Sayfalar

Black Mirror Ölüm Korkusu

Merhabalar, fark ettiniz mi burası terk edilmiş ıssız bir kovboy kasabasına dönüşmüş uğramayalı. Kasabanın eski ahşap pub'ına girdikten sonra deri taburesine tüneyip tuhaf hikayeler anlatmaya başlayalım da azıcık tozu alınsın blogun kimbilir belki özleyeni vardır.
Aylar sonra yazma motivasyonum Black Mirror oldu. Black Mirror izleyenle izlemeyen bir olmaz azizim. Böylesine ürpertici fütüristik distopya görmedim kardeşim.

Beni bilirsiniz dini figürlerin cennet-mükafat cehennem-ceza kavramlarıyla hep kafa bulmuşumdur çünkü geleneksel tasvirleri gerçekten çok saçma, esprisi yapılmayacak gibi değil.
Eskiden ölümden de korkmazdım. Hatta çoğu zaman düşünce gücümle kendimi öldürme girişimlerim de mevcuttur. Ahahaha komik geldi şimdi bak.
İçimden sürekli "tamam göreceğimi gördüm hadi öleyim" diye tekrarladığım zamanlar oldu bekledim bekledim ve tabi ki de başıma astroid falan düşmediği gibi vücudum kendi kendine shut off da olmadı, hatta bayılamadım bile. Kanser falan da olmadım ama belki olurum sanki hep acı çekerek ölecekmişim gibi geliyor.

Neyse ne diyordum işte ölüm konusunda bir çekincem yoktu tamamen yok olacağıma inancım tamdı fakat artık nurtopu gibi bir ölüm endişem var malesef.
Bana göre yok olmak toprak tarafından yenmek buharlaşmak falan değil yaşadıklarımın hafızamdan tamamen silinmesi gibi bir durumdu. Çünkü bizi biz yapanın büyük ölçüde çevremizle olan etkileşimlerimiz ve bunlardan doğan anılar olduğunu düşünüyorum. Psikoloji literatüründe buna sosyal davranışçı (social behaviorist) tutum deniyor.
Hani hangi yaşımız tam olarak daha "biz" sorunu doğuyor bir de. Çoğu insana göre ölmeden birazcık önceki halidir herhalde. Yani ölüm yaşımızdan bir on sene önceye gitsek, oradaki kişi bile bizi tam yansıtmıyor olabilir. O halde ölümden sonraki yaşama inananlar tüm hafızalarının da onlarla birlikte taşınacağı kanaatindeler. Ama zihinsel engellileri alzheimerlıları hesaba katmıyorlar hiç.
Benim korkumsa hafızamın bir kısmını kaybetmiş şekilde farklı bir diyarda tekrardan peyda olmak. Veyahut öldüğüm ana dek eksiksiz hafızamla tüm sevdiklerimden uzak alışagelmiş olduğum düzenle alakasız absürt bir yere yollanmak. Bu korkum ilk defa Wristcutters filmini izledikten sonra belirdi. İntihar edenlerin saçma sapan mantıksız anlaşılmaz sıkıcı bir paralel evrene paketlenmesi fikri canımı sıkmıştı. Black Mirror yüzünden de zirve yaptı nevrozum. Reenkarne olup bir kutuya hapsolmaktan aletlerin içinden çıkamamaktan veya tam tersi bomboş sonsuz bir beyazlıkta yapayalnız bırakılmaktan tırsmaya başladım. Barlar gibi yüksek sesli ortamlarda, bu korkum nüksediyor. Dirilip garip şekillere girip acayip durumlarla karşılaşağım diye ödüm kopuyor hani kabuslarımızda olur ya bazen anlam veremediğimiz birbirinden bağımsız olaylar gerçekleşir, diğer insanlara derdimizi anlatmaya çalışırız da anlamazlar peşi sıra saçmalıklar birbirini takip eder.

Bir de ateizmin hayal gücünden yoksun olduğunu düşünmeye başladım. E herhalde onlar mantıklı determinist insanlar demeyin çünkü teknoloji bile imajinasyona ihtiyaç duyuyor. 100 yıl önceki insanların çoğu da internetin icat olacağını tahmin edemezlerdi ve 2015 yılına günler kala biz de 2115 yılının toplumunun yaşayış stiliyle daha da gelişecek olan tekniğiyle ilgili öngörülerden fazlasıyla yoksunuz.
Bu sebeple kafam konsörvatif anlamından çok farklı Tanrı fikirleriyle dolu mesela insanları diğer hayvanlardan ayıran en önemli şey zeka değil aslında dil kullanabilme ve kendinin farkında olma yetisi. Bu üstünlüklerin kendi kendine oluştuğuna ikna olmuyorum (kimse de ikna etmeye çalışmadı gerçi), bir dış müdahale varmış gibi geliyor. Buna paralel olarak da ölüm sonrasına dair senaryolarım epey geniş ve korkunç. Belki daha optimist olsaydım ümitvar bakabilirdim bu dünyanın asıl cehennem olduğuna inandırabilirdim kendimi.

İnsanlık bile acizliklerine hırslarına ve tembelliklerine rağmen bu kadar ileri gidebildiyse mutlaka süper teknolojik güçlere sahip olan bir tanrı olmalı fikrine kapılmış durumdayım. Hoş ilerleyen genel olarak insanlık mı yoksa birkaç bilim adamı ve onların çalışmalarının semerelerini finansal çıkar sağlamak için sıradan insanlara ulaştıran kapital sahipleri mi bilemiyorum. Sevdiği insanların ölümüne şahit olmuş biri olarak ihtimallere tutunma gereksinimi hissediyor olabilirim fakat ölünce cennette buluşup mutlu olacağız naifliğinde değil yargılarım. Çok gizemli değil mi ya resmen ölümden sonrası bilinmiyor. Koca bir BİLİNMEZLİK. Ve çoğu insanın pek de umurunda değilmiş gibi gözüküyor. Dünya nimetleri baş döndürücü tabi. Bense yaşlı nineler gibi laf sokuyorum ölünce ne olacağımın derdindeyim. Kardeşimi bir daha hiç görebilecek miyim? Ona onun için yaptıklarımızı ne kadar çok sevdiğimizi gittiğinde ne kadar özlediğimizi anlatabilecek miyim acaba? Konuşamıyordu çünkü yaşarken ne bileyim bir kere adam gibi sohbet edebilecek miyim ki öyle bir şansım olacak mı?

İstanbul İstanbul

Artık İstanbul'da ikamet etmekteyim. Aileme çok fazla para harcattım ve harcatmaya da devam edeceğim diye moralim bozuk. Yatay geçişle geçtiğim için çok ani oldu kalacak yeri seçmemiz. Republica Academics diye bir yerde kalıyorum ve burası yurt değil otel! Hem bu kadar pahalı hem de içme suyunu tuvalet kağıdını dahi bizim aldığımız başka bir öğrenci konaklama yeri yoktur.
Odam eksi birde ve pencere tamamen yapay sarmaşıklarla kaplı güneş ışığının zerresi girmiyor. Vampir gibi yaşayan biri olarak normalde bu durumu severdim lakin hava durumunu ne giyeceğini bile bilemiyorum.
Tamamen yapay bir ortamın içinde yuva yapmaya çalışıyormuşum gibi geldi. Hava ve ışığı makineler ve aletler aracılığıyla alabiliyoruz. İlk geldiğimdeyse lükslüğüne yüzme havuzuna spor salonuna falan vurulmuştum aslında hahha sanki ne kadar kullanacaksam. Burada kız erkek karışık kalındığından (tabi odalarda değil) daha rahat bir ortamı vardır diye düşündüm. Zaten psikoloji bölümünün yüzde doksanını kızlar oluştururken ve okulda sürekli kız görecekken bir de yurtta sadece dişi yaratıklarla birlikte olmak istemedim. Ayrıca giriş çıkış saati gibi bir mevzu da yok ve dışarıdan misafir getirebiliyoruz. Burak'la burada dışarıda buluşmaya gerek kalmadan vakit geçirebiliriz dedim.
Gecem de bok gibi geçti üşüyüp titredim midem bulandı birkaç kez kusmak için lavaboya indim ama kusamadan geri döndüm. Oda 2 katlı sayılır yani spiral biçimde bir asma merdiveni var gecenin zifiri karanlığında tırmanıp inmek sinir bozucu yuvarlanmayayım diye trabzanlarına tutunuyorum sıkı sıkı.

Titrememek için de yeni aldığımız ince yorganı örtündüm ama onun da önce yıkanması gerekiyordu kullanmadan önce, şimdi pis hissediyorum. Of çamaşır yıkamak da çok pahalı. Yıkanmasına ayrı kurutulmasına ayrı para veriyoruz ikişer jeton alarak. Para harcarken çok mutsuz oluyorum ailemin üzerinde parazit gibi hissediyorum. Keşke imkanı olabilse de çalışsam ama bu sefer de notlarımın düşmesinden korkuyorum. Vakıf üniversitelerinde devam zorunluluğu katı kuraldır ve ben not ortalamasına dikkat eden bir öğrenciyim. Of :(

Komik Çocukluk Yanılsamaları

Eveet bugün size çocukluk yanılsamalarımı yazacağım. Düşünürken ben bile sesli kahkaha attım umarım siz de eğlenirsiniz.
Çocuklar normalde mecazları, metaforları tam olarak kavrayamaz kelimeleri ve deyimleri daha çok somut anlamlarıyla düşünürler. Fakat ben abnormal bir insan olduğumdan dolayı çocukluğumda da beynim tersine işliyormuş. Mesela haberlerde protestocu gruba göz yaşartıcı bomba atıldığı söylenir. Ki bu biber gazı ve türevleridir gerçekten de gözlerinizi yakar ve yaşartır. Fakat onu ben şöyle anlıyordum; o kadar güçlü bir bomba atmışlar ki insanların kolları bacakları kopmuş, her yer yıkılmış, sağ kalan olmamış vs vs. Bu sebeplerle de insanların aileleri ağlamış, olayı görenler dayanamamış gözleri yaşarmış. Çok melanet bir bombaymış yani evlerden ırak aman aman.
İkincisi de 10. Yıl Marşı'nda geçen "demir ağlarla ördük ana yurdu dört baştan!". Burada anlatılmak istenen raylı sistem kurduk, ulaşımı kolaylaştırdık artık ülkenin her bir yanına kolayca gidebilirsiniz. Benim anladığım; askerlerimiz demir gibi çelik gibi öyle bir savunma hattı kurduk ki vatanın her yanına düşman o demirleri aşamaz!

Bunların dışında bir de iyi temennileri yanlış anlama hatta hakaret addetme huyumun küçük yaşlarımdan itibaren başladığına dair deliller var.
Örneğin birisini bir işle meşgulken görürsünüz "kolay gelsin" dersiniz. Karşılığında "sen de gör" şeklinde bir yanıt alırsınız. Burada "yorucu zor meşguliyetler seni bulmasın inşallah işlerin rast gitsin kolay olsun" dileği vardır. Benim sandığım şeyse "Allah belanı versin geçmiş karşıma kolay gelsin diyorsun oradan yaptığım iş kolay mı gözüküyor sana başına gelsin de gör!"
Hayır hasenat yapıldığında "ölmüşlerin ruhuna değsin" denir yani yardımlar onların hesabına da gitsin onlar da sevinsin denilmeye çalışılır. Bense "ohh biz yedik içtik yaşıyoruz, canımıza değsin". Şaşırıyorum içimden diyorum niye bu kadar benciller ölülerle alıp veremedikleri nedir?

Ha bir de başınız sağ olsun şeklinde bir teselli kalıbımız var. Küçükken de şimdi de hala olumlu olarak anlam veremediğim kendini bilmez bir deyimdir. "Yeter ki senin kafan raad olsun karşim" yavşaklığı var. Ölenler ölsün bırakın onları sizin o güzel kafalarınız sağlam kalsın yeter! Üstüne dostlar sağ olsun denir. Adamın anası babası kardeşi çocuğu ölmüş ne diye desin dostlar sağ olsun. Gerçekten sevdiğiniz birini kaybedince bırakın diğerlerinin sağ salim olmasını herkes yasa boğulsun herkes onu düşünsün, unutulmasın istiyorsunuz dünyanın dönmeye devam etmesi içinizi acıtıyor. Ayrıca dünya dönmeye devam ediyor gibi hem boş hem incitici laflar söylemekten de imtina ediniz. Yapabileceğinz tek şey bir şey söylemeden yaslı kişiye sarılmak ve ağlamasına izin vermek...

Sabah oldu hala uyumadım

Al işte ortalıkta sadece make up fashion bloggerlar kaldı. Resmen timeline'ımda dashboard'umda akış yok. Geçen bi tane de ben açayım dedim. Gülmeyin aslında zevkli insanımdır giyim kuşam konusunda bir tarzım var asdfjk. Modayı takip ediyorum ben cidden ya. Lookbooklara online alışveriş sitelerine bakıyorum kendime göre pahalı markalardan çeşitli arzu objeleri ediniyorum. Arada da trendlere dair birkaç gazete yazısı birkaç blog okuyorum işte tamamdır.

Bu aralar niyeyse İzmir'den fena bunaldım kendimi burada kafese tıkılmış gibi hissediyorum şehir küçüldükçe küçüldü adeta gezmediğim yer gitmediğim mekan kalmadı. Bence şehir gittikçe boklaşıyor ya da ben mi iyice büyüdüm bilemiyorum ama imkanları gerçekten çok kısıtlı. Bir H&M bile yok lan siz düşünün. Şimdi tamamen içimi dökmeye kalksam çok malzeme çıkacak ama ben de bunları anlatıp tekrar yaşayacak güç yok zaten blogun okunmuyor olduğunu bilmek de motivasyon düşürücü. Bir hocaya sunum notumuzu düşük verdiği için idari mahkemeyle itiraz etmeyi düşünüyorum mesela. Kadın 15 dakikalık sunum için intihal diye tutturdu. Herkes yapmışmış. Genel olarak düşük zaten verdiği notlar, müşkülpesent hanımefendi beğenmiyor bizden çıkan hiçbir şeyi. Tuhaf takıntıları var bir de psikolog olacak. Oysa ki APA stiline göre de referans vermiştik. Of yine sinirleniyorum neyse en iyisi susmak.

Soykırımdan da Para Kazanılır mı?

Arkadaşlar peşin peşin söyleyeyim hiçbir ırkın masum ya da bir diğerinden daha vahşi olduğunu düşünmüyorum. Hani baksan; Afrika'nın ilkel kabilesindeki canilikle Amerika'daki rekabet kültürünün sertliği hemen hemen aynı derecededir.
Türk milletini ben de eleştiriyorum hatta çok çok eleştiriyorum çünkü ben de bir parçasıyım ve bu kendi nezdimde bir nevi özeleştiri oluyor.
Twitterda ve ekşide bazı yazarlar görüyorum ki sadece Türkleri kötülüyorlar. Hani sanki diğer toplumlar pür-i pak da sadece biz kirliyiz. Bütün devletler kendi çıkarını düşünür elini kana bular ve gizlediği kirli çamaşırları vardır bunu bir kafanıza sokun önce.
Belki göreceli olarak iyi insan - kötü insan vardır ama iyi imparatorluk - kötü imparatorluk yoktur. Elbette ki Osmanlı'nın sütten çıkma ak kaşık olduğunu düşünmüyorum. Ama zamanında isyan eden azınlıkların da yalnızca mazbut mazlum insanlardan oluştuğunu düşünecek kadar da 3.sınıf hümanist değilim.
Bir diğer anlam veremediğim şey de atalarının acısını pazarlayıp bundan çıkar sağlamak ve para elde etmek. Almanlar şu an hala Yahudiler'e tazminat ödüyor. Gayet zenginlerine bile. Hepimizin bildiği bir Auschwitz var, peki dünyadaki tek toplama kampı bu muymuş yani? Fransa'da, İngiltere'de, Rusya'da, Japonya'da, Kore'de, Sırbistan'da hatta ve hatta Kanada'da kurulanlar ne olacak? Dünya çapında kaçımız bundan haberdar? Yenildikleri için Almanlar tü kaka edilmiş.
Oysaki Ruslar da Almanya'yı işgal ettiklerinde Yahudiler'e daha insancıl davranmamışlar.

Bu demek değil ki Yahudilere üzülmüyorum (çünkü concentration camplere şüpheli yaklaşınca faşist ilan edilebiliyorum) ne zaman özellikle Dr Mengele'nin çalışmalarıyla ilgili bir şey okusam gözlerim doluyor dağa taşa çıkıp isyan edip kötülükle dövüşesim geliyor.
Bir yandan kötülüğe hastalık olarak yaklaşanlar var lakin şahsen bu raddede caniliğin tedavi edilebilir bir şey olduğunu düşünmüyorum. Neyse konumuz dağılmasın. Ben burada okuduğum şeylere hiç tanımadığım insanlara salya sümük ağlarken birileri de zamanında çekilmiş çilenin sefasını sürüyor gibi geliyor.
Savaşların soykırımların filmleri çekiliyor, tarih bile kapitalizmin elinde bir oyuncak haline getiriliyor. Sonra da biz medya sektörümüzden yakınıp "kaç bin küsür yıllık geçmişimiz var, verdiğimiz savaşlar, ettiğimiz göçler, çektiğimiz kıtlık" bunlardan neden faydalanıp sinemaya aktaramadığımıza esefleniyoruz. Tabi işin ders alma boyutu da var yani bencilliğin, açgözlülüğün nelere mal olabileceği, insanların bir takım kişilerin hevesleri uğruna ne türlü eziyetlere işkencelere maruz kaldığı, hepimizin özümüzde bir olduğu gibi konular üstünde düşünmeye sevk edebilir. Altında gerçekten iyi niyet olsa bunca cefadan sonra İsrail-Filistin çatışması olmazdı. Bir belgesel denk geliyor bu sefer Filistinlilere acıyorum. Gerçi İsrail Filistin savaşında bir tarafı haklı veya haksız olarak nitelendiremiyorum. Müslüman çoğunluğun hüküm sürdüğü bir ülkede yaşadığımız için olan bitenden taraflı haberdar oluyoruz. Sanmıyorum ki Filistinliler, İsraillilerden daha merhametli veyahut insancıl olsun lakin şu an İsrail güçlü taraf olduğu için ezilen mazbut masumlar Filistinlilermiş gibi geliyor. Müslümanlar sütten çıkmış ak kaşık olsa İŞİD mevcut olmazdı ama hala kendi dinlerini eleştirmekten bir hayli uzaklar. Of işte dünyanın yükü benim omuzlarımda sanki amk konuşuyorum konuşuyorum bir netice yok. Bu kadar empatik bir insan olmak demek banane diyememek, gasp edilen her hakka sinirlenmek, her adaletsizliğe kendin uğramış kadar üzülmek ve sonrasında da bu "zalım" dünyada yaşayabilmek için duyarsız rolü oynamak zorunda kalmak demek.
Neyse ne diyorduk filmler... İnsanlar bunları izlediğinde bilinçlenmek yerine hırs duyup intikam andı içiyorlar. Sadece kendi uluslarına haksızlık yapıldığı, farklı dinlerin - mezheplerin tehlike teşkil ettiği zannına kapılıyorlar. Tabi bu filmin yönetmenine ve konteksine bağlı olarak değişebilir. Lakin çoğu milliyetçilik damarını kabartan propagandadan öteye geçemiyor sanki.

Bu çerçevede Ermeni Soykırımını kabul etmekten yana olan TC vatandaşları nasıl bir gaflet ve delalet içine düştüklerinin farkına varmalılar. Zamanında dedemizin babasının yaptığı şeyler karşılığı biz niye maddi külfetin altına girelim? Türkler soykırım yapmadı diyemiyorum zira böyle kesin yargılarda bulunmak için yıllarını arşivlerde kütüphanelerde harcamak gerekir. Ama yaptılarsa da ortalık güllük gülistanlıkken sırf bunlar Ermeni diyerek saldırdıklarını düşünmek de büyük aptallık olur. Ki zamanında Ermeniler millet-i sıddıka diye bilinirken, saltanatta birçok önemli görevlere getirilmişken bu husumetin sadece etniğe dayalı olduğu savunulamaz. Hele hele Fransız politikacılar gibi elleri kanlı kimselerin bu olaya müdahil olması iyice sinir bozucudur. Leş kargaları.

