Sayfalar

Çıplak İsyanlar

Eskiden yani çocukken, insanların soyunarak eylem yapmalarını anlayamazdım. Hele ki mankenlerin hayvan hakları için çıplak poz vermelerine hiç anlam veremezdim, hoş hala samimiyetsiz geliyor yaptıkları. Çünkü amaçları genellikle karşı çıkmak hak aramak falan değil vücutlarının ne kadar güzel veya seksi olduğunu göstermek böylelikle hemcinslerini daha fazla sömürü unsuru haline getiriyorlar farkında olmadan. