıp ansiklopedilerine kadar önüme gelen her şeyi oburca okumuşum anlamam ya da anlamamam mühim değilmiş. Ortaokulda da sürmüş bu alışkanlığım. Bazı romanları öyle erken yaşta bitirmişim ki şimdi dönüp baktığımda tekrar okumam gerekir mi acaba diye tereddüte düşüyorum.
Günümüzdeyse Avrupa ve Amerika'da da yaygın doğum prosedürünün normal doğum olduğunu da biliyorum. Ve Türkiye'deki doktorlara saatlerce annenin ıkınmasını beklemek yerine ameliyatla karnı açıp bebeği çıkartmanın daha kolay geldiğini de biliyorum hatta çoğu zaman naturel doğum isteyen anne adayları çeşitli yalanlarla kandırılmışlar "bebek ters dönmüş, kordonlara dolanmış, pelvisiniz (çatı) dar" vs gibi. Tabi hastanelerin de işine gelmiş maddi boyutundan dolayı.
Sonrasında canı tatlı, çocuğunun belirli bir burç horoskopunda doğmasını isteyen ve heralde vajinalarının da genişlemesinden korkan hamileler sezaryen ameliyatlar için randevu alır olmuşlar. Bana da bu her zaman işin kolayına kaçmak gibi gelmiş gözüme sevimsiz gözükmüştür. (Yıllarca bu konunun üzerinde çalışmışım gibi konuştum) Oysa anne için de bebek için de en sağlıklı olan ecnebilerin "natural" bizim normal dediğimiz doğum yöntemidir. Zira sezaryen doğum sebebiyle bazı kadınlar göbeklerinden hiç kurtulamamaktadırlar.
Ben de başbakanının tüm bunları bilip doğacak çocukları ve anne adaylarını önemsediğini sanma gafletinde bulunmuşum. Adam bu yıl niyetini belli etti "türk milleti çoğalmasın diyee doktorlar senelerce sezaryen yaptılar kadınlarıııı!". Herifin tek derdi buymuş ha. Elinden gelse "başörtülü bacılarımız, soyları tüketilmek amacıyla kesilip biçildiler"e falan da çekebilirmiş olayı. Fesuphanallah.
Sezaryenin kadınların doğurganlıklarını azalttığına dair hiçbir şey duymadım zaten mantıken olamaz da. Ama öte yandan kardeşlerimin hepsinin erken doğduğu gerçeği var. Alakasız da olabilir bilemeyeceğim.
Not; aslında daha önceden yazdığım bir yazıydı fakat ancak tamamlayıp yayınlayabildim o nedenle şu anın popüler konusu olmayabilir.
Sezaryanin kral Caesar'ın doğum şekli olduğu için bu adla anıldığı söylenir. Ayrıca o dönemde tıp bu kadar gelişmediği için annenin karnı yarıldıktan sonra tekrar dikilemiyor ve sadece bebek kurtuluyormuş. Bu doğum şeklinin yaygınlaşması ve adeta furya haline gelmesiyse 1980'lerin Amerikasına dayanıyormuş. Sonra yukarıda anlattığım sebeplerden dolayı giderek azalmış sadece zorunlu durumlarda tercih edilmeye başlanmış.
Bir de küçükken anne çocuk dergilerinin resimlerine bakmaya bayılırdım, annem kardeşime hamileyken alınmıştı onlar. Belki de karnında beni taşıdığı dönemden kalmıştır orasını pek hatırlayamıyorum. Zaten çocukluk anılarım kardeşimin doğmasıyla başlıyor gibi bir şey. Neyse okuma yazma öğrendiğimde o dergileri de okuyordum. Zaten düşünüyorum da çocukken yemek tarifi kitaplarından tutun da tıp ansiklopedilerine kadar önüme gelen her şeyi oburca okumuşum anlamam ya da anlamamam mühim değilmiş. Ortaokulda da sürmüş bu alışkanlığım. Bazı romanları öyle erken yaşta bitirmişim ki şimdi dönüp baktığımda tekrar okumam gerekir mi acaba diye tereddüte düşüyorum.
Günümüzdeyse Avrupa ve Amerika'da da yaygın doğum prosedürünün normal doğum olduğunu da biliyorum. Ve Türkiye'deki doktorlara saatlerce annenin ıkınmasını beklemek yerine ameliyatla karnı açıp bebeği çıkartmanın daha kolay geldiğini de biliyorum hatta çoğu zaman naturel doğum isteyen anne adayları çeşitli yalanlarla kandırılmışlar "bebek ters dönmüş, kordonlara dolanmış, pelvisiniz (çatı) dar" vs gibi. Tabi hastanelerin de işine gelmiş maddi boyutundan dolayı.
Sonrasında canı tatlı, çocuğunun belirli bir burç horoskopunda doğmasını isteyen ve heralde vajinalarının da genişlemesinden korkan hamileler sezaryen ameliyatlar için randevu alır olmuşlar. Bana da bu her zaman işin kolayına kaçmak gibi gelmiş gözüme sevimsiz gözükmüştür. (Yıllarca bu konunun üzerinde çalışmışım gibi konuştum) Oysa anne için de bebek için de en sağlıklı olan ecnebilerin "natural" bizim normal dediğimiz doğum yöntemidir. Zira sezaryen doğum sebebiyle bazı kadınlar göbeklerinden hiç kurtulamamaktadırlar.
Ben de başbakanının tüm bunları bilip doğacak çocukları ve anne adaylarını önemsediğini sanma gafletinde bulunmuşum. Adam bu yıl niyetini belli etti "türk milleti çoğalmasın diyee doktorlar senelerce sezaryen yaptılar kadınlarıııı!". Herifin tek derdi buymuş ha. Elinden gelse "başörtülü bacılarımız, soyları tüketilmek amacıyla kesilip biçildiler"e falan da çekebilirmiş olayı. Fesuphanallah.
Sezaryenin kadınların doğurganlıklarını azalttığına dair hiçbir şey duymadım zaten mantıken olamaz da. Ama öte yandan kardeşlerimin hepsinin erken doğduğu gerçeği var. Alakasız da olabilir bilemeyeceğim.
Not; aslında daha önceden yazdığım bir yazıydı fakat ancak tamamlayıp yayınlayabildim o nedenle şu anın popüler konusu olmayabilir.
Bum
Buraya twitter hesabımızı nasıl koyuyorduk? Bilen biri bi' el atıverse? Twitterdaki pink freudla karıştırılmaktan yorulduğum için böyle bir şey yapmaya karar verdim. Resmen ona atacakları mailleri iş tekliflerini falan bana atıyorlar, başlarda yardımcı olmaya çalıştım ama sonra bıktım. İnsan biraz bilmez mi yahu iş yapacağı insanın karakterini blogunu falan hı?
Hayvan Sever Olmamak
Sanki kitap okumayı seven edebiyatla sanatla ilgilenen, felsefeye meraklı, kalabalıklar içinde yalnız insanlar aynı zamanda kedi beslerlermiş gibi bir imaj oluştu. Kedi sevmeyenlere cani muamelesi yapılıyor korkanlara bile çemkiriliyor özellikle de ekşisözlükte. Ben de çok hayvanlarla içli dışlı biri değilim. Tabi bu kedilere köpeklere işkence ettiğim anlamına gelmiyor zaman zaman kemik kılçık atıyorum annem kuşlar yesin diye ekmek kırıntılarını biriktiriyor babam arada çöp konteynırlarının yanına su süt koyuyor. Uzaktan seviyoruz yani biz. Babam şehir hayatında apartmanlarda evcil hayvan beslemenin eziyet olduğunu düşünüyor.
Babannemse tam bir kedi delisi, küçük amcamla aynı evde yaşıyorlar. Evlerinde o kadar çok kedi oluyor ki her an ayağınıza bir şey sürtünebiliyor, yemek yerken hemen tabağınızın dibinde biri miyavlayabiliyor. Annem yıllarca hayvanların bitli parazitli olduğunu öğretti. Kedi tüyünün mideye kaçarsa hasta edeceğini, ameliyat gerektireceğini söyledi. Annem senelerce kardeşimin zayıf metabolizmasını korumak için kapları kacakları kaynar suyla yıkadı, cereyan olmasın diye kapıyı pencereyi açtırmadı, yere çarşaflar serdi, kardeşimin üstünü sık sık değiştirdi giysilerini sık sık yıkadı vs. Haklı olarak hijyen konusunda da takıntılıydı bu yüzden hayvanlardan mikrop kapmak ve mikropların kardeşime bulaşması ihtimalinden hep çekindim.
Annem endişelenmekte sonuna kadar haklıydı çünkü babannemin kedileri gerçekten de pisti, dışarı çıkarlar eve dönerler istedikleri yerde dolaşırlardı hala öyle mi bilmiyorum. Ne bir yıkayan ne de patilerini silen olurdu. Kendi yedikleri tabaklardan yemek verirlerdi kedilere de. Her yer kedi kılı kaplıydı ve babannemlerin evinde yemek yemeye de yere oturmaya da çekinirdim.
Üstelik gerçekten korkutucuydular bir çocuk için; gözleri akmış, bacakları olmayan, kuyruğu kopmuş kedilere de ev sahipliği yapardı babannemin evi. O görmediği halde beni takip eden kör ve siyah kediden hep ürkmüşümdür. Yavru kedilerle oynamaya çalıştığımda tırmaladıklarını hatırlıyorum. Sıkılınca bazen boyunlarını okşar karınlarını gıdıklardım sonra da koşa koşa elimi yıkardım tabi. Büyük amcamlar da aynı şekilde fakat babannemlerden daha az miktarda kedi yetiştirdiler. Onlar masada değil yerde yerlerdi bir de ve kediler de burunlarını tencereye sokarlardı. Hoş yerde yemeseler bile kedilerini mutfak tezgahlarına çıkacak kadar arsız yetiştirildikleri için yiyeceklerin yüksekliği önemli değildi. Midem bulanırdı. Annem de bu sebeple onlara gitmeyi hiç istemezdi. Onlar da kendilerini küçümsediğimizi düşünüyorlar.
Anneme geçenlerde neden kedilerle yakın olmaktan hoşlanmadığını sorunca fare yediklerini gördüğünde çok tiksindiğini söylemişti. Ama şu da var kışın bir kedi bizim balkonda doğurdu ve annem onlar için içlerinde yatabilsinler diye kutular koydu, yemek verdi, balkonun her yerine dışkıladıkları için bir süre çamaşır asmadı balkon kullanamadı hatta bir sepet mandalı feda etti oynasınlar. Yeterince büyüyene kadar bekledi, pisliklerini temizledi.
Yani hayvan sever olmamak hayvan sevmiyor olmak anlamına gelmiyor. Herkesten hayvanlarla haşır neşir olmasını beklememek gerek.
Bir de nedense köpeklere karşı böyle değilim de kedileri nankör ve tehlikeli buluyorum. Burak kedi almayı teklif ediyor evimize mesela ben de olmaz köpek alalım diyorum. Öyle işte.
Babannemse tam bir kedi delisi, küçük amcamla aynı evde yaşıyorlar. Evlerinde o kadar çok kedi oluyor ki her an ayağınıza bir şey sürtünebiliyor, yemek yerken hemen tabağınızın dibinde biri miyavlayabiliyor. Annem yıllarca hayvanların bitli parazitli olduğunu öğretti. Kedi tüyünün mideye kaçarsa hasta edeceğini, ameliyat gerektireceğini söyledi. Annem senelerce kardeşimin zayıf metabolizmasını korumak için kapları kacakları kaynar suyla yıkadı, cereyan olmasın diye kapıyı pencereyi açtırmadı, yere çarşaflar serdi, kardeşimin üstünü sık sık değiştirdi giysilerini sık sık yıkadı vs. Haklı olarak hijyen konusunda da takıntılıydı bu yüzden hayvanlardan mikrop kapmak ve mikropların kardeşime bulaşması ihtimalinden hep çekindim.
Annem endişelenmekte sonuna kadar haklıydı çünkü babannemin kedileri gerçekten de pisti, dışarı çıkarlar eve dönerler istedikleri yerde dolaşırlardı hala öyle mi bilmiyorum. Ne bir yıkayan ne de patilerini silen olurdu. Kendi yedikleri tabaklardan yemek verirlerdi kedilere de. Her yer kedi kılı kaplıydı ve babannemlerin evinde yemek yemeye de yere oturmaya da çekinirdim.
Üstelik gerçekten korkutucuydular bir çocuk için; gözleri akmış, bacakları olmayan, kuyruğu kopmuş kedilere de ev sahipliği yapardı babannemin evi. O görmediği halde beni takip eden kör ve siyah kediden hep ürkmüşümdür. Yavru kedilerle oynamaya çalıştığımda tırmaladıklarını hatırlıyorum. Sıkılınca bazen boyunlarını okşar karınlarını gıdıklardım sonra da koşa koşa elimi yıkardım tabi. Büyük amcamlar da aynı şekilde fakat babannemlerden daha az miktarda kedi yetiştirdiler. Onlar masada değil yerde yerlerdi bir de ve kediler de burunlarını tencereye sokarlardı. Hoş yerde yemeseler bile kedilerini mutfak tezgahlarına çıkacak kadar arsız yetiştirildikleri için yiyeceklerin yüksekliği önemli değildi. Midem bulanırdı. Annem de bu sebeple onlara gitmeyi hiç istemezdi. Onlar da kendilerini küçümsediğimizi düşünüyorlar.
Anneme geçenlerde neden kedilerle yakın olmaktan hoşlanmadığını sorunca fare yediklerini gördüğünde çok tiksindiğini söylemişti. Ama şu da var kışın bir kedi bizim balkonda doğurdu ve annem onlar için içlerinde yatabilsinler diye kutular koydu, yemek verdi, balkonun her yerine dışkıladıkları için bir süre çamaşır asmadı balkon kullanamadı hatta bir sepet mandalı feda etti oynasınlar. Yeterince büyüyene kadar bekledi, pisliklerini temizledi.
Yani hayvan sever olmamak hayvan sevmiyor olmak anlamına gelmiyor. Herkesten hayvanlarla haşır neşir olmasını beklememek gerek.
Bir de nedense köpeklere karşı böyle değilim de kedileri nankör ve tehlikeli buluyorum. Burak kedi almayı teklif ediyor evimize mesela ben de olmaz köpek alalım diyorum. Öyle işte.
Soracak Olursanız
Bu ara eğer beni soracak olursanız;
-Ne yapayım işte yatay geçiş kasıyorum.
Nereye diye soracak olursanız;
-İstanbul ve Ege üniversitelerine.
İkisine de girmeye hak kazanırsan ne olacak diye sorarsanız;
-Sormayın bilmiyorum.
Ama tavsiyesi olan varsa dinlemek hoş olurdu?
-Ne yapayım işte yatay geçiş kasıyorum.
Nereye diye soracak olursanız;
-İstanbul ve Ege üniversitelerine.
İkisine de girmeye hak kazanırsan ne olacak diye sorarsanız;
-Sormayın bilmiyorum.
Ama tavsiyesi olan varsa dinlemek hoş olurdu?
Meh
Keşke moda makyaj bloggerı falan olsaymışım ya da yazılarımda film yorumlasaymışım kitap analizi yapsaymışım vs vs.
Reklam için birkaç ürün bir şey verirlerdi. Böyle kuru kuru gitmiyor. Motivasyon kaynağım yok şaka bir yana. Aslında birçok teori var paylaşılacak bir sürü kavram var yorumlanacak da işte.
Reklam için birkaç ürün bir şey verirlerdi. Böyle kuru kuru gitmiyor. Motivasyon kaynağım yok şaka bir yana. Aslında birçok teori var paylaşılacak bir sürü kavram var yorumlanacak da işte.
Çıplak İsyanlar
Eskiden yani çocukken, insanların soyunarak eylem yapmalarını anlayamazdım. Hele ki mankenlerin hayvan hakları için çıplak poz vermelerine hiç anlam veremezdim, hoş hala samimiyetsiz geliyor yaptıkları. Çünkü amaçları genellikle karşı çıkmak hak aramak falan değil vücutlarının ne kadar güzel veya seksi olduğunu göstermek böylelikle hemcinslerini daha fazla sömürü unsuru haline getiriyorlar farkında olmadan. Veya farkında olarak ama salağa yatarak. Yok yok vazgeçtim bu kadar zeka çoğuna fazla.
Gerçi ergenlik döneminde her ne kadar model falan olmak istesem de hatta karşıma fırsat çıksa da şu an mankenlik mesleğini biraz küçümsediğimi söylemeliyim. İnsanın, beyni gibi muazzam bir organı varken kendini bir nevi kıyafet askısı gibi kullandırtması tuhaf geliyor. Düşünsene milyon dolarlık elbiselerini sergiliyorsun ve üstüne giydiğin şey senden daha önemli sen orada sadece bir araçsın, amaçsa dikilmiş pahalı kumaşları taşımak! Hele ki bile isteye poposunu memesini açan twitter fenomenlerine, instagram ünlülerine falan kelimeler kifayetsiz kalıyor. Mesela bir Kim Kardashian örneği var pornolarını basına sızdırıp meşhur oldu, dünyanın hiçbir yerinde bu kadına saygı duyulmuyor, sürekli alay konusu. Hele ki bu kadınlar ciddi bir şeyler söylemeye görüş belirtmeye falan çalıştıklarında iyice komik oluyorlar. Üzgünüm ama aptalsınız.
Fark ettiyseniz buraya kadar bahsettiğim kadınlar için bir "terbiyesiz - ahlaksız" bir "orospu" lafını kullanmadım. Çünkü ahlaksız veya terbiyesiz olduklarını düşünmüyorum yaptıklarını da ayıplamıyorum sadece küçük düşürücü buluyorum.
Fahişelik konusuna gelince de kimsenin gönüllü olarak bunu meslek telakki edeceğini sanmam yani metreslik bir "profession" olabilir belki. Ama tahminen kimse fahişeliği yani başında bir pazarlayıcısı olan katı kurallı neredeyse ömür boyu süren vücut yıpratan ve çok da yüksek meblağlar kazandırmayan para kazanma yolunu seçsin. Yani bunlar empatiyle yapılan varsayımlar sonuçta bir iki ilgili kişiyle görüşmeden de çok kesin konuşamayacağım.
Jigololuğun daha fazla maddi getirisi olduğunu duymuştum. Arz-talep meselesi olarak açıklanabilir heralde bu da, sonuçta seks için kullanılmak istenen cinsiyet daha çok kadın bireyler.
Striptizciler var bir de. Onları nasıl kategorilendirsem bilemedim bizim ülkemizde yaygın değiller fakat amerikan dizi ve filmlerinde bolca rastlıyoruz. Rastladığımız karakterler de genellikle HIMYM'daki Queen gibi tipler. Yani erkekleri yolmayı seven hayat dolu femme fetaller. Fakat ekranlarda gösterilen özellikleri ne kadar sağlıklı yansıtılmış onu da bilemiyorum. Ahlak ve etik açısından benim için evlere temizliğe giden kadınla strip clubta çalışan kadın aynı eforu sarfediyor aynı derecede vücudunu yıpratıyor yani hangisi daha konforlu ve yüksek gelirliyse onun seçilmesinde bir mahzur yok.