Bizim yapmamız gereken şey tüm Türkiye olarak; özgürlüğün ne olduğunu kavramaktır. İnsanları bir topluluğun salt bir parçası olarak değil kendi başına bir birey olarak görmektir. Hoş bunlar çok beylik laflar. TC vatandaşlarının kaçı kendi kendine bir birey de karşısındakini de ayrı bir şahıs olarak görecek orası muamma.
Ama gördüğüm şu ki Ermeniler de Türkler kadar milliyetçi (istisnalar her zaman mevcuttur) bu durumda ne yaşanmışsa iki tarafa da müstehak. Ben Türküm diye bir Ermeni'yle aram kötü olmamalı. Zaten gelip de siz Türkler çok vahşisiniz demediği sürece gayet sevebilirim. Zamanında ne olduysa bizim suçumuz değil ve ceremesini bizim çekmemiz kadar ahmakça bir tazminat olamaz. Sonuçlarını düşünerek konuşun ve orada burada marjinal olmak için "Türkler çok kötü melek gibi Ermenileri durduk yere kestiler şimdi de yapmadık diyorlar yalan söylüyorlar" şeklinde sayıklamalarda bulunmayın. Bedelini yine halk ödeyecek Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül falan değil.

Bok

Ben sorunumun ne olduğunu gayet iyi biliyorum. Batı kafasıyla doğu kültüründe yaşıyorum. Hatta doğu kültürü de değil vıcık vıcık kültürümsü ne idiğü belirsiz jölemsi bir şey. Kaypak yani. Şimdi biliyorsunuz ki individualistic (bireyselci) ve collectivistic (toplumcu) olarak iki kısımda inceleniyor milletler. Türkiye'yi de kolektif ülkeler içinde katmışlar hasbelkader. Oysa ki bizde grup bilinci yok. İnsanlar birbirine saygısız. Tek gözettikleri aile ve akraba çevreleri. Hısım akraba mutlu olsun torpille iş bulsun gerisi ne bok yerse yesin.

İçinde Seksli Şeyler Var

Gerçekten de ne sosyalim ne de demokrat. Zeka ve özgürlüğün olmadığı şeylerden yerlerden ve insanlardan tiksiniyorum.  Kendimi etiketlemek içinse liberteryen liberalist kavramları çok daha karmaşık ayrıca farklı kullanım alanları var. Bana sorsalar ben ütopist ve elitistim.
Zekadan kastım da "yüksek iq'luları tanrımız yapalım tapınalım" doğrultusunda değil. Ya da Hitler gibi fiziksel ve zihinsel engellileri elimine etmek hiç değil. Ama ortalama bir zeka seviyesine sahip olup da kendini geliştirmek şöyle dursun cahillikten zevk ala ala ahkam kesen insanların da yaşama hakları olduğunu düşünmüyorum bazen. Herkes eşit falan değil bir geçelim onu önce.

Bu blog yüzünden katiyettle siyasette aktif olarak yer verilmez bana sadsdajj. Ciddiyet.
Aman ya Türkiye'de upper class olacağıma gider Kanada'da middle class olurum. Evet sanki burada yüksek tabakaya dahil olabilecekmişim gibi trip atıyorum.
Ne yapayım yaşadığım yerden tiksiniyorum. İzmir'de bile hatta araba galerisine benzeyen vakıf üniversitemde bile dar kafalı kıtlar var. Neye nasıl tepki vereceklerini biliyorum. Kantinde otururken bazılarının muhabbetlerine denk geliyorum o kadar sığ o kadar sığ ki ortalığa asit döküp kaçasım geliyor.

Hatta niye İzmir dediysem. İzmirin merkezi Konak'ta bile istediğiniz gibi giyinemezsiniz. Uzaylı görmüş gibi yiyecekmişçesine bakan kısa boylu kalın kaşlı s beden amblemli dar gömlek giyen ve de altın rengi zincir kolye takan kırolar... Nezaketten insanlıktan nasibini alamamış kavruk doğu göçmenleri... Hakikaten görmek istemiyorum. Kimse çıkıp da imkansızlık martavalını okumasın bir zahmet ya.

Çok fakirler onlar canım ya daha önce hiç kadına rast gelmemişler annelerini kız kardeşlerini falan hep kara çarşaf bellemişler bacak görünce kısa devre yapıyorlar sen rahatsız olduğunu belli etsen bile onlar da anı yaşamaya çalışıyor Oxford vardı da onlar mı gitmedi azıcık anlayışşş :(
Bugüne özel bir olay yaşadığım için falan değil sinirim. Zaten yaz kış olan şeyler. Artık Türk erkeğinin mantığını da ekşisözlük sayesinde iyice kavramış bulunuyorum. Açıyorsa verir. Ben yakışıklı mıyım zeki miyim kültürlü müyüm önemli değil açık giyen kadın aranıyordur. Tek istediği senin küçük pis sikindir.
Gerçekten Türk erkekleri neyine güveniyor? Boyuna mı? Ahahah. Hem vücut boyları hem penis boyları kısa. Bununla ilgili yapılmış çalışmaların istatistiklerine bakın istiyorsanız. Türkler; Avrupanın, Balkanların, Arap Yarımadasının, Rusların, Nordik ülkelerinin hep gerisinde. Bir tek Çinliler ve Japonlar kalıyor geriye... Hayır mesela birisi bunu belirttiğinde de "aa ne o çok mu yarrak yedin" şeklinde cevap veriyorlar. Yarası olan gocunuyor sinirlenip bel altı saldırıyor işte. Şu çağda bildiğimiz her şey sırf bizim kendi tecrübelerimiz sayesinde zaten, başkalarından hiçbir şey elde edemiyoruz ne bilim gelişti ne teknoloji. İletişim denen şey zaten hak getire!
Türk kızlarına saydırırken iyiydi zaten. Allah kimseye Türk erkeği egosu vermesin bunların çoğunu testosteron çarpıyor valla. Burada herkesi dahil etmiyorum genelleme yapıyorum onun için istisnaysanız da ben sizi biliyorum merak etmeyin.
Türk erkeğinin laf atma şekli de şudur "giymeseydin be". Bu kadar embesilce ne sana ne de karşındaki bir faydası olmayacak şekilde laf atmak nedir? Neye delalet ediyor? Karşısındakini utandırmaya falan mı çalışıyor orası da belli değil. İbrahim Tatlıses türküleri söyleyen mi dersin Maşallah Maşallah diye tesbih çekercesine yavşayanlar mı dersin sanırsın ki tasavvuf yapıyor "Allah ne de güzel şeyler yaratmış"!
Normalde tüm kadınlar ve erkekler yani tüm insanlık ilgili olduğu cins tarafından kaçamak süzülmekten hoşlanır. Ama bakılmasını istemediğinde kişiyle göz göze gelirsin ve o anda sırıtan abazan kıllı Türk erkeğidir tıpkı diğer ortadoğulu Müslüman erkekler gibi beyniyle değil omurlik soğanıyla yaşar. Katli vaciptir. Benim gibi hisseden bir çok insan da orada burada solcuyum diye geçinmesin bizimkisi bambaşka. Bence insanları eğitmeli evet ısrarla hanzoluk yolunu seçiyorsa da itlaf edilmeli. Ve bazı şeylerin eğitim öğretimle değil salt empatiyle de yapılması gerektiği bilinmeli. Toplumda yaşıyorsan başkasını rahatsız etmeyeceksin insan bu saygıyı başka bir yerden kazanmaz kendisi içinde geliştirmeli ve geliştirmeyenler de hiçbir şekilde mazur görülmemeli.
Geçen yazdan örnek vereceğim adamın biri çıkmış balkona tırnak kesiyor çıt çıt çıt. Dayanamadım bağırdım napıyorsunuz siz diye. Yanında da torunu var en az ellilerinde adam. Güldü ve devam etti. İşte böyle. Kafası patlasa o an üzülmem. Su israfı oksijen israfı boşuna karbon ve sülfür üretiyor doğayı kirletiyor insanlığı kirletiyor aptal. Bok çukurunda geberir inşallah.
Geldik mi Aysun Kayacı'nın sözüne? Tabi ki çobanla onun oyu bir değil mesela onun oyuyla benimki de bir değil.

Ergenler Beyinlerinin Farklı Bölgesiyle Düşünüyor

Ergenlerin neden tripli olduğunun fizyolojik sebebini öğrenmek ister misiniz?
Artık bu yazıyı okuyor olduğunuza göre istemiyorsanız da çok geç malesef.

Çocukluktan ergenliğe geçerken beynimizde amygdala dediğimiz yer gelişmeye başlar tıpkı beynin diğer kısımları gibi büyür. Fakat yaşın artmasına bağlı bu değişme ve gelişme beynin her alanında eşit hızla gerçekleşmez. Mesela prefrontal cortex, amygdaladan daha yavaş şekilde büyüdüğü için etkinliği amygdalaya göre daha düşüktür.

Amygdala beynin duygulardan sorumlu bölgesidir. Aynı zamanda vecde gelip coşkuya kapılma durumundan da burası sorumludur.
Prefrontal cortex ise adından da anlaşılabileceği gibi (pre latince prefix ön önce anlamında front da yine ön önde demek) beynin en ön kısmıdır. Düşünmeyle karar vermekle yani mantıkla ilişkili olan yerdir.

Bir seçim yaparken duygularımızla mı yoksa mantığımızla mı karar verdiğimiz amygdala vs prefrontal cortex arasında hangisini faal kullandığımızla ilgiliymiş.

Bir de inhibition cortex dediğimiz şey var ki o da her aklımıza eseni yapmamamız durup düşünüp sonuçları tartmamız için bizi alıkoyan bir mekanizmaymış. O da right inferior frontal cortexteymiş ve ergenliğe girdiğimiz zamandan 25'imize kadar gıdım gıdım ilerliyormuş.

Dipnot: Dün developmental psychology midtermü vardı. Bunlar da sınavda çıkmadı zaten bari boşu boşuna öğrenmiş olmayayım.

İnstagram Bokuna Bulaştım

Artık nasıl olsa düzenli takip edenler kim olduğumu biliyor. Bilmeyenler de Pelin Dündarla karıştırmasınlar diye bir de instagram hesabımın linkini ekleyeyim dedim. Yıllardır facebook hesabı dahi açmamış biri olarak atıldığım iş büyük asfkj. Lise ve ortaokul fotoğraflarımı malesef ki kaybetmem üzerine hesap açma karar almıştım. Ama işleyişini kavrayıp da aktif olarak kullanmam epey zaman aldı. Gadget olarak da ekleyeceğim bir ara.

Twitter

Ülkeyi sosyopatın teki yönetiyor amk. Twitterı kapatmışlar. Sinirimden küfre başladım.

İlber Ortaylı Haklı

Ne kadar gerizekalısınız demekten dilimde tüy bitti. Kürtajın devlet hastanelerinden kaldırıldığına dair haberin altına "boşuna gündem değiştirmeye çalışmayın" yazan olmuş. He canım he yarın bir gün seni siksinler kürtaj olama da gör gününü. Köşene çekilip siyasi yorumlar yaparsın o zaman da. Hey yavrum hey.
En ehemmiyet taşıması gereken şey insan hayatını direkt olarak ilgilendiren durumlardır. Orada düşük yapmaya çalışırken ölen fakir bir kadından, doğurmuş ama bakamayan psikolojisi bozuk bir anneden, çöpe atılmış köpekler tarafından parçalanmış karıncalara yem olan bebekten, yetimhanede tecavüze uğrayan erkek kız çocuklarından daha önemli bir mesele olamaz! Yolsuzluktan da kötüdür hırsızlıktan da. Asıl bunlar daha sonra gelir. Empati gerizekalıları. Ahmak mahlukatlar.

Vejetaryenlik Doğa İçin Gerekli mi?

Veganları cahil buluyorum hatta ısrarla et yemenin cinayet olduğunu savunan agresif vejetaryenler de yarı cahil. Ekolojiyi et yemeyerek koruyamazsınız aksine dengeyi alt üst ederek naturaya zarar verirsiniz. Fizyoloji ve biyokimyadan bihaberler üstüne alturist(özgeci) gibi ahkam kesiyorlar.

Vejetaryenler 3 gruba ayrılıyor; siyasal vejetaryenler ahlaksal vejetaryenler ve besinsel vejetaryenler.
Ahlaksal olanları bir hayvanın acı çekmesine veya ölmesine yol açan beslenme tarzını etik açıdan imkansız görenler.
Siyasal olanları herkesin vejetaryen olsa dünyadaki açlığın bitebileceğine ve çevreye verilen zararın önlenebileceğini düşünenler.
Besinsel olanlarıysa hayvansal gıdaların sağlık yönünden zararlı olduğu kanser ve kalp rahatsızlıkları gibi birçok hastalığa yol açtığı görüşündeler.

Medenileşmenin ilk evresi olan ve animal friendly kabul edilen ekim dikim işi bile birçok canlıyı doğal habitatından mahrum ederek soylarının tükenmesine yol açıyor. Düşünsenize gözünüze bir parça toprak kestiriyorsunuz ve üzerindeki her şeyi temizleyerek sadece sizin yetişmesini istediğiniz bitkiye adıyorsunuz. Böceklenmesin ve bakteri kapmasın diye kireç döküyor, pesticide(böcek ilacı) sıkıyor ve çeşitli aşılamalar yapıyorsunuz.
Bu aşamada siyasal vejetaryenlerin savı çürüyor hepimiz temelde bitkisel beslenseydik otçullar ve hepçiller olarak tabii kaynakların içine iyice edecektik. Sonuçta yırtıcıların varoluş amacı herbivorous animals sayısını azaltmak. Bu gerçeği de taa çocukken izlediğim belgesellerden öğrenmiştim. Sad but true.