Karşı olduğum olgu; zekanın, yeteneklerin, yaratıcılığın yerine bedenin kullanılması ve bunun bir bok varmış gibi gönüllü olarak yapılması. Benzer şekilde okuyabilecek imkanı varken erkenden evlenen veya saçma sapan işlere bulaşan insanları da hor görüyorum ne yalan söyleyeyim. Zaten insan sevgisiyle dolup taşan biri değilim hatta Yunus Emre'nin tersine insana insan olduğu için şüpheyle yaklaşıyorum.
Şimdi başlangıçta anlattığım konuyu toparlayacağım. Çıplak isyanlarla başlamıştım. Evet şu anki kurulu düzende giysilerinden kurtulmak kurallara ve topluma yapılan bir başkaldırıdır. Çünkü toplum şahısları olduğu gibi, doğduğu gibi -yani çıplak- kabul etmez. Keza dinler de ibadet etmeleri için bile insanları örtülere büründürür sanki Tanrı çıplak yaratmamışçasına... Üç semavi din de yetişkin kadınlar başta olmak üzere herkesi vücutlarını kapatmış olarak görmek ister ve bunu erdem sayar. Giyinmek ilk insanlar için sadece zorlu doğa koşullarından kaynaklanan bir önlemken artık saçma bir sosyal norm halini almıştır. Hatta ve hatta öyle bir hal almıştır ki kişilerin giysilerinin kumaşına, rengine, kesimine, yeniliğine göre bir sürü anlamlar atfedilmiş çoğu zaman bu minvalde ayrımcılık indikatörü haline getirilmiştir. Kutsal kitapları ellemek için bile kadınlardan regl halinde olmamaları abdest almaları baş örtüsü takmaları beklenen bir toplulukta yaşıyoruz. Müslüman ülkelerin kızlarının da artık katılmaya başladıkları Femen grubunun yaptığı da buna isyan etmek işte çıplak vücutlarıyla kutsal kitapları tutmak, cinsel organlarını onlarla örtmek ve dinsel dogmalara karşı çıkmak. En son eylemlerini de bir camide gerçekleştirmişler gerçekten cesaretlerine hayran kalmamak mümkün değil.
Taksim'de bikinisiyle dans eden doktor kadını ya da tomaya karşı soyunan adamı hatırlarsınız, işte böyle hareketleri gördükçe umutla doluyorum. Bana göre bir ülkede özgürlük, vatandaşlarının arzuladıkları dereceye kadar çıplak kalabilmeleriyle doğru orantılıdır. Doğduğumuz gibi ölme hakkımız olmalı.
Gerçi ergenlik döneminde her ne kadar model falan olmak istesem de hatta karşıma fırsat çıksa da şu an mankenlik mesleğini biraz küçümsediğimi söylemeliyim. İnsanın, beyni gibi muazzam bir organı varken kendini bir nevi kıyafet askısı gibi kullandırtması tuhaf geliyor. Düşünsene milyon dolarlık elbiselerini sergiliyorsun ve üstüne giydiğin şey senden daha önemli sen orada sadece bir araçsın, amaçsa dikilmiş pahalı kumaşları taşımak! Hele ki bile isteye poposunu memesini açan twitter fenomenlerine, instagram ünlülerine falan kelimeler kifayetsiz kalıyor. Mesela bir Kim Kardashian örneği var pornolarını basına sızdırıp meşhur oldu, dünyanın hiçbir yerinde bu kadına saygı duyulmuyor, sürekli alay konusu. Hele ki bu kadınlar ciddi bir şeyler söylemeye görüş belirtmeye falan çalıştıklarında iyice komik oluyorlar. Üzgünüm ama aptalsınız.
Fark ettiyseniz buraya kadar bahsettiğim kadınlar için bir "terbiyesiz - ahlaksız" bir "orospu" lafını kullanmadım. Çünkü ahlaksız veya terbiyesiz olduklarını düşünmüyorum yaptıklarını da ayıplamıyorum sadece küçük düşürücü buluyorum.
Fahişelik konusuna gelince de kimsenin gönüllü olarak bunu meslek telakki edeceğini sanmam yani metreslik bir "profession" olabilir belki. Ama tahminen kimse fahişeliği yani başında bir pazarlayıcısı olan katı kurallı neredeyse ömür boyu süren vücut yıpratan ve çok da yüksek meblağlar kazandırmayan para kazanma yolunu seçsin. Yani bunlar empatiyle yapılan varsayımlar sonuçta bir iki ilgili kişiyle görüşmeden de çok kesin konuşamayacağım.
Jigololuğun daha fazla maddi getirisi olduğunu duymuştum. Arz-talep meselesi olarak açıklanabilir heralde bu da, sonuçta seks için kullanılmak istenen cinsiyet daha çok kadın bireyler.
Striptizciler var bir de. Onları nasıl kategorilendirsem bilemedim bizim ülkemizde yaygın değiller fakat amerikan dizi ve filmlerinde bolca rastlıyoruz. Rastladığımız karakterler de genellikle HIMYM'daki Queen gibi tipler. Yani erkekleri yolmayı seven hayat dolu femme fetaller. Fakat ekranlarda gösterilen özellikleri ne kadar sağlıklı yansıtılmış onu da bilemiyorum. Ahlak ve etik açısından benim için evlere temizliğe giden kadınla strip clubta çalışan kadın aynı eforu sarfediyor aynı derecede vücudunu yıpratıyor yani hangisi daha konforlu ve yüksek gelirliyse onun seçilmesinde bir mahzur yok.
Karşı olduğum olgu; zekanın, yeteneklerin, yaratıcılığın yerine bedenin kullanılması ve bunun bir bok varmış gibi gönüllü olarak yapılması. Benzer şekilde okuyabilecek imkanı varken erkenden evlenen veya saçma sapan işlere bulaşan insanları da hor görüyorum ne yalan söyleyeyim. Zaten insan sevgisiyle dolup taşan biri değilim hatta Yunus Emre'nin tersine insana insan olduğu için şüpheyle yaklaşıyorum.
Şimdi başlangıçta anlattığım konuyu toparlayacağım. Çıplak isyanlarla başlamıştım. Evet şu anki kurulu düzende giysilerinden kurtulmak kurallara ve topluma yapılan bir başkaldırıdır. Çünkü toplum şahısları olduğu gibi, doğduğu gibi -yani çıplak- kabul etmez. Keza dinler de ibadet etmeleri için bile insanları örtülere büründürür sanki Tanrı çıplak yaratmamışçasına... Üç semavi din de yetişkin kadınlar başta olmak üzere herkesi vücutlarını kapatmış olarak görmek ister ve bunu erdem sayar. Giyinmek ilk insanlar için sadece zorlu doğa koşullarından kaynaklanan bir önlemken artık saçma bir sosyal norm halini almıştır. Hatta ve hatta öyle bir hal almıştır ki kişilerin giysilerinin kumaşına, rengine, kesimine, yeniliğine göre bir sürü anlamlar atfedilmiş çoğu zaman bu minvalde ayrımcılık indikatörü haline getirilmiştir. Kutsal kitapları ellemek için bile kadınlardan regl halinde olmamaları abdest almaları baş örtüsü takmaları beklenen bir toplulukta yaşıyoruz. Müslüman ülkelerin kızlarının da artık katılmaya başladıkları Femen grubunun yaptığı da buna isyan etmek işte çıplak vücutlarıyla kutsal kitapları tutmak, cinsel organlarını onlarla örtmek ve dinsel dogmalara karşı çıkmak. En son eylemlerini de bir camide gerçekleştirmişler gerçekten cesaretlerine hayran kalmamak mümkün değil.
Taksim'de bikinisiyle dans eden doktor kadını ya da tomaya karşı soyunan adamı hatırlarsınız, işte böyle hareketleri gördükçe umutla doluyorum. Bana göre bir ülkede özgürlük, vatandaşlarının arzuladıkları dereceye kadar çıplak kalabilmeleriyle doğru orantılıdır. Doğduğumuz gibi ölme hakkımız olmalı.
Gündemle Geziyle İlgili Yeterince Konuştum İçim Rahat
Yıllar sonra twitterın "keşfet" bölümü sayesinde Evanescence dinledim(adını hala bakmadan düzgün yazamıyorum). En son 14 yaşımdayken açıp da dinlemiş olmalıyım zaten emo emo şeyler yapmışım messengerda "k" yerine "q" yazmak gibi falan. Neyse ergenlik.
Ama övündüğüm bir şey var yaşım kaç olursa olsun tutup da aşk şiiri yazmamışım böyle ağlaklı dramlı şiirlerim var ama hep dünyanın adaletsizliğinden yalnızlıktan falan bahsetmişim. Bazı şeylere çok erken başlamışım yani aslında her şeye. Ortalama insanlardan daha önce ergenliğe girip daha önce çıkıp daha önce olgunlaşıp daha önce hayattan bezmiş gibi görüyorum kendimi. Zaten üniversiteye başlayıncaya kadar hep yaşımdan büyük gösterdim.
Bu sene o kadar her şey üst üste geldi ki ölümler, mahkemeler, okul (bir hocayı işinden ettik ve bayağı bir uğraş gerektirdi bu durum ), burs almak için çırpınışlarım vs vs.
Allahsız kitapsızların ölümü nasıl karşıladığı nasıl teselli olduğu merak edilir ya. Ben cevap veriyim; YAPILACAK BİR ŞEY YOK! Yani kabulleniyorsun acı çeke çeke, geceleri uykusuz kala kala, rüyanda göre göre kabulleniyorsun.
Bir gün seni de Türkiye'nin iğrenç mezarlıklarından bir yer hazırlayıp oraya atacaklar. Türkiye'de mezarlıklar bile sıkışık düzensiz. Biri mermerlerden tapınak yaptırırcasına yükseltmiş mezarlığı biri çok çirkin yeşil renkte demir dikmiş biri mezar taşını kalp şeklinde kestirtmiş bazıları daha modern metallerle kaplatmış mezarın çevresini bazıları da fakirlikten olacak yanlarını tuğlalarla örmüş, diğerleri de terk edip gitmiş ölünün nerede olduğuna dair izler kaybolmaya yüz tutmuş. Mezar taşlarına değişik yazılar kazınmış bazıları sevgi sözcükleri bazıları dini kasidelerden alıntılar bazıları da tuhaf şekilde şan şöhret belirten ünvanlar. "Doktor Sami Tüfekçi" gibi "Albay Ferhat Tekin". Ekşisözlük yazarı olduğunu bile yazmışlar mesela. Ölünün resmini koyan da oluyor.
Her yerde plastik şişeler var, ağaçları ve mezar toprağının üstündeki çiçekleri sulamak için. Havada sinekler toprakta böcekler çok sayıda da köpek var. Mezarlıkları ormanlık alanlara yapıyorlar, ağaçlar kesiliyor ona üzülüyorum bebek mezarlarına da üzülüyorum. Her şeye üzülüyorum. Çünkü tek bir yeri ziyaret etmiyoruz mezarlık mezarlık dolaşıyoruz zira kaybettiğim kardeşlerimin sayısı bir değil.
Böyle normal normal yazdığıma inanamayarak devam ediyorum. Mezarın başına gidiyoruz herkes dua ediyor ben düşünüyorum düşünüyorum elim kolum bağlı sadece düşünüyorum. Tek avuntum ben ölsem bana da aynı yerde bırakıp gitmek zorunda kalacağın, yani senin için yapabileceğim bir şeyim yoktu ki bızdığım benim.
Sonunda delirecek miyim ben de merak ediyorum çünkü genelde öyle tahmin ediyorlar ya dini inanca sahip olursun ya delirirsin ya da intihar edersin. Simple is that. Zaman gösterecek. Arada diyorum ki eğer intihar edeceksem birkaç insanı daha öldüreyim dünyayı daha temiz bırakayım giderken. Sonra insan bulamıyorum hiçbiri onları öldürmeme değmeyecek gibi.
Öleceğini bilerek yaşamak çok ilginç, sevdiklerinin öleceğini bilerek yaşamaksa çok stresli çok boktan.
Ama övündüğüm bir şey var yaşım kaç olursa olsun tutup da aşk şiiri yazmamışım böyle ağlaklı dramlı şiirlerim var ama hep dünyanın adaletsizliğinden yalnızlıktan falan bahsetmişim. Bazı şeylere çok erken başlamışım yani aslında her şeye. Ortalama insanlardan daha önce ergenliğe girip daha önce çıkıp daha önce olgunlaşıp daha önce hayattan bezmiş gibi görüyorum kendimi. Zaten üniversiteye başlayıncaya kadar hep yaşımdan büyük gösterdim.
Bu sene o kadar her şey üst üste geldi ki ölümler, mahkemeler, okul (bir hocayı işinden ettik ve bayağı bir uğraş gerektirdi bu durum ), burs almak için çırpınışlarım vs vs.
Allahsız kitapsızların ölümü nasıl karşıladığı nasıl teselli olduğu merak edilir ya. Ben cevap veriyim; YAPILACAK BİR ŞEY YOK! Yani kabulleniyorsun acı çeke çeke, geceleri uykusuz kala kala, rüyanda göre göre kabulleniyorsun.
Bir gün seni de Türkiye'nin iğrenç mezarlıklarından bir yer hazırlayıp oraya atacaklar. Türkiye'de mezarlıklar bile sıkışık düzensiz. Biri mermerlerden tapınak yaptırırcasına yükseltmiş mezarlığı biri çok çirkin yeşil renkte demir dikmiş biri mezar taşını kalp şeklinde kestirtmiş bazıları daha modern metallerle kaplatmış mezarın çevresini bazıları da fakirlikten olacak yanlarını tuğlalarla örmüş, diğerleri de terk edip gitmiş ölünün nerede olduğuna dair izler kaybolmaya yüz tutmuş. Mezar taşlarına değişik yazılar kazınmış bazıları sevgi sözcükleri bazıları dini kasidelerden alıntılar bazıları da tuhaf şekilde şan şöhret belirten ünvanlar. "Doktor Sami Tüfekçi" gibi "Albay Ferhat Tekin". Ekşisözlük yazarı olduğunu bile yazmışlar mesela. Ölünün resmini koyan da oluyor.
Her yerde plastik şişeler var, ağaçları ve mezar toprağının üstündeki çiçekleri sulamak için. Havada sinekler toprakta böcekler çok sayıda da köpek var. Mezarlıkları ormanlık alanlara yapıyorlar, ağaçlar kesiliyor ona üzülüyorum bebek mezarlarına da üzülüyorum. Her şeye üzülüyorum. Çünkü tek bir yeri ziyaret etmiyoruz mezarlık mezarlık dolaşıyoruz zira kaybettiğim kardeşlerimin sayısı bir değil.
Böyle normal normal yazdığıma inanamayarak devam ediyorum. Mezarın başına gidiyoruz herkes dua ediyor ben düşünüyorum düşünüyorum elim kolum bağlı sadece düşünüyorum. Tek avuntum ben ölsem bana da aynı yerde bırakıp gitmek zorunda kalacağın, yani senin için yapabileceğim bir şeyim yoktu ki bızdığım benim.
Sonunda delirecek miyim ben de merak ediyorum çünkü genelde öyle tahmin ediyorlar ya dini inanca sahip olursun ya delirirsin ya da intihar edersin. Simple is that. Zaman gösterecek. Arada diyorum ki eğer intihar edeceksem birkaç insanı daha öldüreyim dünyayı daha temiz bırakayım giderken. Sonra insan bulamıyorum hiçbiri onları öldürmeme değmeyecek gibi.
Öleceğini bilerek yaşamak çok ilginç, sevdiklerinin öleceğini bilerek yaşamaksa çok stresli çok boktan.
Zevklerin En Büyüğü
20 yaşıma geldim ve bu yaşa kadar hep önceki yaşlarımdan nefret ettim. Ah ne kadar aptalmışım, ah ne kadar ergenmişim, ah ne kadar bokmuşum diye diye zaman geçti. Ama artık kendimi kucaklamam gerektiğini düşünmeye başladım. Neysem o'yum işte. Bir sürü hatam oldu bir sürü saçma sapan insanlarla ilişki kurdum vakit kaybettim kendime göre vs. Ne olmuş yani? Ben de insanım. Benim de mükemmel olmamaya hakkım var. Hangi insan beni yargılayacak kadar olgun?
İşte kendimi sevmenin ilk basamaklarındayım birkaç adım attım fakat kendi kendine mi başladı bu süreç? -Tabi ki hayır! Kendinizi koşulsuz şartsız seven birinin varlığını hissetmediğiniz sürece kendinizi tam olarak sevemeyeceğinizi düşünüyorum. Yani başkalarının size karşı olan duyguları sizin kendinizi algılayışınızı oluşturuyor. Sevilmeden önce sevgiyi küçümsüyor insan hatta dalga geçiyor. Makroorganizmalardan tutun da mikroorganizmalara kadar her canlının zevk için yaşadığını savunurum ben. Ve en büyük zevkin de sevilmek olduğuna kanaat getirdim.
İşte kendimi sevmenin ilk basamaklarındayım birkaç adım attım fakat kendi kendine mi başladı bu süreç? -Tabi ki hayır! Kendinizi koşulsuz şartsız seven birinin varlığını hissetmediğiniz sürece kendinizi tam olarak sevemeyeceğinizi düşünüyorum. Yani başkalarının size karşı olan duyguları sizin kendinizi algılayışınızı oluşturuyor. Sevilmeden önce sevgiyi küçümsüyor insan hatta dalga geçiyor. Makroorganizmalardan tutun da mikroorganizmalara kadar her canlının zevk için yaşadığını savunurum ben. Ve en büyük zevkin de sevilmek olduğuna kanaat getirdim.
Yanlış Bilinen Gerçekler
Bazen bu blogu "doğru bilinen yanlışlar" köşesine çevirmek istediğim oluyor. Özellikle de Freud ve Nietzsche hakkında öyle sabuklamalar görüyorum ki, böyle asılsız şeyleri gayet de kendinden emin bir şekilde paylaşanların kafasını duvara sürtmek istiyorum. Freud'u çok çapkın sapıklığa meyilli bir aşk doktoru gibi sunarlarken, Nietzsche'yi de adeta küçük emrah, ferdi tayfur haline getirip dünya hakkında kamyoncu aforizmaları sıralayan bir garip aşık gibi gösteriyorlar. Örnek veriyorum:
Freud "gayler ve homoseksüel eğilimi olanlar küçük göğüs sever" gibi bir laf etmedi bunu iyi bilesiniz özellikle de ekşi sözlükte işkembeden sallayanlar var. Adamın kemikleri mezarında ters taklalar atıyor vallahi sizin yüzünüzden. Takdir ettiğim hatta sevdiğim bir adamı böylesine basit böylesine gerzek böylesine twitter fenomeni haline getiremezsiniz!
Freud "gayler ve homoseksüel eğilimi olanlar küçük göğüs sever" gibi bir laf etmedi bunu iyi bilesiniz özellikle de ekşi sözlükte işkembeden sallayanlar var. Adamın kemikleri mezarında ters taklalar atıyor vallahi sizin yüzünüzden. Takdir ettiğim hatta sevdiğim bir adamı böylesine basit böylesine gerzek böylesine twitter fenomeni haline getiremezsiniz!
Dexter
Şu ana kadar, benim de herkes gibi gerçek dünyadan kaçamak yapmak için izlediğim birçok dizi oldu. Ardı ardına izledim gözlerimin acımasını umursamadım. Her episode'da bir sonraki bölümü merak ettim internet kotamın anasını ağlattım vs vs. Ama sanırım beni hiçbiri böylesine etkilememişti. Dexter'ın 4.sezonunun sonu-5.sezonunun başını izliyorum ve önceden basit bir seri katil dizisi sandığım şeyin aslında ne olduğunu görüyorum. Senaristler nasıl yazmışlar oyuncular nasıl oynamışlarsa artık bütün duygularım allak bullak oldu.
Kardeşim
Şimdiye kadar iki türlü acıya maruz kaldım. Birincisine boşluk sancısı adını verdim. Zaten burada midemdeki boşluğu defalarca anlatmışımdır , onun nasıl da tüm yaşama sevincimi vakumlayıp yok ettiğini. Her şeyin çirkin yüzünü gördüğümü, nerede ve kiminle olursam olayım yalnız hissettiğimi. Dünyanın basitlik ve sahtelik içinde manasızca dönüp durduğunu kabullenemeyerek herkesten ve kendimden iğrenişimi. Yıllarca bana öğretilen merhametli tanrı imgesini zihnimden kusarak atışımı. Ama kustukça rahatlamak yerine iyice çaresiz hissedişimi ve dinmeyen öfkemi.. Anlatmışımdır.
Ama yaklaşık iki yıldır bu duygu nöbetlerim -evet tıpkı öfke nöbetleri geçirir gibi girdiğim karamsar ve melankolik hal- kendi kendine dinmiş, az sayıda da olsa birilerini sevmeye hayatımı kabullenmeye başlamıştım. Kardeşimin durumunu annemin babamın yorgunluğunu düşünüp üzüldüğüm olurdu yani tamamıyla gamsız tasasız değildim. Fakat elimizden gelen bir şey yoktu. En iyisi fazla kafaya takmamaktı yoksa kederden yaşayamazdı insan.
Yine bir gece hastalandı öğürüp duruyordu kaç gündür de halsizdi ama çok önemli bir şey gibi gelmemişti ne de olsa ben sürekli midemi bozup hastalanıyordum kısa zaman sonra da geçiyordu. Yine de üzülmüştüm tabi öpmeye sarılmaya falan çalışmıştım ama çok huysuzdu. Gece sabaha yaklaşıyordu ve kardeşim yerinden kalkamayacak kadar halsizdi, babam kucağına alıp arabaya götürdü sonra da hastaneye gittiler. Yavrucağızın ömrü hastanelerde geçmişti zaten. Hemşireler kolundan damar yolu bulamaz topuğundan bağlarlardı serumu bense ağlamalarını duymamak için odadan çıkar hastane koridorlarına koşardım. Hep dua ederim "allahım nolur allahım onun canı yanmasın ben dayanabilirim ben daha büyüğüm onun yerine ben hasta olayım allahım lütfen"
Bir iğne vurulup birkaç da ilaç alıp döneceklerdi eve, yani tahminim buydu çok aldırmamıştım nasılsa GERİ DÖNECEKTİ. Sonra ben de bilgisayarı açıp dizimi kaldığım yerden izlemeye devam ettim. Ev telefonu çaldı arayan babamdı, bir şeye ihtiyaçları oldu herhalde dedim açtım. Sesi titriyordu hıçkırdığını duydum.
-Baba!
-Baba noldu!
-Söylesene baba?
Yoğun bakımdaydı.
O anı nasıl tarif edebilirim bilmiyorum bütün o boşluğun sancısıymış varoluş acısıymış hepsi yanında öyle önemsiz öyle basit öyle eften püften kalıyordu ki.. Ölüm vardı ölüm diye bir şey vardı. Onun dışında başka bir şey yoktu. Varlığı vardı ama yokluğu yoktu. Ya vardı ya yoktu. Hani çok sinirlenirsiniz birine ölsün istersiniz. Benim de öyle anlarım olmuştu ve o şimdi ölüyordu! Ölsün demiştim işte ölüyordu itiraz etmeden gidiyordu. Doğduğu hastanede ölüyordu. 9 Eylül Üniversitesi Hastanesi. 01.07.1997.
Doğduğu gün çok mutlu olmuştum yolunu dört gözle beklediğim benim minik bebek kardeşim doğmuştu. İlk kucağıma alışımı hatırlıyorum kollarıma ağır gelmişti düşürmekten çok korkmuş olabildiğince sıkı sarmış annemden alıp annaneme teslim etmiştim. Sonra sık sık kucağıma alır olmuştum kollarımda sallayarak uyutuyordum benim için zor bir görevdi kollarım ağrıyordu ama çok keyif alıyordum. Bir keresinde çorabını ütüleyeceğim derken yakmıştım çok üzülmüştüm çünkü en sevdiğim çorabıydı zaten o yüzden ütülüyordum. Onu gerçekten çok seviyordum 4-5 yaşında bir ablanın sevebileceğinden daha fazla hem de. Anneme babama sorardım hangimizi daha çok seviyorsunuz? Seni derlerdi. Ben de panikler hayır onu daha çok sevin o çok küçük! gibi birşeyler sıralardım.
İşte hikayemizin başlangıcı. O kadar uzun ki bu gece sadece bu kadarını yazabildim mecali kalmıyor insanın. Ses çıkartmayayım annem babam uyanmasın derken baş ağrısı yapıyor sessiz ağlamak.
Ama yaklaşık iki yıldır bu duygu nöbetlerim -evet tıpkı öfke nöbetleri geçirir gibi girdiğim karamsar ve melankolik hal- kendi kendine dinmiş, az sayıda da olsa birilerini sevmeye hayatımı kabullenmeye başlamıştım. Kardeşimin durumunu annemin babamın yorgunluğunu düşünüp üzüldüğüm olurdu yani tamamıyla gamsız tasasız değildim. Fakat elimizden gelen bir şey yoktu. En iyisi fazla kafaya takmamaktı yoksa kederden yaşayamazdı insan.
Yine bir gece hastalandı öğürüp duruyordu kaç gündür de halsizdi ama çok önemli bir şey gibi gelmemişti ne de olsa ben sürekli midemi bozup hastalanıyordum kısa zaman sonra da geçiyordu. Yine de üzülmüştüm tabi öpmeye sarılmaya falan çalışmıştım ama çok huysuzdu. Gece sabaha yaklaşıyordu ve kardeşim yerinden kalkamayacak kadar halsizdi, babam kucağına alıp arabaya götürdü sonra da hastaneye gittiler. Yavrucağızın ömrü hastanelerde geçmişti zaten. Hemşireler kolundan damar yolu bulamaz topuğundan bağlarlardı serumu bense ağlamalarını duymamak için odadan çıkar hastane koridorlarına koşardım. Hep dua ederim "allahım nolur allahım onun canı yanmasın ben dayanabilirim ben daha büyüğüm onun yerine ben hasta olayım allahım lütfen"
Bir iğne vurulup birkaç da ilaç alıp döneceklerdi eve, yani tahminim buydu çok aldırmamıştım nasılsa GERİ DÖNECEKTİ. Sonra ben de bilgisayarı açıp dizimi kaldığım yerden izlemeye devam ettim. Ev telefonu çaldı arayan babamdı, bir şeye ihtiyaçları oldu herhalde dedim açtım. Sesi titriyordu hıçkırdığını duydum.
-Baba!
-Baba noldu!
-Söylesene baba?
Yoğun bakımdaydı.
O anı nasıl tarif edebilirim bilmiyorum bütün o boşluğun sancısıymış varoluş acısıymış hepsi yanında öyle önemsiz öyle basit öyle eften püften kalıyordu ki.. Ölüm vardı ölüm diye bir şey vardı. Onun dışında başka bir şey yoktu. Varlığı vardı ama yokluğu yoktu. Ya vardı ya yoktu. Hani çok sinirlenirsiniz birine ölsün istersiniz. Benim de öyle anlarım olmuştu ve o şimdi ölüyordu! Ölsün demiştim işte ölüyordu itiraz etmeden gidiyordu. Doğduğu hastanede ölüyordu. 9 Eylül Üniversitesi Hastanesi. 01.07.1997.
Doğduğu gün çok mutlu olmuştum yolunu dört gözle beklediğim benim minik bebek kardeşim doğmuştu. İlk kucağıma alışımı hatırlıyorum kollarıma ağır gelmişti düşürmekten çok korkmuş olabildiğince sıkı sarmış annemden alıp annaneme teslim etmiştim. Sonra sık sık kucağıma alır olmuştum kollarımda sallayarak uyutuyordum benim için zor bir görevdi kollarım ağrıyordu ama çok keyif alıyordum. Bir keresinde çorabını ütüleyeceğim derken yakmıştım çok üzülmüştüm çünkü en sevdiğim çorabıydı zaten o yüzden ütülüyordum. Onu gerçekten çok seviyordum 4-5 yaşında bir ablanın sevebileceğinden daha fazla hem de. Anneme babama sorardım hangimizi daha çok seviyorsunuz? Seni derlerdi. Ben de panikler hayır onu daha çok sevin o çok küçük! gibi birşeyler sıralardım.
İşte hikayemizin başlangıcı. O kadar uzun ki bu gece sadece bu kadarını yazabildim mecali kalmıyor insanın. Ses çıkartmayayım annem babam uyanmasın derken baş ağrısı yapıyor sessiz ağlamak.
Eskiden..
Eskiden blogspot çok canlı cümbüşlü bir yerdi ve bu renkli ruhu benim bloguma da yansıyordu ateşli yorumlar olsun farklı insanlar olsun msn'e eklemeler-mail göndermeler olsun bayağı meşgul ediyordu beni. Başımdan geçen olayları paylaşma isteğim, "şu fikrimi mutlaka bloggerlara anlatmalıyım" şeklinde dürtülerim, her yoruma tatmin edici cevaplar verme çabam vardı o zamanlar. Sanki çok geçmişte kalmış gibi anlatıyorum ama henüz üç yıl bile geçmedi blog yazmaya başlayalı.
İlk defa 17 yaşımda post göndermeye başladım blog için (hep yaşımdan çok daha büyük sanılıyordum o zamanlarda yanlış tahminler benim için gurur vericiydi), ilk defa bir şeyler karalamaya başlamamsa ilkokul yıllarına dayanıyor. Hikayeler falan yazıyordum sonra arkadaşlarıma anlatıyordum genellikle fantastik şeylerdi. Çünkü ilkokul ve ortaokulda Harry Potter kitaplarıyla birlikte büyümüştüm. Uzun bir süre Hogswart'tan davet gelmesini beklediğimi itiraf etmeliyim.
Serinin son kitabı Ölüm Yadigarları'nın çıktığına dair duyumlar aldığımızda ortaokul sondaydım ve çok heyecanlanmıştım! Kitapçılarda satışa sunulmasını bekleyemediğimden 700 sayfalık kitabı hiç para da harcamadan indirip (bir arkadaşımın sayesinde olmuştu bu yoksa kendi başıma beceremezdim o zamanlar) bilgisayarın ekranına yapışarak okumuştum . Hemen bir iki gün içinde bitirdiğimi hatırlıyorum, zavallı gözlerim. Elimde tutmadan okuduğum ilk kitaptı ve sanırım son kitap olarak da kalacak. Belki de bir süre sonra sayfalı ciltli kitaplar demode olacak tabletler kullanılacak ama ben kütüphanemi genişletmeye devam edeceğim. Neyse.
Harry benim çocukluk arkadaşım gibi bir şey olmuştu çok kolay empati kurabildiğim biriydi. Annem babam olmasına rağmen annesizlik-babasızlık nedir onun kadar değilse de biraz biliyordum ve tıpkı Harry gibi yazın sıkıntıdan patlayarak okullar açılsın diye dua ederdim. Zaten küçükken öyle çok ve çeşitli dualarım vardı ki. En çok kardeşlerim için dua ederdim ama hiçbiri tutmadı işte hepsi gitti bir ben kaldım yaşamayı çok severmiş gibi. Söz ne zaman çocukluktan açılsa boğazıma bir şey çöküyor sanki oraya ağırlık yapıyor, çok boktan bir duygu. Hiçbir zaman da çocukluğuma dönmek istediğimi düşünmedim. Geçmişte kalmasını istediğim o kadar çok şey var ki. Böyle zamanlarda kendime acımayayım diye benden kat kat kötü şeyler yaşayan çocukların var olduğunu düşünüyorum mesela kardeşim. Artık bir kardeşim de yok. O dünyanın en güzel bebeğiydi en güzel çocuğuydu. Erkek olmasına rağmen benden bile güzeldi. 10-11 yaşına kadar sapsarı saçları yine sarı incecik kavisli kaşları, minicik burnu minicik ağzıyla herkesten daha tatlıydı.
Yine her şey karıştı.
Nerede ne yapıyor ne düşünüyor olduğum fark etmeksizin gün içinde hadi o değilse de ertesi günü mutlaka aklıma geliyor özlüyorum. Özlediğimizi bilebiliyor olsalar keşke.
İlk defa 17 yaşımda post göndermeye başladım blog için (hep yaşımdan çok daha büyük sanılıyordum o zamanlarda yanlış tahminler benim için gurur vericiydi), ilk defa bir şeyler karalamaya başlamamsa ilkokul yıllarına dayanıyor. Hikayeler falan yazıyordum sonra arkadaşlarıma anlatıyordum genellikle fantastik şeylerdi. Çünkü ilkokul ve ortaokulda Harry Potter kitaplarıyla birlikte büyümüştüm. Uzun bir süre Hogswart'tan davet gelmesini beklediğimi itiraf etmeliyim.
Serinin son kitabı Ölüm Yadigarları'nın çıktığına dair duyumlar aldığımızda ortaokul sondaydım ve çok heyecanlanmıştım! Kitapçılarda satışa sunulmasını bekleyemediğimden 700 sayfalık kitabı hiç para da harcamadan indirip (bir arkadaşımın sayesinde olmuştu bu yoksa kendi başıma beceremezdim o zamanlar) bilgisayarın ekranına yapışarak okumuştum . Hemen bir iki gün içinde bitirdiğimi hatırlıyorum, zavallı gözlerim. Elimde tutmadan okuduğum ilk kitaptı ve sanırım son kitap olarak da kalacak. Belki de bir süre sonra sayfalı ciltli kitaplar demode olacak tabletler kullanılacak ama ben kütüphanemi genişletmeye devam edeceğim. Neyse.
Harry benim çocukluk arkadaşım gibi bir şey olmuştu çok kolay empati kurabildiğim biriydi. Annem babam olmasına rağmen annesizlik-babasızlık nedir onun kadar değilse de biraz biliyordum ve tıpkı Harry gibi yazın sıkıntıdan patlayarak okullar açılsın diye dua ederdim. Zaten küçükken öyle çok ve çeşitli dualarım vardı ki. En çok kardeşlerim için dua ederdim ama hiçbiri tutmadı işte hepsi gitti bir ben kaldım yaşamayı çok severmiş gibi. Söz ne zaman çocukluktan açılsa boğazıma bir şey çöküyor sanki oraya ağırlık yapıyor, çok boktan bir duygu. Hiçbir zaman da çocukluğuma dönmek istediğimi düşünmedim. Geçmişte kalmasını istediğim o kadar çok şey var ki. Böyle zamanlarda kendime acımayayım diye benden kat kat kötü şeyler yaşayan çocukların var olduğunu düşünüyorum mesela kardeşim. Artık bir kardeşim de yok. O dünyanın en güzel bebeğiydi en güzel çocuğuydu. Erkek olmasına rağmen benden bile güzeldi. 10-11 yaşına kadar sapsarı saçları yine sarı incecik kavisli kaşları, minicik burnu minicik ağzıyla herkesten daha tatlıydı.
Yine her şey karıştı.
Nerede ne yapıyor ne düşünüyor olduğum fark etmeksizin gün içinde hadi o değilse de ertesi günü mutlaka aklıma geliyor özlüyorum. Özlediğimizi bilebiliyor olsalar keşke.
Untitled
Bügun yani 20 Martta tam 20 oldum. 18 yaşımdan beri girdiğim değil, bitirdiğim yaşı söyler oldum.
Göz Rengi
Açık renkli göz sevmiyorum yani mesela açık kahverengi açık mavi. Açık kahverengi göz- açık mavi göz esmer ten siyah saç kaş kombinasyonuna dayanamıyorum nasıl itici geliyor anlatamam.
Bir de şu var bir gözü güzel ya da çirkin yapan rengi değil şekli ve bakışlarının anlamlılığıdır. Mesela pörtlek denmeyecek irilikte, göz kenarları aşağı veya fazla yukarı rotasyona uğramayacak formda, kapakları sarkık olmayan ve cinsiyetine göre değişen belirginlikte kirpiklere sahip olmalı bir göz. Bön bön bayık bayık bakmamalı bir derinlik hissedilmeli, duygularını yansıtabilmeli arada ışıldamalı.
Şu Avrupanın dayattığı güzellik normlarından kurtulalım artık bir zahmet iki gayret.
Bir de şu var bir gözü güzel ya da çirkin yapan rengi değil şekli ve bakışlarının anlamlılığıdır. Mesela pörtlek denmeyecek irilikte, göz kenarları aşağı veya fazla yukarı rotasyona uğramayacak formda, kapakları sarkık olmayan ve cinsiyetine göre değişen belirginlikte kirpiklere sahip olmalı bir göz. Bön bön bayık bayık bakmamalı bir derinlik hissedilmeli, duygularını yansıtabilmeli arada ışıldamalı.
Şu Avrupanın dayattığı güzellik normlarından kurtulalım artık bir zahmet iki gayret.
Kıskançlık Çıplaklık
5 hafta tatilim olmasından mütevellit gündüz kuşağı programlarına aşina hale geldim. Ama hala Esra Erol izleyecek kıvama gelmedim ne bileyim kadın çok yapmacık, adaylar çok salak. Neyse bahsedeceğim program da "Bana Her Şey Yakışır". İşte adından da anlaşılacağı üzere kezbanların yarıştığı sözde moda yarışması.
Kezban lafından başlarda hiç mi hiç hazzetmesem de bu gibi durumlarda kullanmak durumunda kalıyorum. Bana göre kezban nedir? Hemcinslerine karşı çok kıskanç, kendi abisinin babasının (patriarşik aile ve toplum yapısının) izin vermediği açıklıkta kıyafet giyen kızları kaşarlıkla suçlayan, gösteriş-marka meraklısı, kendisini bulunmaz hint kumaşı sanan, en büyük hayali zengin ve hava atabileceği bir koca bulmak olan, ayıp-günah kavramlarını sıkça kullanan en kötüsü de özgürlüğünün haklarının farkında olmayan kadın kişisidir.
Neyse izlediğim kadarıyla bu programa katılan kadınların çoğu alışveriş yaparken "kocam bu kadar açık giyinmeme izin vermez, kızar" deyip üstlerindeki kıyafetlerin aynadaki görünüşünü beğenseler bile çıkarıp farklı şeyler deneyip duruyorlar. Bu uğurda mağaza mağaza geziyorlar. Ya bir kadın bunu söylemeye nasıl utanmaz anlamıyorum. Hani kendi o derece dekolte transparan vs giymek istemez işte yaşıma, vücuduma, kendime yakıştırmıyorum falan der en doğal hakkıdır ama bir erkeğin egemenliğine girmek bu kadar kolay mı ya? Hadi girdin diyelim madem açık açık, güle oynaya söyleme bari ya. Alışveriş sırasında kadınlarla konuşan dış ses de ehehe mehehe demek ki eşiniz sizi çok fazla seviyor vs diyor. Kadın bunu kendine iltifat olarak alıyor seviniyor şirinlik yapıyor falan. Hey yarappim.