Ormanlık alanların tarım arazisine dönüştürülmesi haberlerine zaten alışıksınızdır. Sürekli orman, sulak arazi ve çayır bitki örtüsünü tahrip ettiğinizde toprak da ölüyor ve dünya git gide çölleşiyor.
Gezegenimiz üzerinde hayatı mümkün kılan tüm yaratıklarla dengeli bir ilişki içinde olmalıyız sadece sevimli bulduğumuz memelilerle değil kuşlarla, farelerle, böceklerle hatta bakterilerle.
İlkokul 5. sınıfta öğrendiğimiz itibariyle bakteriler sadece hastalık yapan enfeksiyonlar unsurları değildir hakeza bağışıklık sistemimiz için de gereklidirler ve fazla hijyenik ortamlarda ancak doğal koşullara dirençsiz, ota boka alerjisi olan insanlar yetişir.
Dünyaya bir bakteriler gezegeni desek yanılmış olmayız. Zira hayvanların hayatı için gerekli temel karbon, nitrojen döngüsünü bakteriler sağlıyor.

Burada anlatmaya çalıştığım şey "bitkilerin de canı var onları de yeme o zaman" tribi değil. Zira binlerce kez tekrarladığım üzere merkezi sinir sistemi olmayan canlılar acı çekemez!
Malumunuz Eskişehir'de kedi katliamı yapan oksijen israfı sadist şahıs çok büyük yankı uyandırdı. Yayınladığı videosunu dayanamayacağımı düşünerek izleyemedim. Bunu dalga malzemesi yapan bir insana laf anlatmaya çalışırken yine "beyni yerine sikiyle düşünen insanlık"tan soğudum o da ayrı. Neyse. Attığı twit de şöyle bir şeylerdi loserlık yapıp sildiği için aklımda kaldığı kadarıyla.

Sik kafalı şahıs: Yazın sivrisinekleri öldürürken iyiydi tabi gelmiş burada hayvanseverlik taslıyorsunuz tipik Akp'li mantığı işte.
Ben: Merkezi sinir sistemi olmayan canlıların acı çekmediği gerçeği.
Sikş: Bence dünyadaki her canlı eşittir bir balinayı öldürmek de bir sivrisinek öldürmek gibidir. Kesilen fare olsaydı yine böyle mi denecekti?
Ben: "Antibiotik de içmeyelim içimizdeki bakteriler ölmesin"e gider muhabbet.
Sikş: Sen benimle neyi tartışıyorsun şimdi ya? İnsanlar sadece yemek istedikleri ve zarar veren hayvanları öldürürler bu kadar basit.
(Burada bu söze katıldım lakin yemek istediğin hayvanı sırf kan akıtma hevesiyle parçalar, can çekişmesini izlemekten zevk alırsan bu sadece basit bir avlanma olmaktan çıkar ki mesela kürk giymek 7 büyük günahtan biridir bence. Çünkü bu çağda insanlar ısınma ve örtünme ihtiyaçlarını binbir farklı malzemeden imal edilmiş kıyaferlerle giderebilirler)
Ben: Zararı olmayan hayvana işkenceyi kınıyor insanlar bunun neresi dalga konusu?
Sikş; Normalde doğanın amına koyan insanlar gelmiş burada 3-5 RT için şekil yapıyorlar hayvan hakları koruyucusu kesiliyorlar.
Ben: İnsanların çoğu coolluk için değil hayvanlara karşı şiddetin makul ölçüde cezalandırılması için tepki gösteriyorlar.
Sikş: Ben insanlardan çok hayvanları severim bi kere. Benim için kedi kesen de sinek öldüren de aynı kötülükte. Gece gece de seni çekemeyeceğim.
Böyle dedikten sonra benim feyvırıtladığım tweeti retweetlemiş bana da bildirimi geldi orası ayrı.

Hı nerede kalmıştık? Biri demiş ki; "kurban bayramında can çekişen hayvanlara da Eskişehir'deki kedi kadar sahip çıkabiliyor musunuz yapanlara posta koyabiliyor musunuz?" Evet yerinde bir soru. İşin ehli kişiler kesimhaneler varken çok istiyorsan amacın fakire dağıtmaksa kurban paranı gerekli yerlere gönderebilirsin ya da bizzat görmek istiyorsan götürür hayvanı  bırakırsın şu kadar pay da benim diye anlaşırsın. Ama millet et yiyemeyenleri doyurmak yerine taze taze stok yapmak için kurban keser hale gelmiş. Üstüne üstlük kasap ve mezbaha için para ödemek istemediğinden açgözlülüğünün bedelini hayvancağızlara ödetiyor. Zaten sağduyulu bir kişi her iki duruma da karşı çıkar kediye de koyuna da...

Fakat ve fakat bir güruh işi cozutmuş işte kedi kesilmesine üzülüp Mcdonalds'a gitme ikiyüzlülüğü falan şeklinde ekşide başlık açmışlar. Protein baklagillerde de varmış evet. Yahu et yiyemeyen fakir çocukların zeka gelişimlerindeki problemler gibi derste işlediğimiz bilimsel araştırmaları nasıl bir çırpıda silip atabiliyorlar?
Sırf protein olsa gam yemeyeceğim. Folik Asit, B6, B12, Demir... Bunlar boru mu? Eksik kaldığında anne karnındaki fetüsün omurliği tam oluşmuyor be. Sinir sistemiyle, hafıza ve duygulanımla direkt ilgililer. Ben ki meyve sebzeye bayılan eti pek sevmeyen ara sıra bunun içinde et var diyerek yemek reddeden, zorla vücuduma lazım diye yiyen bir insanım... Ben bile haftada birkaç kere kırmızı et tüketmeme rağmen hep bu saydığım vitamin minerallerin eksikliğini çekiyorum.
Çocukken de hep ciğer yedirmeye çalışırlardı.
Kırmızı ette demir emilimi %30'ken baklagillerde sebzelerde %10 maksimum.
İşin biyoloji boyutuna çok fazla giremeyeceğim ama merak edip de derinlemesine araştırırsanız besinsel vejetaryenlerin de iddialarını geçersiz olduğunu göreceksiniz.

Gel gelelim ahlaksal vejetaryenler için söyleyecek hiçbir sözüm yok. Duygusal ve empatik insaları seviyorum. Malesef ki vücudumuzun diğer kısımları beynimizin yanında çok ilkel çok basit ve evrimleşmemiş kalıyor. Ne kadar zeki ne kadar kültürlü ne kadar yetenekli ne kadar ulvi ne kadar güzel olursak olalım herbirimiz yiyip içip sıçıp kusup uyuyup sevişmek zorundayız...

Dünyaya zarar veren şeylerden uzak kalmak istiyorsak fosillerden elde edilen yakıt kullanmamalıyız en başta. Şahsi aracını kullanabilecekken otobüse binmeyi tercih edeni var mı?
Plastiğe eşya olarak da kıyafet olarak da prim vermemeliyiz. Koca koca gardıroplarımız olmamalı. Hem ahşapına suntasına yazık hem de içindeki giyilmeyen giysilere. Elektik su tüketimimizi asgari miktarda tutmalıyız.
Yazın fosur fosur kullandığınız klimaların iklimi ne derece kötü etkilediğini biliyor musunuz? Babam bu yüzden senelerdir vantilatöre muhtaç etti bizi.
ET YİYEN CANİ VAHŞİLERRR! diye çığıranların dikkat etmesi gerek bunlara.

Son olarak da insanın içindeki kötülüğü peynir yemeyerek önleyemezsiniz arkadaşlar. Buzağılarından ayrılan ineklerin acıklı hikayesini süt içmeyerek durduramazsız. İnterneti yasaklayarak çocuk pornosunu durduramayacağımız gibi. İkisi için de insanların ya vicdana ya bir din sistemine ya da tıkırında işleyen ve tatmin eden bir adalet mekanizmasına ihtiyaçları var. Yoksa Can Aksoy gibi insalarından hakkından nasıl gelebileceksiniz? Umarım dışlandığı için travma yaşayıp intihar eder. Zira bazı psikolojik hastalıkların tedavi edileceğini düşünmüyorum.

İNSANLIK VE DÜNYA İÇİN BİR İYİLİK YAPIN VE ÜREMEYİN TOPLAM NÜFUS OLMUŞ 7 MİLYAR!!!

Sevan Nişanyan

                                                     ASİMİLASYON
Asimilasyon aslında hiç kötü bir şey değil. Latince similis benzer, ad-similare benzeştirmek. Yerel ve aşiretsel olanı aşıp daha genel hatta evrensel bir kültür potasında harman olmak bana prensip olarak yanlış gelmiyor. İnsanın ufku gelişir, görgüsü artar. Uyduruk köy dedikodularıyla vakit öldüreceğine en azından metropol dedikodularıyla haşır neşir olursun, daha havalı takılırsın. İngilizcen varsa Zimbabwe’deki adamla çet yaparsın, İtalya’dan sevgili bulursun. Al sana asimilasyon. Fena mı?
TC rejiminin asimilasyon politikasında rahatsız edici olan şey başka. Bunlar politik anlamda çok sofistike olmadıkları için, asimile etmek istediği vatandaşa direktman hakaret ediyor. Senin kültürün yok (çünkü ben yok sayıyorum), dilin yok (çünkü ben bilmiyorum), tarihin yok (okulda öğretmediler), sen hayvansın, gel devletinin şefkat kucağına otur; üç kuşak boyu arıza çıkarmaz, itaat edersen seni belki kabul ederiz diyor. E bazı insanlar büsbütün onursuz değil. Bu şartlarda asimile edilmeyi kabul etmiyorlar. Ne oluyor? Hadi bakalım bölücü, ırkçı, terorist, falan filan.
Benim enişteler, “Vatandaş Türkçe konuş” terörünün estirildiği bir devirde evde tek kelime Türkçe konuşmayı yasak etmişlerdi. 1983′te kalkıp Kanada’ya göçtüler. Aradan bir yıl geçmedi, çocuklar evde sadece İngilizce konuşmaya başladılar. Demek ki neymiş? Asıl dertleri asimilasyon değilmiş, asimile etmeye yeltenenlerin saygısızlığı imiş.


                                                          ALEVİ
Alevinin alevle filan alakası yok. “Ali’ye mensup, Ali’ci” demek. Mevla’dan Mevlevi, Zühre’den zührevi gibi, Arapça. Eski yazıda elifle değil ayınla yazılır. Peygamberin vefatını izleyen günlerden beri İslam dünyasında Aliciler ve anti-Aliciler her zaman olmuş. Şiiliğin diğer adı olarak zaman zaman Alevilik (ya da aynı anlamda Ehlibeytçilik) deyimi kullanılmış.

Maamafih bizim Alevilerin bu hadisenin doğrudan devamı olduğunu sanmıyorum. Bugün Alevilik dediğimiz şey, Osmanlı ülkesinde 15. yüzyılın sonu ile 16. yüzyılın ilk yıllarında ortaya çıkan büyük toplumsal kargaşadan doğan bir ürün. Belli ki Anadolu’da İslam öncesinden beri varolan bazı inanç ve gelenekler buna eklemlenmiş. Belki ülkenin çok hızlı bir şekilde İslamlaşmasının doğurduğu bastırılmış tepkiler de rol oynamış. İslamiyeti doğrudan terketmek o devirde idamlık suç sayıldığı için, İslam geleneği çerçevesinde bir etiket aranmış. Öteden beri İslam dünyasında muhalefetin adı olan Alevilik benimsenmiş.

Efendim eski Türk şaman geleneklerinin devamıymış şuymuş buymuş, bunlar hikâye. Memleketteki Alevilerin neredeyse yarısı Kürt, Orta Asya şamanlığıyla ne işleri var belli değil. Antakya ve Suriye Alevilerinin ta İslam öncesine giden yerel kökleri var, onlar neden elin Türkmeninden şamanlık öğrenecek belli değil. Arnavut Toskların neredeyse hepsi Bektaşi olmuş, onlar da mı Orta Asya’dan geldi belli değil.

Düz cehalet dersen o da değil. Memleketteki gayrı-Türk unsuru hiçe sayan, onların da bir geçmişi ve bir kültürü olabileceğini algılamaktan aciz bir tür kemikleşmiş terbiyesizliğin ifadesi.



Bunları okuduktan sonra kendimi evlad-ı Nişanyan ilan ediyorum Sevan amca da kabul ederse tabii.
Adam kayıp dedem gibi resmen. Zaten etimolojik sözlüğü sebebiyle ziyadesiyle sevgi ve saygı besliyor idim. Lakin yazış tarzında okuyucularına verdiği cevaplarda adeta kendimi buluyorum. Bok kelimesini bile aynı stilde kullanıyoruz. Kalp. Karısının kafasından kurutulmuş bok attığı doğru mu acaba? Asdfgj. Lütfen sadece spekülasyon olsun. Ama olmasa da yine seveceğim yani. Her şeyi benim gibi düşünüp yorumluyor ya hayret ediyorum. Sırf üstteki köşe yazılarından dolayı değil holistik olarak yani. Cezaevine ziyaretine mi gitsek acaba? Ben böyle arıza insanlarla yakınlık hissediyorum sanki kendiliğinden tanıyormuşum gibi. Başım beladan bu yüzden kurtulmuyor ama bazen de işime yaramıyor değil. Ama Atatürk'ün ve feminizmin biraz fazla üstüne gidiyor gibi. Şimdilik bu kadar öptüm mucks.