Başkalarının vücudunu bu derece sahiplenmek bana sağlıklı gelmiyor. Bahsettiğim şey de open relationship değil tabi ki sevgilinizin üstünde (mutabık olduğunuz sürece) bazı haklarınız var başkalarıyla elleşmemesi, oynaşmaması, sevişmemesi gibi fiziksel ve zor zamanlarınızda yanınızda olması, sırlarınızı saklaması, desteklemesi, yalan söylememesi, önemsendiğinizi göstermesi vs gibi tinsel şartları var.
Ama bir insanın vücudunu kıskanmak ne demek ya?!? Çok tehlikeli bir şey bu. Kadını çarşafa sarmaya, ağzını burnunu kapatmaya kadar bile gider. Mesela sevgilinizin gözlerini çok beğeniyorsunuz hatta aşık olduğunuz en güzel detayı o, e sizden başkası görmemeli o halde? Aynı mantık yani.
Empati yapıyorum; benim sevgilim beğenilse kıskançlık meselesi yapmam hatta hoşuma da gider bir yerde benim zevkli olduğumun göstergesidir.
Aynı şekilde bir insanı fazla sahiplenmek onun fazla zeki fazla yetenekli vs gözükmesine de tahammül edememektir. Sadece kendine saklamak elinden gelse bir kutuya koymak ve cebinde taşımak isteğini doğurur.
İslamda da vücutlar insanlara ait değildir sadece ruhların yerleşmesi için verilmiş birer araçtırlar mesela o yüzden kötü davrandığımız ya da amacına uygun düzgün kullanmadığımız organlarımızın ahirette bizden hesap soracağı söylenir. Tabi bize ait olmayan vücutları saçının son teline denk kapatmak niye? Hadi yine buna birkaç gerekçe bulabiliriz de insanları çıplak olarak yaratmış allaha ibadet ederken örtünmek niye? Kim tahrik olacak da namaz kılarken bol ve uzun etekler giyinmek zorundayız? Banyo yaparken bile cinsel organlar niye örtülmek zorunda? Muhtemelen bunların cevabı melekler tarafından izlendiğimiz ve onlardan haya etmemiz gerektiğiyle ilgili olacaktır.
Tabi benim nezdimde melekleri, günah ve sevap kavramlarından uzak sadece allaha hizmet etmek için yaratılmış varlıklar olarak ele aldığımızda utanma meselesi geçerliliğini yitirmektedir. Çünkü "onlar yemezler içmezler, erkeklik ve dişilikleri yoktur" Merak eden tatmin olmayan varsa da diyanetin sitesini ziyaret ediversin bir zahmet.
Konuyu nereden nereye getirip yine dine bağlamışım valla bravo bana.
Kezban lafından başlarda hiç mi hiç hazzetmesem de bu gibi durumlarda kullanmak durumunda kalıyorum. Bana göre kezban nedir? Hemcinslerine karşı çok kıskanç, kendi abisinin babasının (patriarşik aile ve toplum yapısının) izin vermediği açıklıkta kıyafet giyen kızları kaşarlıkla suçlayan, gösteriş-marka meraklısı, kendisini bulunmaz hint kumaşı sanan, en büyük hayali zengin ve hava atabileceği bir koca bulmak olan, ayıp-günah kavramlarını sıkça kullanan en kötüsü de özgürlüğünün haklarının farkında olmayan kadın kişisidir.
Neyse izlediğim kadarıyla bu programa katılan kadınların çoğu alışveriş yaparken "kocam bu kadar açık giyinmeme izin vermez, kızar" deyip üstlerindeki kıyafetlerin aynadaki görünüşünü beğenseler bile çıkarıp farklı şeyler deneyip duruyorlar. Bu uğurda mağaza mağaza geziyorlar. Ya bir kadın bunu söylemeye nasıl utanmaz anlamıyorum. Hani kendi o derece dekolte transparan vs giymek istemez işte yaşıma, vücuduma, kendime yakıştırmıyorum falan der en doğal hakkıdır ama bir erkeğin egemenliğine girmek bu kadar kolay mı ya? Hadi girdin diyelim madem açık açık, güle oynaya söyleme bari ya. Alışveriş sırasında kadınlarla konuşan dış ses de ehehe mehehe demek ki eşiniz sizi çok fazla seviyor vs diyor. Kadın bunu kendine iltifat olarak alıyor seviniyor şirinlik yapıyor falan. Hey yarappim.
Başkalarının vücudunu bu derece sahiplenmek bana sağlıklı gelmiyor. Bahsettiğim şey de open relationship değil tabi ki sevgilinizin üstünde (mutabık olduğunuz sürece) bazı haklarınız var başkalarıyla elleşmemesi, oynaşmaması, sevişmemesi gibi fiziksel ve zor zamanlarınızda yanınızda olması, sırlarınızı saklaması, desteklemesi, yalan söylememesi, önemsendiğinizi göstermesi vs gibi tinsel şartları var.
Ama bir insanın vücudunu kıskanmak ne demek ya?!? Çok tehlikeli bir şey bu. Kadını çarşafa sarmaya, ağzını burnunu kapatmaya kadar bile gider. Mesela sevgilinizin gözlerini çok beğeniyorsunuz hatta aşık olduğunuz en güzel detayı o, e sizden başkası görmemeli o halde? Aynı mantık yani.
Empati yapıyorum; benim sevgilim beğenilse kıskançlık meselesi yapmam hatta hoşuma da gider bir yerde benim zevkli olduğumun göstergesidir.
Aynı şekilde bir insanı fazla sahiplenmek onun fazla zeki fazla yetenekli vs gözükmesine de tahammül edememektir. Sadece kendine saklamak elinden gelse bir kutuya koymak ve cebinde taşımak isteğini doğurur.
İslamda da vücutlar insanlara ait değildir sadece ruhların yerleşmesi için verilmiş birer araçtırlar mesela o yüzden kötü davrandığımız ya da amacına uygun düzgün kullanmadığımız organlarımızın ahirette bizden hesap soracağı söylenir. Tabi bize ait olmayan vücutları saçının son teline denk kapatmak niye? Hadi yine buna birkaç gerekçe bulabiliriz de insanları çıplak olarak yaratmış allaha ibadet ederken örtünmek niye? Kim tahrik olacak da namaz kılarken bol ve uzun etekler giyinmek zorundayız? Banyo yaparken bile cinsel organlar niye örtülmek zorunda? Muhtemelen bunların cevabı melekler tarafından izlendiğimiz ve onlardan haya etmemiz gerektiğiyle ilgili olacaktır.
Tabi benim nezdimde melekleri, günah ve sevap kavramlarından uzak sadece allaha hizmet etmek için yaratılmış varlıklar olarak ele aldığımızda utanma meselesi geçerliliğini yitirmektedir. Çünkü "onlar yemezler içmezler, erkeklik ve dişilikleri yoktur" Merak eden tatmin olmayan varsa da diyanetin sitesini ziyaret ediversin bir zahmet.
Konuyu nereden nereye getirip yine dine bağlamışım valla bravo bana.
Akış
Yahu benim adam akıllı twitter hesabı takip etmeye ihtiyacım var. Liseden falan tanıdıklarımı followluyorum ne yazıyorlar bakayım diye sonra gözlerim kör kulaklarım sağır olsun istiyorum "ne lan bu" diyorum. Benim gibi nazik naif vakur bir genç kıza bile bunu dedirtiyorlar. :P
Ya keşke twitter adreslerini bildiğim daha çok blog yazarı olsa, en aklı başında çevrem buradaki insanlar vallahi. Meh.
-Zorun mu var arkandan dürtüyorlar mı sanki twitter kullan diye- şeklinde tenkit edenler olabilir pek tabii. Lakin çok sıkılıyorum be otobüste falan hani. Evde de sıkılıyorum gerçi. Sıkılmanın yeri mi olur canım?
Ama insanlar aşırı avam aşırı cahil hani bu kendimi büyük görmekle de ilgili bir mevzu değil bence bir beyne sahip olmanın belirli yükümlülükleri olmalı bak insan olmanın demiyorum dikkatini çekerim. İnsan olmak hayvan olmaktan da beter bir tecessüm hali çünkü.
Tecessümün ekini kökünü ayırttırmayın şimdi bana.
Benim standartlarım çok mü yüksek ey Tanrım? Tanrım varsan bir işaret gönder? Hep sen bizi sınıyorsun bir kere de biz seni sınayalım yani göz hakkı denen bir şey var. Niye bu senin yarattığın düşünülen dünyayı ben çok eksik kusurlu ve yavan buluyorum? Benim alıcı-verici ayarlarımla mı oynadın benim beynimi farklı mı programladın yoksa ben senin seri imalat fabrikanın gözden kaçan yan ürünü müyüm? Bana kaderimin bir oyunu mu bu?
Ortaçağda daha tılsımlıymış dünya. 21. yüzyıldaysa bok gibi. Buna felsefede disenchantment of the world diyorlar. Felsefeden 99 almışım vizede finalinden de 100. Ama ödevlerimden dolayı düşmüş ortalamam, ödev yapmak çok angarya, amelelik gerektiriyor
Ya keşke twitter adreslerini bildiğim daha çok blog yazarı olsa, en aklı başında çevrem buradaki insanlar vallahi. Meh.
-Zorun mu var arkandan dürtüyorlar mı sanki twitter kullan diye- şeklinde tenkit edenler olabilir pek tabii. Lakin çok sıkılıyorum be otobüste falan hani. Evde de sıkılıyorum gerçi. Sıkılmanın yeri mi olur canım?
Ama insanlar aşırı avam aşırı cahil hani bu kendimi büyük görmekle de ilgili bir mevzu değil bence bir beyne sahip olmanın belirli yükümlülükleri olmalı bak insan olmanın demiyorum dikkatini çekerim. İnsan olmak hayvan olmaktan da beter bir tecessüm hali çünkü.
Tecessümün ekini kökünü ayırttırmayın şimdi bana.
Benim standartlarım çok mü yüksek ey Tanrım? Tanrım varsan bir işaret gönder? Hep sen bizi sınıyorsun bir kere de biz seni sınayalım yani göz hakkı denen bir şey var. Niye bu senin yarattığın düşünülen dünyayı ben çok eksik kusurlu ve yavan buluyorum? Benim alıcı-verici ayarlarımla mı oynadın benim beynimi farklı mı programladın yoksa ben senin seri imalat fabrikanın gözden kaçan yan ürünü müyüm? Bana kaderimin bir oyunu mu bu?
Ortaçağda daha tılsımlıymış dünya. 21. yüzyıldaysa bok gibi. Buna felsefede disenchantment of the world diyorlar. Felsefeden 99 almışım vizede finalinden de 100. Ama ödevlerimden dolayı düşmüş ortalamam, ödev yapmak çok angarya, amelelik gerektiriyor
Olgunlaşma
Olgunlaşmak yaşla alakalı bir durum değil. Ayrı ev tutmakla veya yurt dışına çıkmakla da bir ilgisi yok. Sevgilinizin olması, uzun süreli ilişkiniz hatta evlenmeniz, bir çocuğa sahip olmanız bile sizi daha olgun yapmaya yetmiyor. Olgunlaşmak için belirli sorunların olması, acı çekmek ve düşünmek gerekiyor. Akabinde empati yeteneğiniz artıyor ve başkalarının acıları vasıtasıyla da olgunlaşma süreciniz devam ediyor.
Ya Sabır
Allah her doğan çocuğa rızkını verirmiş de bilmemneymiş. Evet o yüzden yiyecek ekmek bulamadığından kendini asan anneler var. İflas edip, iş bulamayıp vs intihar eden babalar var. Doğur canım doğur allah rızkını verir. Olmadı devlet döve döve tecavüz ettire ettire bakar yetimhanesinde.
Allah rızkını veriyorsa o sözde üzüldüğün Afrika'daki çocuklara niye koklatmıyor ucundan da olsa?
Neymiş kırk günlük embriyonun kalbi atıyormuş yediğin koyunun ineğin tavuğun da kalbi atıyor ama sen onları yemekten vazgeçmiyorsun.
Kürtaj korunma yöntemi değilmiş. A-aa ciddi misin bak bir yaşıma daha girdim!!! Bir tane doğum kontrol hapı al da prospektüsünü oku bari öyle ahkam kes. Kadınlar spiral taktırsa bile ihtimali var oluyor işte o çocuk sonra onu doğursun da spiral bebeğin gözünde ciğerinde çıksın değil mi? Cahillikten ölünse keşke.
Kürtaj kararında erkeğin konsensüsüne bile ihtiyaç yok. Sanki 9 ay 10 gün istemediği bebeği karnında erkek taşıyor, ayakları şişiyor, orası burası çatlıyor, dişleri çürüyor, varis çıkıyor, saçları dökülüyor, mesanesinde problemler oluşuyor, göğsü karnı ağrıyor, kilo alıyor, her şeye midesi bulanıyor kusup duruyor... Sonra onun mu karnı yarılıyor o mu sancılanıyor çocuk doğuracağım diye o mu ölüyor? O mu süt veriyor altını değiştiriyor gazını çıkarıyor o mu uykusuz kalıyor?
Bak yine haberin altındaki yorumları okudum yine asfalyalarım attı. Cahillikten ölünse keşke. Keşke o beynin kullanılmadığı için çürüse. Keşke boşuna oksijen tüketmesen keşke.
Allah rızkını veriyorsa o sözde üzüldüğün Afrika'daki çocuklara niye koklatmıyor ucundan da olsa?
Neymiş kırk günlük embriyonun kalbi atıyormuş yediğin koyunun ineğin tavuğun da kalbi atıyor ama sen onları yemekten vazgeçmiyorsun.
Kürtaj korunma yöntemi değilmiş. A-aa ciddi misin bak bir yaşıma daha girdim!!! Bir tane doğum kontrol hapı al da prospektüsünü oku bari öyle ahkam kes. Kadınlar spiral taktırsa bile ihtimali var oluyor işte o çocuk sonra onu doğursun da spiral bebeğin gözünde ciğerinde çıksın değil mi? Cahillikten ölünse keşke.
Kürtaj kararında erkeğin konsensüsüne bile ihtiyaç yok. Sanki 9 ay 10 gün istemediği bebeği karnında erkek taşıyor, ayakları şişiyor, orası burası çatlıyor, dişleri çürüyor, varis çıkıyor, saçları dökülüyor, mesanesinde problemler oluşuyor, göğsü karnı ağrıyor, kilo alıyor, her şeye midesi bulanıyor kusup duruyor... Sonra onun mu karnı yarılıyor o mu sancılanıyor çocuk doğuracağım diye o mu ölüyor? O mu süt veriyor altını değiştiriyor gazını çıkarıyor o mu uykusuz kalıyor?
Bak yine haberin altındaki yorumları okudum yine asfalyalarım attı. Cahillikten ölünse keşke. Keşke o beynin kullanılmadığı için çürüse. Keşke boşuna oksijen tüketmesen keşke.
İtiraf
İnsanların, özellikle muhafazakarlar olanların neden materyalist düşünce biçiminden korktuklarını anlıyorum hatta son zamanlarda hak bile veriyorum.
Bir de evrimi biyolojik açıdan temel kabul etsem ve aksini asla mantıklı bulmasam da antropologların bu işi bayağı çarpıttığı kanaatindeyim ve sosyo-psikolojik uyarlamalardan bazen ben de rahatsız oluyorum. Ayrıca evrimi diğer sosyal bilimlere yayma fikri ilk olarak Herbert Spencer tarafından ortaya atılmış.
Hani şu haberler var ya "sarışınların daha çekici olduğu kanıtlandı", "büyük göğüslü kadınlar evrimsel açıdan daha avantajlı" bla bla. Yani bunlara inananınız kaldı mı bu kadar salak olanınız? Bir kere Pelin Batu denen süs bitkisi de böyle bir laf etmişti. İnsan varlığı bu kadar basite indirgemek tamamen zeka yoksunluğu belirtisi. Yani hala düalist olmamama rağmen ve eskiden "mekanik materyalizm kalp La Mettrie işte diyalektik materyalizm Marx akar" falan şeklinde dolanmama rağmen insanın fazla çok fazla basite indirgendiğini düşünmeye ve kızmaya başladım. Sadece bencillikle veya rekabetle açıklayamadığımız şeyler var.
Sosyolojiye Giriş'te beauty myth ile ilgili bir sunum yapmıştım işte ingilizce yazmıştım şimdi tekrar hatırlayıp koordine edip türkçesini buraya yazmak zor geliyor. Ama anlatacağım en kısa zamanda birçok konuda olduğu gibi insanların kişisel zevklerini bile manipüle eden medyanın oyunlarını ifşa edeceğim:P
Bir de evrimi biyolojik açıdan temel kabul etsem ve aksini asla mantıklı bulmasam da antropologların bu işi bayağı çarpıttığı kanaatindeyim ve sosyo-psikolojik uyarlamalardan bazen ben de rahatsız oluyorum. Ayrıca evrimi diğer sosyal bilimlere yayma fikri ilk olarak Herbert Spencer tarafından ortaya atılmış.
Hani şu haberler var ya "sarışınların daha çekici olduğu kanıtlandı", "büyük göğüslü kadınlar evrimsel açıdan daha avantajlı" bla bla. Yani bunlara inananınız kaldı mı bu kadar salak olanınız? Bir kere Pelin Batu denen süs bitkisi de böyle bir laf etmişti. İnsan varlığı bu kadar basite indirgemek tamamen zeka yoksunluğu belirtisi. Yani hala düalist olmamama rağmen ve eskiden "mekanik materyalizm kalp La Mettrie işte diyalektik materyalizm Marx akar" falan şeklinde dolanmama rağmen insanın fazla çok fazla basite indirgendiğini düşünmeye ve kızmaya başladım. Sadece bencillikle veya rekabetle açıklayamadığımız şeyler var.
Sosyolojiye Giriş'te beauty myth ile ilgili bir sunum yapmıştım işte ingilizce yazmıştım şimdi tekrar hatırlayıp koordine edip türkçesini buraya yazmak zor geliyor. Ama anlatacağım en kısa zamanda birçok konuda olduğu gibi insanların kişisel zevklerini bile manipüle eden medyanın oyunlarını ifşa edeceğim:P
Göt Edilmek
Ben ortaokul sondayken Kavak Yelleri dizisi yeni başlamıştı, yanılmıyorsam mayıs ayındaydık. Ben de malum OKS'ye hazırlanıyorum o sıralar. Ama ciddi ciddi hazırlanıyordum yani lisedeki gibi koyvermiş değilim.
İşte dizinin başlangıcını izliyorum hoşuma da gidiyor ama kalkıp test falan çözmem gerekiyor vicdan azabı duyuyorum bu yüzden ben de kendi kendimi şöyle motive ediyorum; "eğer şimdi çalışmazsan işte dizideki öğrenciler gibi eski püskü bir okula düşersin". Ortaokulda koleje gidince devlet okulu görüntüsü biraz soluk kalmıştı herhalde. Meğersem okul İzmir'in en yüksek puanla alan ikinci anadolu lisesiymiş (birincisinin çok karışık ve olaylı bir okul olduğu bilindiğinden orayı yazmayı hiç düşünmemiştim) ve ben yakın arkadaşlarım oraya gidiyor diye tam da o okulu tercih listesinin başına yazacakmışım! Bizim okula başladığımız sene dizi ekibi çoktan İstanbul'a taşınmış olacakmış bizim de dizide figüran oyuncu olma gibi saçma sapan hayallerimiz suya düşecekmiş. Neyse bu evrenin beni göt edişlerinden ufak bir örnek sadece. Blog çoktandır boş duruyor diye yazıvereyim bari dedim.
Hı şunu da ekleyeyim dedim uğruna o okulu seçtiğim arkadaşlarımın hiçbiriyle görüşmeyi bıraktım uzun zaman önce.
İşte dizinin başlangıcını izliyorum hoşuma da gidiyor ama kalkıp test falan çözmem gerekiyor vicdan azabı duyuyorum bu yüzden ben de kendi kendimi şöyle motive ediyorum; "eğer şimdi çalışmazsan işte dizideki öğrenciler gibi eski püskü bir okula düşersin". Ortaokulda koleje gidince devlet okulu görüntüsü biraz soluk kalmıştı herhalde. Meğersem okul İzmir'in en yüksek puanla alan ikinci anadolu lisesiymiş (birincisinin çok karışık ve olaylı bir okul olduğu bilindiğinden orayı yazmayı hiç düşünmemiştim) ve ben yakın arkadaşlarım oraya gidiyor diye tam da o okulu tercih listesinin başına yazacakmışım! Bizim okula başladığımız sene dizi ekibi çoktan İstanbul'a taşınmış olacakmış bizim de dizide figüran oyuncu olma gibi saçma sapan hayallerimiz suya düşecekmiş. Neyse bu evrenin beni göt edişlerinden ufak bir örnek sadece. Blog çoktandır boş duruyor diye yazıvereyim bari dedim.
Hı şunu da ekleyeyim dedim uğruna o okulu seçtiğim arkadaşlarımın hiçbiriyle görüşmeyi bıraktım uzun zaman önce.
Boktan Şeyler
Son zamanlarda yaptığım işlerden bahsedecek olursam; finallere girip çıkıyorum ve sosyolojiden psikolojiye geçmeyi dört gözle bekliyorum. Son iki final ve son üç ödev kaldı. Hani vakıf üniversitelerini kıçınızı yaya yaya geçersiniz diye bir spekülasyon var ya o spekülatörü siksinler yani öyle diyeyim.
Ben hayatımda bu kadar çok paper bu kadar çok presentation bu kadar çok sociological dairy yani bu kadar fazla ödev yapmadım. Yapmıyorum zaten gidecek %20si kredimin.. Çok angarya işler bunlar ya bir de ingilizce yapmak zorundasın ya her boku, gerçekten canıma tak etti. Aslında türkçe olsa gayet güzel sosyolojik tespitlerim gözlemlerim var ama ingilizce olunca nolursa olsun daha basit anlatmak zorunda kalıyorum ve nefret ettiğim mükemmelliyetçiliğim yüzünden istediğim şeyi tam tamına anlatamayınca sinirlenip yapmayı bırakıyorum.
Dalga geçtiğimiz bir klişe var ya hani en kötü özelliğin ne diye sorulur iş görüşmelerinde de "mükemmelliyetçiliğim" denir, klasik cevap. Ama bu özellik gerçekten insanı lanetliyor. Ya herşeyin en iyisi olsun istiyorsun ya da hiç olmasın diyorsun. Hazırlık sınıfında bize bunu yapmayı öğretmediler yani boş boş işlerle uğraştık, zaten ben en yüksek kurdan başlamıştım muafiyet sınavına bilerek girmemiştim anlıyorum ki şimdi bir sene boşa gitmiş. Gerçi o yıl tanıyıp hafiften sevdiğim insanlar var tek kazancım bu oldu heralde.
Bir de devamsızlık problemimiz var ki evlere şenlik; cpg denen bi bok mevcut, işte onu yüksek tutmak zorundasın mesela akademik ingilizce dersininki %20 idi. Ve bu cpg iki saat derse gelmedin diye bile notundan kısılabilen bir olgu bir fact. Ve sadece sınav notum hesaplansa AA alıyorken oral exam ve cpg yüzünden hoca AB'ye çekebildi puanımı. Hiç sevmiyorum zenci pislik. (Bu arada ırkçı oldum ben bu sene)
Benim evimse okuluma arabayla 15-20 dk uzaklıkta olmasına rağmen metro inşaatı yüzünden 1.5 saat oluyor. Artık otobüse binmeye tahammül edemiyorum otobüsteki sığ cahil insanlara da tahammül edemiyorum sürekli kavga çıkıyor. Çocukluğumdan beri hep aynı şey dillere pelesenkti "türk halkı cahil kalmış". Benim için bir anlam ifade etmiyordu ama otobüste buluna buluna ne anlatmak istediklerini anladım.
İnsan ergenliğinde hep kendi yaşıtlarıyla muhattap olduğundan (kendimi ergenlikten çıkmış addediyorum) ve ortaokulda lisede şimdi üniversitede çevremdekilerin hep belirli bir seviyenin üstünde olmasından dolayı daha az gerçekçi bakıyormuşum sanırım hayata.
Haftasonuna veya haftaiçi akşam 7ye sınav, telafi ders vs koyabiliyorlar bunu da belirtmeden geçemeyecektim.
Fransızca öğreniyorum bu okulun sayılı güzel yönlerinden biri. Bazı dersler de baya yararlı aslında philosophy gibi humanity gibi. Ders kitaplarını normal kitapmış gibi okuyacağım sömestrde. Daha başka şeyler de var yazacağım yalnız "kardeşler arası cinsel ilişkiyi doğru bulup bulmadığımı çeşitli ahlaki kuramlara göre inceleyeceğim 4 sayfalık paper" hazırlamam gerekiyor. O yüzden şimdilik bu kadar.
Ben hayatımda bu kadar çok paper bu kadar çok presentation bu kadar çok sociological dairy yani bu kadar fazla ödev yapmadım. Yapmıyorum zaten gidecek %20si kredimin.. Çok angarya işler bunlar ya bir de ingilizce yapmak zorundasın ya her boku, gerçekten canıma tak etti. Aslında türkçe olsa gayet güzel sosyolojik tespitlerim gözlemlerim var ama ingilizce olunca nolursa olsun daha basit anlatmak zorunda kalıyorum ve nefret ettiğim mükemmelliyetçiliğim yüzünden istediğim şeyi tam tamına anlatamayınca sinirlenip yapmayı bırakıyorum.
Dalga geçtiğimiz bir klişe var ya hani en kötü özelliğin ne diye sorulur iş görüşmelerinde de "mükemmelliyetçiliğim" denir, klasik cevap. Ama bu özellik gerçekten insanı lanetliyor. Ya herşeyin en iyisi olsun istiyorsun ya da hiç olmasın diyorsun. Hazırlık sınıfında bize bunu yapmayı öğretmediler yani boş boş işlerle uğraştık, zaten ben en yüksek kurdan başlamıştım muafiyet sınavına bilerek girmemiştim anlıyorum ki şimdi bir sene boşa gitmiş. Gerçi o yıl tanıyıp hafiften sevdiğim insanlar var tek kazancım bu oldu heralde.
Bir de devamsızlık problemimiz var ki evlere şenlik; cpg denen bi bok mevcut, işte onu yüksek tutmak zorundasın mesela akademik ingilizce dersininki %20 idi. Ve bu cpg iki saat derse gelmedin diye bile notundan kısılabilen bir olgu bir fact. Ve sadece sınav notum hesaplansa AA alıyorken oral exam ve cpg yüzünden hoca AB'ye çekebildi puanımı. Hiç sevmiyorum zenci pislik. (Bu arada ırkçı oldum ben bu sene)
Benim evimse okuluma arabayla 15-20 dk uzaklıkta olmasına rağmen metro inşaatı yüzünden 1.5 saat oluyor. Artık otobüse binmeye tahammül edemiyorum otobüsteki sığ cahil insanlara da tahammül edemiyorum sürekli kavga çıkıyor. Çocukluğumdan beri hep aynı şey dillere pelesenkti "türk halkı cahil kalmış". Benim için bir anlam ifade etmiyordu ama otobüste buluna buluna ne anlatmak istediklerini anladım.
İnsan ergenliğinde hep kendi yaşıtlarıyla muhattap olduğundan (kendimi ergenlikten çıkmış addediyorum) ve ortaokulda lisede şimdi üniversitede çevremdekilerin hep belirli bir seviyenin üstünde olmasından dolayı daha az gerçekçi bakıyormuşum sanırım hayata.
Haftasonuna veya haftaiçi akşam 7ye sınav, telafi ders vs koyabiliyorlar bunu da belirtmeden geçemeyecektim.
Fransızca öğreniyorum bu okulun sayılı güzel yönlerinden biri. Bazı dersler de baya yararlı aslında philosophy gibi humanity gibi. Ders kitaplarını normal kitapmış gibi okuyacağım sömestrde. Daha başka şeyler de var yazacağım yalnız "kardeşler arası cinsel ilişkiyi doğru bulup bulmadığımı çeşitli ahlaki kuramlara göre inceleyeceğim 4 sayfalık paper" hazırlamam gerekiyor. O yüzden şimdilik bu kadar.
Arkadaşlık
Salak insanlar arasında yaşıyorsanız kısa bi süreliğine bu durum hoşunuza gider yanlarında fazlasıyla zeki ya da kültürlü kaldığınızı bilirsiniz hatta onlar da söylerler "bu kadar çok şeyi nereden biliyorsun" derler hayret ederler anlattıklarınıza düşündüklerinize. Fakat sonrasında artık neyden bahsettiğinizi anlamamaları canınızı sıkmaya başlar sordukları basit sorular "bu kadar da olmaz" dedirtir. Hayata bakış açılarının darlığı olaylara verdikleri peşin hükümler basit dertleri canınızdan bezdirir.
-Salak dostun olacağına akıllı düşmanın olsun- vecizesine hak verecek kadar matah birşey zannedersiniz kendinizi .
Sonra gayet zeki bulduğunuz arkadaşlarınız gelir aklınıza. Gerçekleri daha çabuk kavradıklarından daha acımasızdırlar, zaaflarınızı keşfedebilir ve canları isterse kullanadabilirler. Siz de kendinizi daima tetikte hissedersiniz. Duygularınızı korumaya alırsınız ve başkalarının çıkmazlarını bulursunuz savunma amacıyla. Doğal davranamaz yaptıklarınıza yapacaklarınıza dikkat edersiniz. Sizin fark ettiklerinizi onların da önceden sezmiş olacağını tahmin edersiniz vs bu süreç uzar gider.
Sonra zeki insanlardan da arkadaş olamayacağı kanısına varırsınız. Bir insan ne kadar zekiyse o kadar kötü gibi gelir.
Sonuç olarak da hiç kimseden doğru düzgün arkadaş olamayacağından şüphelenirsiniz.
Burak olmasa bu yazdıklarıma üzülürdüm neyse ki şimdi sadece birer tespitler.
-Salak dostun olacağına akıllı düşmanın olsun- vecizesine hak verecek kadar matah birşey zannedersiniz kendinizi .
Sonra gayet zeki bulduğunuz arkadaşlarınız gelir aklınıza. Gerçekleri daha çabuk kavradıklarından daha acımasızdırlar, zaaflarınızı keşfedebilir ve canları isterse kullanadabilirler. Siz de kendinizi daima tetikte hissedersiniz. Duygularınızı korumaya alırsınız ve başkalarının çıkmazlarını bulursunuz savunma amacıyla. Doğal davranamaz yaptıklarınıza yapacaklarınıza dikkat edersiniz. Sizin fark ettiklerinizi onların da önceden sezmiş olacağını tahmin edersiniz vs bu süreç uzar gider.
Sonra zeki insanlardan da arkadaş olamayacağı kanısına varırsınız. Bir insan ne kadar zekiyse o kadar kötü gibi gelir.
Sonuç olarak da hiç kimseden doğru düzgün arkadaş olamayacağından şüphelenirsiniz.
Burak olmasa bu yazdıklarıma üzülürdüm neyse ki şimdi sadece birer tespitler.
Öyle
Dünyadaki en acımasız yerlerden biri de bebek mezarlıklarıdır.
Minik minik kabirler. Neredeyse tatlı diyeceğim geliyor.
Ufacık gözler hiç açılmadan kapandılar belki.
Belki de içlerinden sarışın olanları ayaklarıyla oynamayı çok severdi.
Yaşasalardı saçları koyulaşacaktı belki.
Belki de "küçükken ben sarışınmışım" diyeceklerdi.
Minik minik kabirler. Neredeyse tatlı diyeceğim geliyor.
Ufacık gözler hiç açılmadan kapandılar belki.
Belki de içlerinden sarışın olanları ayaklarıyla oynamayı çok severdi.
Yaşasalardı saçları koyulaşacaktı belki.
Belki de "küçükken ben sarışınmışım" diyeceklerdi.
Baby Killers
Osmanlı bildiğin BEBEK KATİLİymiş. Padişahların, şehzadelerini öldürdüğü yetmediği gibi bir de torunlarının katledilmesini emrediyorlarmış. 2-3 yaşındaki bebekler öldürülürken din adamlarının eli armut topluyormuş anlaşılan, kardeş katline de cevaz verdiklerine göre. Şehzadeler ve sadece ailenin erkekleriyle de sınırlı kalmıyor çoğu zaman haremleri de yok ediliyormuş. Bir de gelmişler "Osmanlı adaletli bir İslam devletiydi" diyorlar.
Daha birsürü örnek var fakat bebeklerin bile potansiyel bir asi bir devlet bölücü olarak görülmesi sebebiyle boğazlanmaları yeter de artar bence.
Bir de zamanın şartlarına göre düşünelim bık bık muhabbetleri yapılıyor. Bir bebeği öldürmek 500 yıl öncesiyle günümüz zamanına oranla çok fark etmiyor. Nasıl ki yamyam kabileler iğrenç geliyorsa "ama ilkçağda yaşıyorlardı canım" savunması yapılamıyorsa nasıl ki yamyamların olduğu dönemde sadece bitkilerle ve hayvanlarla beslenen insanlar da varsa bu da bir zorunluluk değil seçim oluyor. Parallel reasoning.
Kullanabilinecek en mantıklı cümle Osmanlının ortaçağda daha gelişmiş daha zengin olması ve refaha bağlı olarak daha az vahşi daha çok medeni davranmaları o da Avrupaya göre.
Ya da dersin ki devlet zaten her zaman çıkarlarına göre hareket eden acımasız bir kurumdur o zaman amenna.
Lakin gelip de diyemezsin Osmanlı şöyle şefkatli böyle vicdanlıydı ceddimiz bir melekti ecdadımız iyilik perileriydi.
Daha birsürü örnek var fakat bebeklerin bile potansiyel bir asi bir devlet bölücü olarak görülmesi sebebiyle boğazlanmaları yeter de artar bence.
Bir de zamanın şartlarına göre düşünelim bık bık muhabbetleri yapılıyor. Bir bebeği öldürmek 500 yıl öncesiyle günümüz zamanına oranla çok fark etmiyor. Nasıl ki yamyam kabileler iğrenç geliyorsa "ama ilkçağda yaşıyorlardı canım" savunması yapılamıyorsa nasıl ki yamyamların olduğu dönemde sadece bitkilerle ve hayvanlarla beslenen insanlar da varsa bu da bir zorunluluk değil seçim oluyor. Parallel reasoning.
Kullanabilinecek en mantıklı cümle Osmanlının ortaçağda daha gelişmiş daha zengin olması ve refaha bağlı olarak daha az vahşi daha çok medeni davranmaları o da Avrupaya göre.
Ya da dersin ki devlet zaten her zaman çıkarlarına göre hareket eden acımasız bir kurumdur o zaman amenna.
Lakin gelip de diyemezsin Osmanlı şöyle şefkatli böyle vicdanlıydı ceddimiz bir melekti ecdadımız iyilik perileriydi.
Başlıksız
Bir gün öleceklerini bildikleri halde insanlar nasıl bu kadar hırslı olabiliyorlar? Bir gün öleceğimizi bildiğimiz halde nasıl bir dünya kurduk? Bir gün öleceklerini bildiğimiz halde onlara nasıl kötü davranabildik?
Bütün bildiğin diller ezberlediğin kelimeler uçacak ünvanların silinecek bütün anıların kaybolacak bütün heyecanların aşkların sevişmelerin ya toprak ya kül olacak. Arkandan belki ağlanacak belki ağlanmayacak. Belki birkaç gün yas tutulacak belki tutulmayacak belki birkaç ay akıllara geleceksin belki gelmeyeceksin.
Eninde sonunda unutulacaksın. Eninde sonunda unutacaksın. Olması gereken de bu diyorlar. Olması gereken gerçekten bu mu? Hayatın gerçeği sevdiklerini çürüsün böceklere yem olsun diye toprağa atıp gitmek mi ve buna rağmen her şeye devam etmek mi? Unut ve yaşa. Cennete inan ve unut.
Bütün bildiğin diller ezberlediğin kelimeler uçacak ünvanların silinecek bütün anıların kaybolacak bütün heyecanların aşkların sevişmelerin ya toprak ya kül olacak. Arkandan belki ağlanacak belki ağlanmayacak. Belki birkaç gün yas tutulacak belki tutulmayacak belki birkaç ay akıllara geleceksin belki gelmeyeceksin.
Eninde sonunda unutulacaksın. Eninde sonunda unutacaksın. Olması gereken de bu diyorlar. Olması gereken gerçekten bu mu? Hayatın gerçeği sevdiklerini çürüsün böceklere yem olsun diye toprağa atıp gitmek mi ve buna rağmen her şeye devam etmek mi? Unut ve yaşa. Cennete inan ve unut.
Bok
Küçükken ilk kadın peygamber olacağımı düşünürdüm daha doğrusu ümit ederdim nasıl bir kafa benimki? Ben ne zaman normal insanlar gibi hayattan zevk almaya başlayacağım?
Çirkinliklere alışabildiğim bir vakit gelecek mi? Kafama dünyanın sorunlarını saçmalıklarını takıp ağlamayacağım bir zaman olacak mı? İnsanların acılarını dert etmeyeceğim?
Ne zaman eleştirmekten vazgeçip biraz da keyfime bakacağım? Ne zaman insanlara bakıp mezarlıklarını hayal etmekten kurtulacağım? Ne zaman ölüp de solucanlara yem olacağımızı unutacağım? Ne zaman yaşamımı kabullenip isyan etmek için birilerini bulmaya çalışmayacağım? Ne zaman oraya buraya saldırmaktan vazgeçeceğim?
Ne zaman iyileşeceğim?
Çirkinliklere alışabildiğim bir vakit gelecek mi? Kafama dünyanın sorunlarını saçmalıklarını takıp ağlamayacağım bir zaman olacak mı? İnsanların acılarını dert etmeyeceğim?
Ne zaman eleştirmekten vazgeçip biraz da keyfime bakacağım? Ne zaman insanlara bakıp mezarlıklarını hayal etmekten kurtulacağım? Ne zaman ölüp de solucanlara yem olacağımızı unutacağım? Ne zaman yaşamımı kabullenip isyan etmek için birilerini bulmaya çalışmayacağım? Ne zaman oraya buraya saldırmaktan vazgeçeceğim?
Ne zaman iyileşeceğim?