İnsan Dediğin Şey Bir Organik Robottur

2013 yapımlı Her'ü izledikten sonra tekrar canlı varlık ile cansız nesne arasındaki farkı sorgulayabilirim. Filmin de amacı bu zaten.
Ama aynı sorularla daha çok küçükken izlediğim 1999 yapımlı Bicentinnal Man'de karşılaştığım için bu konu hakkında oluşturduğum fikir epey zamandır sabit.
Sahi siz ne düşünüyorsunuz? Bir solucanla aynı gruba dahiliz. Canlılar sınıfı. Ama mesela bir arabayla hiçbir şekilde ilişkilendirilmiyoruz. Yüksek teknolojilerle üretilmiş insan cildi görünümünde bir robot bizimle aynı duyguları hissedebilir mi? Tabi kulağa tanıdık gelen klişe şeyler bunlar.
Belki de bir yüzyıl sonra robotlarla insanların eşit sayılması gerektiğini savunan bir hukuk düzenlemesi yapılır. Kendini muhafazakar olarak tanımlayan kişiler elbette ki buna şiddetle karşı çıkarlar. İnsan icadı bir makinenin ruhunun olamayacağını ve asla insan ırkıyla kıyaslanamayacağını iddia ederler.
Diğer yandan benim gibi insanlarsa tüm bilinçli kompleks yaratıklar olarak birbirimize benzediğimizi ve arada ayrım yapılmasının saçma olduğunda diretirler.
Çarpıcı bir örneğini izlemek isterseniz Black Mirror adlı dizinin 2.sezon 1.episoduna bakabilirsiniz. Black Mirror sıradan dizi konseptinde değil kara mizah içeren farklı kısa filmlerden oluşuyor. Her bir bölüm adeta bir başyapıt, seyrettikten sonra kendime gelmem zaman alıyor.
Neyse konumuza geri dönelim. Artık ayrılığa sebep olan unsur dinler, ırklar değil yapay zeka-doğal zeka çatışmasıdır. Tabi artık onları robot ya da makine diye çağırmak nezaketsizlik sayılacağından metahuman transhuman pasthuman veyahut artificial intelligence kalıbından yola çıkarak artificialler ve benzeri gibi isimler çıkarılmış olur. Bu kavramlar yine dandik bir şekilde türkçeleşir. İnsanötesiler'e, benzer bir kelime türetilir. Tanrı demekten kaçınan Türk dindarlar bu isimden de aynı derecede nefret ederler ve aşağılayıcı başka arapça mahlaslar bulurlar.
Amerika'nın bazı eyaletlerinde, Japonya'da ve bazı Avrupa ülkelerinde robot - insan evliliklerine izin verilir. Her yeniliğe kapalı olan ülkemizdeyse tabi ki çok ayıplanır. Allaha şirk koştuğu gerekçesiyle bir çok robot-perver insan kafir ilan edilir. Vs vs.

Hastane Maceraları

3 haftadır her gün başım ağrıyor. Başlarda günde iki tane elektra içerek hayatta kalabildim. Ben ki elinden geldiğince ağrı kesiciden uzak duran, nasılsa kendi kendine geçer dinleneyim biraz vitamin alayım yeter diyen biriyim.
O kadar şiddetle ağrıyıp zonkluyordu ki dayanamayıp nörolojiye gittim, mr çekilmesini istediler gün aldık. Doktor 2,5 yıldır yasmin kullandığımı öğrenince bu tür ilaçların uzun vadeli kullanımlarda beyin damarlarında tıkanmaya yol açabileceğini söyledi. Birkaç gün acaba ölecek miyim diye düşündüm. Umarım ortalıklarda falan bayılmam dedim. Ameliyat olacak olursam saçlarımı kestirmek zorunda kalır mıyım diye vesvese yaptım. Böyle saçma sapan şeyler kurdum her zaman olduğu gibi en kötüsünü düşündüm.
Magnetic resonance image (mr) çok klastrofobik bir olay. Düz bir yere yatıyorsun kulağına kulaklık kafana da bir aparat takıyorlar, bu esnada ellerin göğsünde kıpırtısız durman gerekiyor yavaş yavaş büyük beyaz aletin içine doğru çekiliyorsun sonra garip garip sesler çıkıyor. Açıkçası ilk önce makine bozulacak patlayacak diye korktum zaten aynı gün önceden arızalanmış. Ayrıca gözlerimi kapatsam mı açsam mı bilemedim. Kapatınca ölmüş gibi hissedip panik yaptım. Sonra adı üstünde manyetik rezonans seslerin yankı yapması gerekiyor diye kendimi rahatlattım yani demek ki cahillik her zaman mutluluk değilmiş.

Sonra sonuçlar normal çıktı tabii ki sinüzitim bile yokmuş. Bir sinüzitim bile yokmuş anlıyor musun? Sinüzitim olmamasına sevindim sonuçta burun şişiren bir rahatsızlık. Her üşüttüğümde boşu boşuna burnumun büyümesine gerek yok sonuçta. Geriye kaldı migren. Ama migren de her gün sürekli olarak ağrı yapmıyormuş. Ayrıca ağrı, gürültü ya da fazla ışık gibi durumlarda ortaya çıkmıyor belirli somut bir sebebi yok. Geriye kalan ihtimaller göz, kulak, diş problemleriyle ilgili olanlar.
Bugün de kulak burun boğaz ve göz hastalıkları polikliniklerine gittim. Hastane ortamı yaşam sevincimi ziyadesiyle sömürüyor. Sıra kavgaları, laftan anlamayan insanlar, ilgisiz doktorlar... Oysa çocukken severdim. İğne olmak bile hoşuma giderdi.
Olayın filmlerde gördüğüm bilimsel boyutu vardı. Her doktor her hemşire birer bilim adamıydı nezdimde. Neyse uzatmayayım göz anjiyosu uygulandı o da benim açımdan meşakkatli bir işlem oldu çünkü yan taraftan hemşire bir çubukla yaklaşırken gözlerini sabit bir noktaya odaklamak zor oluyor. Oysa daha önceden devamlı gittiğim bir dermatolog bana soğuk kanlı ve cool olduğumu söylemişti. Çocukken de kan alınırken ağlamazdım hemşireler şaşırırdı.

Neyse göz tansiyonum normalden biraz daha yüksek çıktı ama emin olunması için bir test daha yaptırmam gerekiyormuş.
KKB doktoru da boşu boşuna röntgen çektirdi bana ekstradan radyasyona maruz kaldım sinir oldum önceden sorsaydı sinüzitimin olmadığını ben de söylerdim zaten. Bir de "sen nörolojiyle göze muayene ol" diyor. Bazı hekimler ıslak sopayla dövülmeyi hak ediyor kimse kusura bakmasın. Ha bu dediğim örnek için geçerli değil ama tembellikten öyle hayati ihmallere imza atıyorlar ki birçok insanın hayatı mahvoluyor. Hele de engellilere defolu diye yaklaşanları var ki gözlerini kör kulaklarını sağır edip salıvereceksin sokağa dünyanın kaç bucak olduğunu görsünler.
Bu intikamcı yaklaşımımdan dolayı Kohlberg'in ahlak teorisine göre henüz ikinci basamaktayım. Belki bir gün size Kohlberg'ü anlatırım eğleniriz ama iki senedir ödevlerim sunumlarım o kadar yoğun ki artık psikolojiyle ilgili bir de blog yazısı yazmaya üşeniyorum valla. Ama kitap okumayı yazı yazmayı o kadar iple çekiyorum ki sürekli finaller sonrasına erteliyorum vicdan azabı duymamak için, en dandik roman bile gözümde tütüyor. Hı bir de twitterda kısa ve hızlı olarak çemkirdiğimden dolayı blog yazmak için gerekli motivasyonum olan sinir stresi depolayamıyorum. Bu da böyle bir yazımdır.