Sigara Üzerine
Açık alanlarda sigara içme yasağı gündemdeyken konuyla ilgili halihazırda bulunan fikirlerimi yazmak istedim. Öncelikle ben smoker değilim amma ve lakin herhangi bir maddenin smoke edilmesi olayına da asla ve kat'a karşı değilim. Marijuana(bizdeki esrar) kullanımının illegal olmasına anlam veremiyorum veya tütün vergisi artışından banane demiyorum mesela. Neyse.
Eti bile çoğu zaman doğru düzgün sindiremeyen ve her sabah çamaşır suyu içmişim gibi yanan bir mideye sahip olduğumdan sigara kullanmadığım gibi alkol, kafein, asitli içecekler gibi fazla tüketildiğinde hastaneye düşürebilecek maddelerden de elimden geldiğince uzak durmaya çalışıyorum. Henüz sağlık kurumlarına ve personellerine pek aşina olmayan tuzukurular için bu konuları ti'ye almak kolay.
Açıkçası ben kanser, aids vs hastası olmaktan da çok korkuyorum aynı şekilde felce uğramaktan ya da bir kaza sonucu kolumu bacağımı kaybetmekten..
Amacım 100 yaşına kadar yaşamak falan değil ama yaşadığım sürece de o poliklinik senin bu sağlık ocağı benim dolaşıp durmamak ve en önemlisi de birilerine muhtaç olmamak .
Bizzat kendimin çok ciddi bir rahatsızlığı olmasa da çocukluğum hastanelerde geçti. Doktorların hemşirelerin insanları kese biçe insan etine karşı ne kadar duyarsızlaştıklarına şahit oldum. Paranın, statünün ve görünüşün ne kadar etkili olduğuna şaşırdım. Engelli bebeklerin defolu, kanserli hastaların devlet hazinesine yük olarak görüldüğünü öğrendim. En acımasız yerlerdir hastaneler. Bir de hapishaneler.
Bazı ergenler görüyorum yaşı 30 olsa bile ruhu hala ergen kalanlar, dalga geçiyorlar. Kahkah kihkih sigara içmek öldürüyormuş zaten yaşamak isteyen kim! Güzel kardeşim öldürse iyi. Amiyane halk tabiriyle olacak belki ama "süründürüyor". Sürünmek kelimesi öyle bir çırpıda okunup geçilecek bir anlama sahip değil. Ve sürünen sadece siz olmuyorsunuz aynı zamanda aileniz sevdikleriniz de zarar görüyor. Yakınlarınız, siz modern tıptan cevap alamadığınız zaman sizin için çeşit çeşit alternatif tedavi yöntemi araştırıyor, masaj terapisi mineral terapisi ses terapisi şu terapisi bu terapisi bir sürü masraf ediyor hatta çaresiz kalıp üfürükçülere başvuruyorlar. Hastalık sadece hastada değil çevresinde de kalıcı hasar bırakabiliyor.
Ha "zaten ölümcül bir hastalığa yakalanırsam yaşamak için mücadele etmeye gerek görmem bir şekilde intihar eder kurtulurum" kafasındaysan amenna! Ama sanmıyorum ki bir hastalık durumunda kişi hayatından kolayca vazgeçebilsin. İçgüdüsel olarak hem vücut hem beyin kendini korumaya alıyor ve iyileşmek için savaşıyorsun elinde olmadan.
Tabi ki bu demek değildir ki her sigara kullanıcısı akciğer kanseri olacak, gırtlak kanserinden nefessiz kalacak, kalp damarları tıkanacak, ülserden geberip gidecek. Ama bulunduğunuz eylemin risklerinin farkında olun, ölümden korkmayan cool genç ayaklarında tecrübesizce ahkam kesmeyin.
Bir de sigara içmeyenlerden nefret eden tipler var ki sormayın. Onlara göre sigara kullanmayanlar hayatın sillesini yememiş, düz, yüzeysel prototipler.
İnsanlar bir konuyu enine boyuna düşünmeden hemen nasıl da kolaya kaçıyorlar. Şaşılacak şey doğrusu.
Son olarak yasakların gelişmemiş toplumlar için var olduğunu düşünüyorum. İnsanlar sigarasını bir başkasının yüzüne üfleyerek içecek kadar aymaz ve görgüsüz olmasalar mesela, kimse kimsenin sigarasını nerede ve ne şekilde içtiğine karışamaz. Ama türk milleti işte otobüs duraklarında ve kuyruklarında bile yanındaki kişinin alerjisi varmış yokmuş hiç düşünmeden, birazdan otobüs gelecek kaygısıyla sigarayı hunharca sömürdüğünden onun dumanı kimi rahatsız ediyor umurunda değil.
Ekşisözlükteki yorumları okuyorum da sigaranın kapalı alanlarda kullanım yasağını faşizm olarak nitelendirip
kendilerine saygı bekleyenler olmuş.
Ben de durakta oturan kadının ağır parfümünün kokusundan rahatsız oluyorum o zaman ne yapacağız diye soranlar olmuş.
Sanki fabrikalar arabalar doğayı kirletmiyor da insanlar hala dumansız hava sahası diyorlar şeklinde sabuklayanlar olmuş.
Hmpfs.
Eti bile çoğu zaman doğru düzgün sindiremeyen ve her sabah çamaşır suyu içmişim gibi yanan bir mideye sahip olduğumdan sigara kullanmadığım gibi alkol, kafein, asitli içecekler gibi fazla tüketildiğinde hastaneye düşürebilecek maddelerden de elimden geldiğince uzak durmaya çalışıyorum. Henüz sağlık kurumlarına ve personellerine pek aşina olmayan tuzukurular için bu konuları ti'ye almak kolay.
Açıkçası ben kanser, aids vs hastası olmaktan da çok korkuyorum aynı şekilde felce uğramaktan ya da bir kaza sonucu kolumu bacağımı kaybetmekten..
Amacım 100 yaşına kadar yaşamak falan değil ama yaşadığım sürece de o poliklinik senin bu sağlık ocağı benim dolaşıp durmamak ve en önemlisi de birilerine muhtaç olmamak .
Bizzat kendimin çok ciddi bir rahatsızlığı olmasa da çocukluğum hastanelerde geçti. Doktorların hemşirelerin insanları kese biçe insan etine karşı ne kadar duyarsızlaştıklarına şahit oldum. Paranın, statünün ve görünüşün ne kadar etkili olduğuna şaşırdım. Engelli bebeklerin defolu, kanserli hastaların devlet hazinesine yük olarak görüldüğünü öğrendim. En acımasız yerlerdir hastaneler. Bir de hapishaneler.
Bazı ergenler görüyorum yaşı 30 olsa bile ruhu hala ergen kalanlar, dalga geçiyorlar. Kahkah kihkih sigara içmek öldürüyormuş zaten yaşamak isteyen kim! Güzel kardeşim öldürse iyi. Amiyane halk tabiriyle olacak belki ama "süründürüyor". Sürünmek kelimesi öyle bir çırpıda okunup geçilecek bir anlama sahip değil. Ve sürünen sadece siz olmuyorsunuz aynı zamanda aileniz sevdikleriniz de zarar görüyor. Yakınlarınız, siz modern tıptan cevap alamadığınız zaman sizin için çeşit çeşit alternatif tedavi yöntemi araştırıyor, masaj terapisi mineral terapisi ses terapisi şu terapisi bu terapisi bir sürü masraf ediyor hatta çaresiz kalıp üfürükçülere başvuruyorlar. Hastalık sadece hastada değil çevresinde de kalıcı hasar bırakabiliyor.
Ha "zaten ölümcül bir hastalığa yakalanırsam yaşamak için mücadele etmeye gerek görmem bir şekilde intihar eder kurtulurum" kafasındaysan amenna! Ama sanmıyorum ki bir hastalık durumunda kişi hayatından kolayca vazgeçebilsin. İçgüdüsel olarak hem vücut hem beyin kendini korumaya alıyor ve iyileşmek için savaşıyorsun elinde olmadan.
Tabi ki bu demek değildir ki her sigara kullanıcısı akciğer kanseri olacak, gırtlak kanserinden nefessiz kalacak, kalp damarları tıkanacak, ülserden geberip gidecek. Ama bulunduğunuz eylemin risklerinin farkında olun, ölümden korkmayan cool genç ayaklarında tecrübesizce ahkam kesmeyin.
Bir de sigara içmeyenlerden nefret eden tipler var ki sormayın. Onlara göre sigara kullanmayanlar hayatın sillesini yememiş, düz, yüzeysel prototipler.
İnsanlar bir konuyu enine boyuna düşünmeden hemen nasıl da kolaya kaçıyorlar. Şaşılacak şey doğrusu.
Son olarak yasakların gelişmemiş toplumlar için var olduğunu düşünüyorum. İnsanlar sigarasını bir başkasının yüzüne üfleyerek içecek kadar aymaz ve görgüsüz olmasalar mesela, kimse kimsenin sigarasını nerede ve ne şekilde içtiğine karışamaz. Ama türk milleti işte otobüs duraklarında ve kuyruklarında bile yanındaki kişinin alerjisi varmış yokmuş hiç düşünmeden, birazdan otobüs gelecek kaygısıyla sigarayı hunharca sömürdüğünden onun dumanı kimi rahatsız ediyor umurunda değil.
Ekşisözlükteki yorumları okuyorum da sigaranın kapalı alanlarda kullanım yasağını faşizm olarak nitelendirip
kendilerine saygı bekleyenler olmuş.
Ben de durakta oturan kadının ağır parfümünün kokusundan rahatsız oluyorum o zaman ne yapacağız diye soranlar olmuş.
Sanki fabrikalar arabalar doğayı kirletmiyor da insanlar hala dumansız hava sahası diyorlar şeklinde sabuklayanlar olmuş.
Hmpfs.
Gam
Doğduğumdan beri değil ama kendimi bildim bileli normal mutlu bir yaşantım olmadı. Son zamanlarda şimdiye kadarki hayatımın en rahat en güzel günlerini yaşıyordum ki üstüne yine gölge düştü. Her mutluluğun bir sonu olduğundan huzurumun ne vakit bozulacağını merak ediyordum zaten. Başıma gelenleri yazamam çünkü bunları bloga yazı malzemesi etme fikri çok iğrenç geliyor. Hem de burada yayınlanamayacak kadar uzun benim hikayem daha doğrusu bizim hikayemiz.
Ama insan arada saklamaktan yoruluyor bütün bu başından geçen olayları kaldırabildiği için takdir görmek istiyor veya kaldırabilmek için anlayış. Belki ileride bir otobiyografi kitabı çıkarırım ama kendimi tamamiyle ifşa etmeye ne zaman hazır olurum bilmiyorum.
Tüm acılarını tüm elim anılarını anlatabilen insanlara imreniyorum, ara ara garipsiyorum bazen de ayıplıyorum ne yalan söyleyeyim. Acılarından prim yapmaya bakıyorlarmış gibi geliyor.
Bense yakın arkadaşlarıma bile her şeyi açık açık anlatamazdım yakınıyormuşum gibi gözükmemek için. Paylaştıklarım hep sınırlıydı ki bazılarını da paylaşmak zorundaydım, sorduklarında yalan söylememek için bilhassa da utanmadığımı göstermek için.
Bazen de bahsetmezsem saygısızlık yapmış olacağım, görmezden geldiğimi sanacaklar diye anlattım. Böyle karmaşık bir durumdu bizimki. Veya ben her zamanki gibi işleri zorlaştırdım iyice.
Şimdiyse tüm sıkıntılarımı sansürsüz şekilde birine anlatabiliyorum. Birine derken kastettiğim alelade birine değil sadece bir kişiye.
Geçen gün de başka bir arkadaşıma sözettim çok şaşırdı. Yalnızca sözetmiştim oysa ki, detaylı anlatsam ne diyecekti kim bilir. Bu iki dışında yeni acımı kimseyle paylaşmayacağım.
Bağırmak istiyorum "hepiniz çok küçük çok yüzeysel insanlarsınız basit dertlerinizi ölüm kalım meselesi haline getiriyorsunuz hiçbir şeyi hak etmiyorsunuz oksijen israfısınız!".
Bininci sevgilisinden ayrılmış ağlıyor, arkadaşları arkasından konuşmuş ağlıyor, akrabaları ona küsmüş ağlıyor, arabasına benzin alamamış ağlıyor, dersinden kalmış ağlıyor, aldatılmışmış ağlıyor. Ağlamayın hepiniz geberin.
Hatta ben fakirliği de küçümsüyorum, çaresi var zira. Cana geleceğine mala gelsin. Ebeveynlerinin ayrılması da öyle abartıldığı gibi çok büyük bir travma değil çocuk için.
Öyle sorunlar var ki kimse teselli edemiyor. "Başınız sağolsun o şimdi cennette", "beterin beteri vardır", "allah acil şifalar versin". Verilen teselliler de para etmiyor kısacası.
En büyük keder kronik ve ağır hastalıklardır mesela kanserdir. Ama kanser bile bütün umutları silip süpürmez, kanserde bile gerileme ve iyileşme ihtimalleri vardır.
En büyük kederden daha büyük keder de vücuttaki sakatlık beyinsel işlevlerdeki eksiklik yani engeldir. Çünkü iyileşme şansı olmadığı gibi kötüleşme olasılığı vardır.
En büyük kederden daha büyük ve çaresiz keder ise ölümdür.
Ölmeyi hak etmeyen insanları kaybettiğimizde yaşamayı hak etmeyen insanlardan daha bir nefret eder oldum.
Ama insan arada saklamaktan yoruluyor bütün bu başından geçen olayları kaldırabildiği için takdir görmek istiyor veya kaldırabilmek için anlayış. Belki ileride bir otobiyografi kitabı çıkarırım ama kendimi tamamiyle ifşa etmeye ne zaman hazır olurum bilmiyorum.
Tüm acılarını tüm elim anılarını anlatabilen insanlara imreniyorum, ara ara garipsiyorum bazen de ayıplıyorum ne yalan söyleyeyim. Acılarından prim yapmaya bakıyorlarmış gibi geliyor.
Bense yakın arkadaşlarıma bile her şeyi açık açık anlatamazdım yakınıyormuşum gibi gözükmemek için. Paylaştıklarım hep sınırlıydı ki bazılarını da paylaşmak zorundaydım, sorduklarında yalan söylememek için bilhassa da utanmadığımı göstermek için.
Bazen de bahsetmezsem saygısızlık yapmış olacağım, görmezden geldiğimi sanacaklar diye anlattım. Böyle karmaşık bir durumdu bizimki. Veya ben her zamanki gibi işleri zorlaştırdım iyice.
Şimdiyse tüm sıkıntılarımı sansürsüz şekilde birine anlatabiliyorum. Birine derken kastettiğim alelade birine değil sadece bir kişiye.
Geçen gün de başka bir arkadaşıma sözettim çok şaşırdı. Yalnızca sözetmiştim oysa ki, detaylı anlatsam ne diyecekti kim bilir. Bu iki dışında yeni acımı kimseyle paylaşmayacağım.
Bağırmak istiyorum "hepiniz çok küçük çok yüzeysel insanlarsınız basit dertlerinizi ölüm kalım meselesi haline getiriyorsunuz hiçbir şeyi hak etmiyorsunuz oksijen israfısınız!".
Bininci sevgilisinden ayrılmış ağlıyor, arkadaşları arkasından konuşmuş ağlıyor, akrabaları ona küsmüş ağlıyor, arabasına benzin alamamış ağlıyor, dersinden kalmış ağlıyor, aldatılmışmış ağlıyor. Ağlamayın hepiniz geberin.
Hatta ben fakirliği de küçümsüyorum, çaresi var zira. Cana geleceğine mala gelsin. Ebeveynlerinin ayrılması da öyle abartıldığı gibi çok büyük bir travma değil çocuk için.
Öyle sorunlar var ki kimse teselli edemiyor. "Başınız sağolsun o şimdi cennette", "beterin beteri vardır", "allah acil şifalar versin". Verilen teselliler de para etmiyor kısacası.
En büyük keder kronik ve ağır hastalıklardır mesela kanserdir. Ama kanser bile bütün umutları silip süpürmez, kanserde bile gerileme ve iyileşme ihtimalleri vardır.
En büyük kederden daha büyük keder de vücuttaki sakatlık beyinsel işlevlerdeki eksiklik yani engeldir. Çünkü iyileşme şansı olmadığı gibi kötüleşme olasılığı vardır.
En büyük kederden daha büyük ve çaresiz keder ise ölümdür.
Ölmeyi hak etmeyen insanları kaybettiğimizde yaşamayı hak etmeyen insanlardan daha bir nefret eder oldum.
Garip Bir Fobi -Işık Korkusu-
İnsanların karanlıktan korkma durumları literatürde akluofobi olarak geçer. Özellikte çocukluk çağında normal olmakla birlikte her yaşta rastlanabilir bir fobi türüdür. Tuhaf olansa bunun tam zıttı olan fotofobi yani ışıktan ürkme halidir. Yakın zamanda fark ettim ki ben de bir fotofobik haline gelmişim. Fazla aydınlatılmış alanlardan aşırı rahatsız oluyor ve oradan kaçma isteği duyuyorum. Çoğunlukla kozmetik ürünleri satan mağazalar kuyumcular parlak beyaz ışık kullanıyorlar ve ben bu tür dükkanların vitrinlerine bakarken bile huzursuz oluyorum.
Ama sadece yapay floresan değil güneş ışığı da tedirgin ediyor. Öğlen acil olmadıkça dışarı çıkmıyorum sürekli sığınacak bir gölge bir loşluk arıyorum. Tabi kimse güneşin altında kalmaktan hoşlanmaz ama mesela ben bir grupla yürürken içgüdüsel olarak gölgeye doğru yürüyorum yani koşuyorum neredeyse.
Bilgisayarın parlaklığı için high performance modeu bile benim için katlanılmaz. Başımı ağrıtıyor zira.
Bu yaz annemlerin ısrarıyla ben de onlarla beraber yazlığa gittim ama orada güneşlik perdeler ne kalın ne de koyu yani evin içi aydınlık. Ben nasıl mutsuzum anlatamam odadan odaya kaçıyorum her yer aydınlık! Bu sebeple uyuyamıyorum da. Sabah 5te kalkıyorum bir daha yatacak loş bir yer bulamıyorum. Sürekli ağlıyorum sinirleniyorum ve babam dayanamayıp beni eve bırakıp geri dönüyor. Eve döndüğüm an vurup kafayı yatıyorum güzel bir uyku çekiyorum.
Hakeza İstanbula gittiğimizde de odaya özellikle sabahları güneş vuruyordu bittabi bana uykular yine haram olmuştu. Bu arada kaldığımız ev denize yakındı ve martılar korkunç çığlıklar atıyordu. Burakın sıcak diye pencereyi sürekli açık tutması sayesinde içeri haince süzülen güneş ışıkları ve vahşi martı çığlıkları yüzünden uykuda sıçraya sıçraya bir hal olmuştum.
Evimizin dört bir yani binalarla kaplı dolayısıyla pek güneş görmüyor. Yuvam benim! Bundan önceki evimiz de çok aydınlık olmazdı. Belki alıştığım için bu tepki. Belki de çocukluğumdan beri saklamam gereken çok şey olduğundan belki de sürekli ama sürekli gerçek duygularımı belli etmemeye çalışmaktan. Belki güneş alerjimden belki yanmayı sevmediğimden.
Yalnız şöyle bir şey oldu geçen gün evin kapıları değişti önceden camlı olan banyo kapısını camsız bir kapı modeliyle değiştirdiler. Eskiden ben banyo yaparken koridorun lambasını yakar kapının camından giren ışıkla yıkanırdım. Birkaç gün duşa giremedim banyo çok aydınlık diye. Bir kere girişimde bulundum ışıklar açıkken dişimi fırçalamaya çalıştım ama olmadı kaçıp odama sığındım sonra ampulü daha küçüğüyle değiştirdim yine başaramadım. Bir ara evdeki herkes dışarı çıkınca ben de koridoru aydınlatıp banyo kapısını açık bırakarak yıkandım. Tövbe yarappim.
Sembolistler de aynı şekilde güneşten floresandan ampulden hiç hazzetmezler. Akşam loşluğuna taparlar. Ahmet Haşim de kendini çok çirkin bulduğu için severmiş karanlığı. Ama benim durumum daha farklı ben ışıkta kimseyi görmek istemiyorum ışığın kendisini görmek istemiyorum! Zaten her şey daha çirkin ışıkta orası ayrı.
Öyle işte bana yapılacak en kötü işkence her yanında parlak lambalar bulunan bir odaya hapsetmek falan olmalı. Baş ağrısı ve uykusuzluktan döne döne can veririm. Neyse buradan niye tüyo veriyorsam.
Ama sadece yapay floresan değil güneş ışığı da tedirgin ediyor. Öğlen acil olmadıkça dışarı çıkmıyorum sürekli sığınacak bir gölge bir loşluk arıyorum. Tabi kimse güneşin altında kalmaktan hoşlanmaz ama mesela ben bir grupla yürürken içgüdüsel olarak gölgeye doğru yürüyorum yani koşuyorum neredeyse.
Bilgisayarın parlaklığı için high performance modeu bile benim için katlanılmaz. Başımı ağrıtıyor zira.
Bu yaz annemlerin ısrarıyla ben de onlarla beraber yazlığa gittim ama orada güneşlik perdeler ne kalın ne de koyu yani evin içi aydınlık. Ben nasıl mutsuzum anlatamam odadan odaya kaçıyorum her yer aydınlık! Bu sebeple uyuyamıyorum da. Sabah 5te kalkıyorum bir daha yatacak loş bir yer bulamıyorum. Sürekli ağlıyorum sinirleniyorum ve babam dayanamayıp beni eve bırakıp geri dönüyor. Eve döndüğüm an vurup kafayı yatıyorum güzel bir uyku çekiyorum.
Hakeza İstanbula gittiğimizde de odaya özellikle sabahları güneş vuruyordu bittabi bana uykular yine haram olmuştu. Bu arada kaldığımız ev denize yakındı ve martılar korkunç çığlıklar atıyordu. Burakın sıcak diye pencereyi sürekli açık tutması sayesinde içeri haince süzülen güneş ışıkları ve vahşi martı çığlıkları yüzünden uykuda sıçraya sıçraya bir hal olmuştum.
Evimizin dört bir yani binalarla kaplı dolayısıyla pek güneş görmüyor. Yuvam benim! Bundan önceki evimiz de çok aydınlık olmazdı. Belki alıştığım için bu tepki. Belki de çocukluğumdan beri saklamam gereken çok şey olduğundan belki de sürekli ama sürekli gerçek duygularımı belli etmemeye çalışmaktan. Belki güneş alerjimden belki yanmayı sevmediğimden.
Yalnız şöyle bir şey oldu geçen gün evin kapıları değişti önceden camlı olan banyo kapısını camsız bir kapı modeliyle değiştirdiler. Eskiden ben banyo yaparken koridorun lambasını yakar kapının camından giren ışıkla yıkanırdım. Birkaç gün duşa giremedim banyo çok aydınlık diye. Bir kere girişimde bulundum ışıklar açıkken dişimi fırçalamaya çalıştım ama olmadı kaçıp odama sığındım sonra ampulü daha küçüğüyle değiştirdim yine başaramadım. Bir ara evdeki herkes dışarı çıkınca ben de koridoru aydınlatıp banyo kapısını açık bırakarak yıkandım. Tövbe yarappim.
Sembolistler de aynı şekilde güneşten floresandan ampulden hiç hazzetmezler. Akşam loşluğuna taparlar. Ahmet Haşim de kendini çok çirkin bulduğu için severmiş karanlığı. Ama benim durumum daha farklı ben ışıkta kimseyi görmek istemiyorum ışığın kendisini görmek istemiyorum! Zaten her şey daha çirkin ışıkta orası ayrı.
Öyle işte bana yapılacak en kötü işkence her yanında parlak lambalar bulunan bir odaya hapsetmek falan olmalı. Baş ağrısı ve uykusuzluktan döne döne can veririm. Neyse buradan niye tüyo veriyorsam.
Toplumuna Ve Dinine Göre İnsan Seçmek
Saat sabahın sekiz buçuğu, ben hala uyanığım. Sıkıntıdan
ekşi sözlük okuyorum her zamanki gibi yine sinirleniyorum. Kızdığım şey
düşündüklerimin zıttının savunulmasından ziyade ahkam kesilmesi. Ermeni
soykırımı başlığını okuyorum ki genelde böyle herkesin bol keseden attığı evrim
teorisi ateizm atatürk vb başlıklara girmem. Sadece entrylerini beğendiğim bazı
yazarlar bu konuda ne fikir beyan etmiş diye merak edip tıklarım.
Öncelikle fanatizmin her türlüsü bana saçma geliyor; din
mezhep ırk takım.. Ve bir de insanları etnik kökenlerine yani genetik
kalıtımlarına göre değil dahil oldukları güruha yani toplumsal kalıtımlarına
göre değerlendiririm. İnsanları asla yargılamam tamamen önyargısız bir meleğim!
falan diyeceğimi sandıysanız yanıldınız.
Maslow'un Hierarchy of Needs Theorysini kabul ederek gelelim toplumsal
kalıtımın ne olduğuna. Birkaç gündür bu konuyla ilgili bir sonuca varamamaktan
dolayı sıkıntı içindeydim. Kabaca fakirlik eşittir gelişmemişlik, tamam ama
başka hangi etkenler gelişime olumsuz etkide bulunuyor?
Ekonomik şartlar önemsenmeden toplumun uygarlaşması sadece
bireylerinin zeka seviyesine mi bağlıdır? Hayır! Ülkelerin gelişmişliği teker
teker vatandaşlarının iq miktarına göre değil bütünlük halinde halk olarak
geçirdikleri sosyolojik evrelere bağlıdır. Yani en basitinden şöyle
örneklendireyim; farklı insan gruplarına aynı miktar bütçe ayrıldığında bu
ödenekle birbirleriyle alakasız eylemlerde bulunurlar. Kimisi verilen parayla
gösteriş yapmaya çalışır cep telefonu kılıfı bile markalıdır, kimisi kendini
eğlenceye adar gazinolara dadanır, kimisi bir karavan alır dünyayı dolaşır,
kimisi okul hastane vs hayır işleriyle uğraşır, kimisi karısının üstüne bir
kuma daha getirir, kimisi eğitimi için yurtdışına çıkar o kurs senin bu seminer
benim koşar durur.
Bu değişik tutumlar zekayla direkt ilgili değildir daha çok
doyumla alakalıdır. Harvardda okuyup homelesslığı bir yaşam biçimi kabul etmiş
öğrencilerin varlığı buna en güzel kanıttır. Ve toplum kuralları ne kadar
katıysa kişisel doyum-hayattan alınan haz o kadar azdır. Kişiler yeterli doyuma
ulaşamadıklarında daha agresif ve saldırgan olurlar.
Peki toplumu bu kadar baskıcı ve dayatmacı yapan nedir? -
DİN ve İKTİDAR HIRSIdır.
Şimdi bazıları karşı çıkacak, dini kendi çıkarları için
kullananlarda suç! şeklinde itiraz edeceklerdir. Ben de sorarım insan neyi
kendi çıkarı için kullanmadı da din gibi bir olgudan faydalanmasın? Tanrı o
kadar aciz miydi ki gönderdiği dinlerin böyle yorumlanacağını hesaplayamadı.
İktidar hırsına gelecek olursak o bambaşka bir inceleme
konusudur din dil ırk ayrımı yapmadan kişiyi canavarlaştırır.
Kimileri der ki kafatasçılık Darwinin Avrupalıları üstün ırk
kabul etmesiyle başlamıştır. Bu ve buna benzer Afrikalıların neredeyse insan
kategorisine sokulmaması, Darwinin nazilere ilham kaynağı olması gibi
provokatif bilgiler Harun Yahyanın sitelerinde bulunmaktadır. Şimdiki aklım
olsa kaale almazdım fakat ilk öğrendiğimde(16) şaşırmış böyle bir yorumu kim
çıkarmış diye kızmıştım. Sonra düşündüm her alanda ileri olan yer Avrupa
kıtasıydı bilim mi dersin sanat mı dersin özgürlük mü dersin modernlik mi dersin
hepsinden bolca mevcut. Adalet için bile iç hukuk yollarımız yetersiz kalıyor
ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvuruyoruz.
İngilizler Fransızlar Birinci Dünya Savaşında olduğu gibi
kendileri savaşmadan toprak kazanıyorlar, sömürge ediniyorlar, ülkeleri maşa
olarak kullanıyorlar tıpkı Avustralyadan Yeni Zelandadan Osmanlı cephelerine
asker getirmeleri, Yunanlıları Türklere karşı kışkırtmaları gibi.. Bir laf
vardı "Türkler savaşta kazandıklarını masada kaybeder". "Su akar
Türk bakar".
Biz Kafkas ırkı (doğu avrupa batı asya) evrimin gerisinde
miydik saf mıydık salak mıydık? Çünkü bir bakınca Türkiye Yunanistan
Bulgaristan Ermenistan hep aynı aslında. Ne diye birbirimizi yiyorduk? Ayrıca
Afrika sömürge yapıldı insanları köle edildi çeşit çeşit işkencelere maruz
kaldılar ve kendilerini koruyamadılar demek ki yeterince zeki değiller!
Şimdiyse bir dönem Avruplıların tıptan bihaber oluşunu
tedavi amaçlı insan kanı içilmesini, cadı ve vampir avladıklarını, kilisenin
despotluğunun ne kadar can yaktığını göz önünde bulundurabiliyorum.
Oryantalist değilim ama küçümsediğimiz Araplar Farisiler
zamanında imrenilecek kütüphaneler kurmuşlar zamanın gözde şehirlerini inşa
etmişler. Endülüs Emevilerinde hayran olunacak hanlar hamamlar varken Avrupanın
saraylarında dahi temizlik kültürü hadi kültürü geçtim banyo diye ayrı bir yer
yokmuş. Bunu da yazarı İngiliz olan, İspanyol Prenses Katalinanın(Katherine)
İngiltereye küçük yaşta gelin gitmesini ardından da yıllar sonra kraliçe
olmasını anlatan bir kitapta okumuştum. Yine Fransız İhtilalini konu alan başka
bir kitapta da Europanın çirkin yüzü görülüyordu açık açık.
Sonra mesela Kızılderililer gerizekalı oldukları için değil yaşam biçimlerinden ötürü katledilmişler asimilasyona uğramışlardı. Bütün ezilen ırklara sempati duyuyorum İskoçlar, İrlandalılar, Boşnaklar..
Siyahiler de aynı şekilde şu an dünyanın neresinde olursa
olsun bulundukları ortama uyum sağlamışlar beyazlarla aynı eğitimden geçmişler
birçok düşünür bilim adamı sanatçı yetiştirmişler. Eğer söylenegelen uydurmacalar
gibi insan-maymun arası bir yaratık olsalar zihinsel işlem gerektiren
süreçlerde başarısız olmaları gerekirdi.
Türkiyede neden "proleteryanın sağcı elitlerin
solcu" olduğu tartışılagelen bir konudur. İşte bu da Türk vatandaşlarının
milli hafızası toplumsal kalıtımının bir sonucudur. Gerçi zenginler de şu an
konjonktür gereği islami açılımlara yönelmişler, yeşil sermaye ivme kazanmış ve
doğal olarak sağa kaymışlardır.
-Paşa ve bey-den başka soyluluk ünvanı bulunmayan Türkiye
geçmişinde sınıf farklılıkları mesela bir -şövalye lord kont markiz earl baron
dük- gibi asalet ünvanlarına ve hala halihazırda bir kraliyet ailesine sahip
İngiltere geçmişindeki kadar belirgin değildir ve tabakalar arası dikey geçiş
nispeten kolaydır. Ülkemizde işçi tabakasından bir ailenin çocuğu bile mevcut
eğitim sistemiyle, okulunda devamlılık göstermişse statüsel anlamda istediği
makama sahip olabilir çünkü üniversiteye (Osmanlıda daha yeni 1800'lerde
kurulan üniversitenin temelleri Batı Avrupada 11./12. Doğu Avrupada 13./14.
yüzyıla dayanıyor.) giriş sınavlarında
adayların kültür birikimleri, bakış açıları, hobileri, kaç dil bildikleri,
hangi kurslara katıldıkları sorgulanmaz ezberlenen formüller ile biraz mantık
çokça pratik istenen üniversite için yeterlidir.
Yine İngilterede işçiler arasında bile katmanlar mevcuttur
yüksek gelirli işçi aristokrasisi diye birşey vardır. Sürekli İngiltereden
bahsetmemin sebebi sanayileşme ve sömürgeleşmenin en hızlı bu birleşmiş
krallıkta yaşanmış olması. Amerikayı da örnek gösterebiliriz 1 mayıs işçi
bayramının, 8 mart dünya kadınlar gününün nasıl ilan edildiğini veya Rusyanın
ekim şubat devrimlerini.. Rusyada devrim olurken Türkiyede darbe oluyor buda işin özeti
heralde.
Buna bağlı olarak AKP'ye oy verenleri direkt olarak geri
kalmış kitle ilan etmek de bence doğru bir davranış değildir. Osmanlıda saray
sanat bilim dili bile halkın dilinden farklıdır tanzimat döneminden itibaren
açıkça görüldüğü gibi halk azınlıklar hariç olmak üzere kendi sosyal özgürlüğü
için herhangi bir mücadele vermemiştir iş her zaman aydın kesimin başına
düşmüştür. Sonrasındaysa aydınların entelektüelliğinin elitliğe evrimleşmesi
sonucunda halkla arası iyice açılmıştır..
Belki de bunun sebebi
Avupayı Amerikayı Rusyayı geriden seyrettiğimizden dolayı orada belirli
mücadeleler direnişler sonucu kazanılan hakları edinilen tecrübeleri fikir
akımlarını bizim hazırdan alıp özümseyemeden tüketivermemizdir. Bu tıpkı miras
yiyen sefahat içinde yaşayan bir evladın paraya bakış açısıyla, o serveti elde
edene kadar çalışıp didinmiş tasarruf yapmış babanın paraya bakış açısındaki
farka benzer.
Lakin ve lakin tüm bu yazdıklarıma rağmen düşünüyorum da;
insanların günümüzün globalleşen dünyasında çoğunluğun bakış açısından kurtulup
kendi perspektifini yaratması bu kadar zor mu? Elinin altında her an
ulaşabileceği internet gibi bir olanak şehrinde onlarca kütüphane sahaf
yüzlerce kitapçı dükkanı varken? Her evde bir tane tv bir tane cep telefonu
mevcutken? Acaba özgür düşünce sadece ayrıcalıklı gene sahip olanların kullanabileceği bir
özellik mi? Bu çağda bir insan hala Kuran okumadan Müslüman olabilir mi dini
saydığı felsefeye bu kadar bağlanıp tüm yaşamını onun ekseninde döndürebilir
mi?
Yukarıda seçmenlerin muhafazakar partileri tercih
etmelerinin direkt zekayla bağıntısı olmadığını söylemiştim peki dolaylı yoldan
var mı? Ramazan ayında içki içilmesini şort giyilmesini tvde magazin
programları yayınlanmasını kutsalına hakaret kabul eden biri bu hale
imkansızlıklar yüzünden mi geldi yoksa gerçekten algıda problem mi yaşıyor?
Diyeceğim o ki insanları üyesi oldukları topluluğa ve
dinlerine göre de değerlendirmek pek de bir önyargı olmayacaktır. Tıpkı
Platonun fikirlerini beğenenleri komik bulmam gibi tıpkı varoluşçuları
gerçeklikten uzak ve yüzeysel bulmam gibi. Bedava gezi imkanı sağlasalar
Arabistan Yarımadasından herhangi bir ülkeye gitmek istemeyeceğim gibi. Türk toplumunu
da sevmiyorum ırkçı da değilim oh rahatladım işte!
Deeper Note; Buldum temayı! Uygarlıkları geliştiren insanların zekaları değil karakterleri ve uymak zorunda oldukları dinsel ritüeller toplumsal kurallardır. Karakter dediğimiz şey de içinde bulunulan toplumun etkisiyle oluşur.
Deepest Note; Karakterle; mizacı ve kişiliği karıştırmayınız.
Tekzip
Of çok salak hissettim ya. Bir önceki postumda Ayşe Kulin için kitapları beni vurmuştur falan yazmışım aslında o Buket Uzuner olacaktı. Zaten ortaokul dönemimi kapsayan bir beğeniden bahsediyoruz.
Yazının önceki paragrafında Ayşe Kulinden bahsettiğim için farkında olmadan aynı kişinin ismini tekrarlamışım. Oysa kadını günahım kadar sevmem! Hatta hoşlanmama nedenlerimi yazacaktım ki değmez dedim. Of ya insanlar beni Ayşe Kulin hayranı sandı meh.
Kitap Okumanın Zararları
Ben artık okumanın yararlı bir faaliyet olduğunu düşünmüyorum hele de benim gibi kitabı yaşayan roman karakterleriyle fazla özdeşenleşen insanlar için. Kitabı yaşamaktan kastım hiçbir fiziki veya ruhsal betimlemeyi gözünüzde canlandırmadan okuyup geçememek. Hele ki Dostoyevski, Çehov, Peyami Safa gibi karmaşık tahlilleri olan yazarlar var ki canıma okuyor.
"Kutuzov içine kapanık olmakla beraber insan canlısıydı kendini toplumdan sakınır bir müddet sonra insanlarla çok şey paylaştığını düşünür ve onları terkederdi, aslında terkeden de o değildi fakat Kutuzova dengesiz mizacından ötürü fazla güvenilmeyeceği apaçık ortadaydı, ilişiğini kestiği insanları bir daha asla hatrına getirmezdi."
Şimdi benim bu adamı hissetmem gerekiyor hmm insanları sevmiyorum yok seviyorum aslında ama kaçıyorum peki niçin kaçıyorum? Hassas ve zayıf bir bünyem var o zaman. Ama aynı zamanda sert olmalıyım insanları bir çırpıda siliveren... Peki bana niye güvenilmiyor? İnsan canlısıydı ve terkeden o değildi aslında vurgularına dikkat! Demek ki onu böyle olmaya iten sebepler var.
Bu arada Kutuzov, Savaş ve Barıştan ismi aklımda kalan tek tipleme.
Bilirsiniz yazarlar standart insanlardan daha farklılar daha another brick on the wall'lar ve beni böyle böyle anormalleştirdiler.
Çocukken sadeleştirilmiş ve kısaltılmış türk-dünya klasikleriyle (tabiki Grimm kardeşlerin masalları da dahil fakat onları hepimiz biliriz) büyüdüm desem yeridir.
Büyüyünce de orjinal hallerini (yani orjinale en yakın hallerini) elden geçirdim tabi. Ömer Seyfettinin hikayelerinin hemen hemen hepsini bilirim içlerinde çok psikopatça olanlar vardır. Hatta şu an düşündüm de "kim okumama izin vermiş bunları?!". Sefiller, Çocuk Kalbi, Pollyanna, Pinokyo Küçük Kadınlar .. Ben bu romanların hepsine hüzünlendim hepsinde annesi babası ölmüş çocuklar fakir çocuklar işkence gören çocuklar arkadaşları tarafından dışlanan çocuklar.. hepsini yaşadım. En son bitirdiğim kitap Tutunamayanlardı ve Selim Işık'ın tutunamayışını aynı iç sıkıntısıyla izledim ilkokul yılları anlatılırken çocukluğuma döndüm ortaokul yıllarında ilk ergenlik dönemimi tekrar yaşadım. Rüyamda bile gördüm. Kitabı okuduğum müddetçe olur olmaz şeylere ağladım filan..
Dayım 9 yaşındayken şiir kitabı almıştı bana, adının Çocuklara Şiirler nevinden birşey olması gerek. Çocuğun birinin hasta kardeşine yazdığı şiir vardı ne kadar da ağlamıştım tıpkı bana benziyordu kardeşi hep hastanedeydi hep serumla besleniyordu.
Sonra küçük bebek cenin şiiri vardı. Erken doğumdan ölen iki kardeşim var biri ben çok küçükken olmuş hatırlamıyorum diğerindeyse kaç gün yas tutmuştum, babam sarışın olduğunu söylemişti. Yine çocuk kitabı yazarı sanılan Gülten Dayıoğlu, Kemalettin Tuğcu, Muzaffer İzgü falan bunlar bende hep yaradır. Gülten Dayıoğlu'nun Yeşil Kiraz isimli zavallı bir kapıcı kızının hayat hikayesini anlatan romanı vardı elime geçtiğinde yani zehirlendiğimde daha 10 yaşındaydım. Kızın hikayesi öyle acıklıydı ki aylarca aklımdan çıkaramamıştım.
Hiç unutmam Şeker Portakalını okuduğum sırada elektrikler kesilmişti mum ışığında okuyarak ağlamıştım ah ne romantik.
Harry Potterla bile aramda duygusal bir bağ vardı öyle ya o da öksüz yetim bir çocuktu ve tatilleri eve döneceği için sevinmezdi tıpkı benim gibi.
Elime geçen herşeyi okuduğum dönemler oldu efendime söyleyeyim peygamberler tarihi mi dersin kişisel gelişim kitapları mı dersin... Ayşe Kulinden, Stephan Kinge uzanan bir yelpazede oradan oraya savruldum. İzlemediğim ya da izlemeyeceğim filmlerin eleştirilerini takip ettim gazeteden. Bu arada Buket Uzuneri de sevmiştim Kumral Ada Mavi Tuna falan.
Ortaokulda da John Steinbeck ve Hüseyin Rahmi sayesinde de hayattan soğuyarak natüralizmle tanıştım. Bol bol Rus ve İngiliz edebiyatı sömürdüm.
Lisede edebiyat derslerime faydası olsun diye ilk roman ilk realist roman ilk psikolojik roman vs böyle bir ilk antolojisi okudum sayılır. Tanzimat dönemi Serveti Fünun dönemi Milli dönem Cumhuriyet dönemi eserlerini kendimce inceledim.
İstemsiz şekilde okuduklarımın şeceresini çıkarıyorum. Şecere çıkarmak da denmez aslında mihenk taşları işte en çok iz bırakanlar. Neyse sadede geliyorum;
-BUNLARIN HİÇBİRİ BENİ MUTLU ETMEDİ. HER KİTAPTAN SONRA DAHA MELANKOLİK DAHA NEVROTİK OLDUM.
Belki de diyeceksiniz ki sen aşırı duygusal ve pesimistsin bunda kitapların suçu ne?
O kitaplar yüzünden garip garip hayatlar yaşadım farklı farklı acılar çektim kendi yaşantım yetmiyormuş gibi başkalarınınkini de üstüme yüklendim hayatın her koşulda ne kadar acımasız olduğunu tecrübe ettim.
Ha şimdi de sen sadece romanlardan bahsediyorsun bilgi içerikli yayınlar da var diye itiraz edeceksiniz.
İgnorance is bliss. Öğrendiğim şeylerle de mutlu olamam mesela öldükten sonra yokolacağımı bilmek bana mutluluk bahşetmiyor doğruya doğru. Pozitivizm materyalizm (benim benimsediğim mekanik olanıdır) ise yaşama sevincimi köreltiyor. İnsanlar ormanlık bir alanda huzur buluyor bense ağaca bakıp fotosentezini tropizmasını üstünde yaşayan bakterileri düşünüyorum. Taşa bakıp iç püskürük mü dış püskürük mü kimyasal tortul mu başkalaşım geçirmiş mi diye merak ediyorum. Tarihi araştırınca katliamlar soykırımlar dehşet vahşet ölümcül deneyler ot bok. Hakeza psikoloji sosyoloji felsefe de öyle. Hiçbir şey kazanmıyorum.
Hayatın özü zevktir. Bitkinin ışığa yönelmesi gibi insan da hazza yönelir. Hazla huzurun dengeli varlığı mutluluktur. Kitap okumayın atın onları hepsini yakın! Sadece puccanın kitabına izin var!
"Kutuzov içine kapanık olmakla beraber insan canlısıydı kendini toplumdan sakınır bir müddet sonra insanlarla çok şey paylaştığını düşünür ve onları terkederdi, aslında terkeden de o değildi fakat Kutuzova dengesiz mizacından ötürü fazla güvenilmeyeceği apaçık ortadaydı, ilişiğini kestiği insanları bir daha asla hatrına getirmezdi."
Şimdi benim bu adamı hissetmem gerekiyor hmm insanları sevmiyorum yok seviyorum aslında ama kaçıyorum peki niçin kaçıyorum? Hassas ve zayıf bir bünyem var o zaman. Ama aynı zamanda sert olmalıyım insanları bir çırpıda siliveren... Peki bana niye güvenilmiyor? İnsan canlısıydı ve terkeden o değildi aslında vurgularına dikkat! Demek ki onu böyle olmaya iten sebepler var.
Bu arada Kutuzov, Savaş ve Barıştan ismi aklımda kalan tek tipleme.
Bilirsiniz yazarlar standart insanlardan daha farklılar daha another brick on the wall'lar ve beni böyle böyle anormalleştirdiler.
Çocukken sadeleştirilmiş ve kısaltılmış türk-dünya klasikleriyle (tabiki Grimm kardeşlerin masalları da dahil fakat onları hepimiz biliriz) büyüdüm desem yeridir.
Büyüyünce de orjinal hallerini (yani orjinale en yakın hallerini) elden geçirdim tabi. Ömer Seyfettinin hikayelerinin hemen hemen hepsini bilirim içlerinde çok psikopatça olanlar vardır. Hatta şu an düşündüm de "kim okumama izin vermiş bunları?!". Sefiller, Çocuk Kalbi, Pollyanna, Pinokyo Küçük Kadınlar .. Ben bu romanların hepsine hüzünlendim hepsinde annesi babası ölmüş çocuklar fakir çocuklar işkence gören çocuklar arkadaşları tarafından dışlanan çocuklar.. hepsini yaşadım. En son bitirdiğim kitap Tutunamayanlardı ve Selim Işık'ın tutunamayışını aynı iç sıkıntısıyla izledim ilkokul yılları anlatılırken çocukluğuma döndüm ortaokul yıllarında ilk ergenlik dönemimi tekrar yaşadım. Rüyamda bile gördüm. Kitabı okuduğum müddetçe olur olmaz şeylere ağladım filan..
Dayım 9 yaşındayken şiir kitabı almıştı bana, adının Çocuklara Şiirler nevinden birşey olması gerek. Çocuğun birinin hasta kardeşine yazdığı şiir vardı ne kadar da ağlamıştım tıpkı bana benziyordu kardeşi hep hastanedeydi hep serumla besleniyordu.
Sonra küçük bebek cenin şiiri vardı. Erken doğumdan ölen iki kardeşim var biri ben çok küçükken olmuş hatırlamıyorum diğerindeyse kaç gün yas tutmuştum, babam sarışın olduğunu söylemişti. Yine çocuk kitabı yazarı sanılan Gülten Dayıoğlu, Kemalettin Tuğcu, Muzaffer İzgü falan bunlar bende hep yaradır. Gülten Dayıoğlu'nun Yeşil Kiraz isimli zavallı bir kapıcı kızının hayat hikayesini anlatan romanı vardı elime geçtiğinde yani zehirlendiğimde daha 10 yaşındaydım. Kızın hikayesi öyle acıklıydı ki aylarca aklımdan çıkaramamıştım.
Hiç unutmam Şeker Portakalını okuduğum sırada elektrikler kesilmişti mum ışığında okuyarak ağlamıştım ah ne romantik.
Harry Potterla bile aramda duygusal bir bağ vardı öyle ya o da öksüz yetim bir çocuktu ve tatilleri eve döneceği için sevinmezdi tıpkı benim gibi.
Elime geçen herşeyi okuduğum dönemler oldu efendime söyleyeyim peygamberler tarihi mi dersin kişisel gelişim kitapları mı dersin... Ayşe Kulinden, Stephan Kinge uzanan bir yelpazede oradan oraya savruldum. İzlemediğim ya da izlemeyeceğim filmlerin eleştirilerini takip ettim gazeteden. Bu arada Buket Uzuneri de sevmiştim Kumral Ada Mavi Tuna falan.
Ortaokulda da John Steinbeck ve Hüseyin Rahmi sayesinde de hayattan soğuyarak natüralizmle tanıştım. Bol bol Rus ve İngiliz edebiyatı sömürdüm.
Lisede edebiyat derslerime faydası olsun diye ilk roman ilk realist roman ilk psikolojik roman vs böyle bir ilk antolojisi okudum sayılır. Tanzimat dönemi Serveti Fünun dönemi Milli dönem Cumhuriyet dönemi eserlerini kendimce inceledim.
İstemsiz şekilde okuduklarımın şeceresini çıkarıyorum. Şecere çıkarmak da denmez aslında mihenk taşları işte en çok iz bırakanlar. Neyse sadede geliyorum;
-BUNLARIN HİÇBİRİ BENİ MUTLU ETMEDİ. HER KİTAPTAN SONRA DAHA MELANKOLİK DAHA NEVROTİK OLDUM.
Belki de diyeceksiniz ki sen aşırı duygusal ve pesimistsin bunda kitapların suçu ne?
O kitaplar yüzünden garip garip hayatlar yaşadım farklı farklı acılar çektim kendi yaşantım yetmiyormuş gibi başkalarınınkini de üstüme yüklendim hayatın her koşulda ne kadar acımasız olduğunu tecrübe ettim.
Ha şimdi de sen sadece romanlardan bahsediyorsun bilgi içerikli yayınlar da var diye itiraz edeceksiniz.
İgnorance is bliss. Öğrendiğim şeylerle de mutlu olamam mesela öldükten sonra yokolacağımı bilmek bana mutluluk bahşetmiyor doğruya doğru. Pozitivizm materyalizm (benim benimsediğim mekanik olanıdır) ise yaşama sevincimi köreltiyor. İnsanlar ormanlık bir alanda huzur buluyor bense ağaca bakıp fotosentezini tropizmasını üstünde yaşayan bakterileri düşünüyorum. Taşa bakıp iç püskürük mü dış püskürük mü kimyasal tortul mu başkalaşım geçirmiş mi diye merak ediyorum. Tarihi araştırınca katliamlar soykırımlar dehşet vahşet ölümcül deneyler ot bok. Hakeza psikoloji sosyoloji felsefe de öyle. Hiçbir şey kazanmıyorum.
Hayatın özü zevktir. Bitkinin ışığa yönelmesi gibi insan da hazza yönelir. Hazla huzurun dengeli varlığı mutluluktur. Kitap okumayın atın onları hepsini yakın! Sadece puccanın kitabına izin var!
Halihazırda Ameliyat Olacaklar Okumamalı
Daha önce de ameliyat olmuştum genel anesteziyle fakat dünkü çok farklıydı çok ağırdı yediğim narkoz aklımı başımdan almış resmen.
Ameliyathanede olduğumu biliyorum en son hatırladığım şey koluma damaryolu açıldığı, uyuşturucu sıvının enjekte edildiği ve beynimin içinde cızırtılar acayip çığlıklar duymam ve gayri ihtiyari "çok ses var çok kötü diye yardım istemem. Aradan bir dakika geçmiş olmalı. Sesler duyuyorum doktorlar konuşuyor gözümü açmaya çalışıyorum olmuyor birden panikliyorum yoksa diyorum Awake filmindeki gibi bilincim hala açık mı? "Ben tamamen uyuşmadım durun beni ameliyat etmeyin!" Ağzımı açmaya çalışıyorum bir şey söylemeli bir ses çıkartmalıyım ama olmuyor. Ellerim ayaklarım hiçbiryerimi kımıldatamıyorum deliye dönüyorum. Felç mi oldum felç mi oldum! Hayatımda böyle çırpındığımı hatırlamıyorum gözümü açsam yetecek ama yapamıyorum! Sonra başımı oynatabiliyorum evet evet sonunda! Tek kıpırdatabildiğim yerim kafam ve onu yeterince hızlı sallarsam beni fark edeceklerine eminim. Kafamı elimden geldiğince hızlı sağa sola çevirmeye çalıştığım için olacak başım dönüyor. Aynı zamanda inanılmaz bir acı var boğazımın içine bişey sokuyorlar ya da çıkarıyorlar anlamıyorum o an boğazımı kesmeye çalıştıklarına yemin edebilirim. Can havliyle "Hayır hayır istemiyorum!" demeye çalışıyorum fakat boğazım konuşurken öyle bir yanıyor ki sadece hırıltılı hırıltılı h harfleri çıkartabiliyorum gibime geliyor, söyleyeceklerimin devamını getirebilmek için azami çaba sarf ediyorum. Bir kadın benimle konuşuyor ama açıkladığı şeyi algılayamıyorum hiç. O anda gözlerim açılıyor oda dönüyor herşeyi çift görüyorum duyduğum kadın sesinin sahibini arıyorum. Feci halde titrediğimi fark ediyorum vücudumu kontrol edemediğim için iyice panikliyorum. Boğazım yüzünden nefes alamıyorum tıkanıyorum. Birileri endişeleniyor sanki. Birisi bana başını kaldır diyor uğraşıyorum ama yapamıyorum sonra biri beni kaldırıyor taşıyor bi yere koyuyor. En son kendimi yoğun bakımda buluyorum. Daha önceki ameliyatımda gözümü ilk kez kendi odamda açmıştım yoğun bakım kısmını uyuyarak geçirmişim.
Neyse meğer uyutulduğumdan beri 2.5 saat geçmiş ameliyat bitmiş.
Yoğun bakım daha da beter gözüme buz torbaları konuluyor ağzıma buhar veren bir hortum sokuluyor koluma da serum bağlanıyor. Yutkunduğumda boğazım zımpara kağıdıyla ovalanıyormuş gibi acıyor. Ağzımdaki hortumdan nefes almamı söylüyorlar ama sürekli sağa sola kayıp düşüyor.
Boğazıma ne olduğunu sormaya çalışıyorum sesim gırtlak kanseri olmuşum gibi çıkıyor neredeyse ağlayacağım. Sonra hemşire derdimi anlıyor ameliyatta her hastanın boğazına takılan oksijen sağlayan tüplerin yarattığı tahrişten bahsediyor 2-3 saat sonra hafifler diyor. Bir umut her gelen doktordan hemşireden boğazım için bir hap bir şurup bir ilaç bir birşey talep ediyorum her seferinde olumsuz yanıt alıyorum. Oysa şu an araştırdım pastil veriliyormuş boğaz için. Duyarlı sağlık görevlileri bana bir pastil verememişler bravo.
Bu tabloda eksik olan tek lanet mide bulantısı ve o da kısa sürede başlıyor. Tahriş olmuş boğazlarımı iyice yıpratarak kanlı safranlı kusuyorum, kustuklarıma bakınca yine dehşete düşürüyorum. Bir yandan kollarım bacaklarım kasılıyor ellerim içine doğru yumuluyor vücudumun tamamında karıncalanma hissi var. Sürekli bu belirtilerin normal olup olmadığını sormaya çalışıyorum savaş ay sesimle. Çünkü ilkinde daha ağır bir ameliyat olmama rağmen bu şikayetlerin hiçbirini yaşamamıştım. Sonra çişim geliyor lavaboya gitmek istiyorum olmaz başın döner diyorlar lazımlık gibi birşey veriyorlar. Şaşırıp kalıyorum yerimden kalkmadan nasıl işeyeceğim ben bu şeye?? Akabinde geri çeviriyorum lazımlığı bir yerleri batırmaktan utanarak. Hizmetli kadın bana pis pis bakıyor.
Kendini başhemşire olduğu için üstün insan sanan yaşlı bir garabet var, herşeyden yakındığımı düşünüyor benim için histerik diyor. Tabi burnum sarılı tıkalı ağzımdan soludukça boğazım kendimi yırtıyor midemden sürekli bir kusmuk bir balgam yukarı çıkıyor ben öksüyorum hık diye tıkanıp kalıyorum tuvalete bile gidemiyorum. Bana bulantı geçirici bir iğne yapılıyor fakat bir faydasını görmüyorum. Tabi tabi histeri krizleri hepsi. Oysaki benim acı eşiğim yüksektir bunu daha önce kaç kere duydum doktorlardan. Bunak kadın.
Zaman geçmek bilmiyor koluma birşey damlıyor bakıyorum serum hortumcuğunu düzeltiyorum bu serum paketi ne zaman biter diye hesaplıyorum ondan sıkılıyorum pencereden bakıyorum binalar binalar.. bunalıyorum karşımda damağında sorun olduğunu tahmin ettiğim Zeynel adında dudakları sürekli kanayan bir bebek ve onu susturmaya çalışan babannesini izliyorum. Babanne torundan önce aynı yatakta 90 yaşında hemşirelere güzellemeler okuyan sevimsiz bir ihtiyar vardı. Herkes bayıldı adamın şiirlerine hayat dolu oluşuna. Sözü geçen yatağın sağında jinekomastiye (kadın tipi meme büyümesi) girecek bir adam vardı adı Şivan ya da Şanzelize gibi birşeydi.
Başka bir vaka kulağı kopmuş uzun esmer bir mahallle delikanlısıydı. Bacağından doku alınarak kulak yapılacakmış rızası alınıyordu. Ve daha nice hastalar.. Kimler geldi geçti ama ben o zamanın durduğu yoğun bakımda ıkınarak sıkılarak saatler geçirdim. Annemin yanımda durmasına bile izin vermediler. Kolumdaki damar yolunu parmağımdaki nabız ölçeri fırlatıp atarak deli gömleğine benzeyen arkadan bağlamalı ameliyat elbisesiyle hastane koridorlarında koşup "bırakın beni yeterrrr" diye bağırıp koşarak kaçmama ramak kalmıştı.
Sağlık her şeyden önce geliyormuş gerçekten..
Boğazım hala acıyor katı birşey yiyemiyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)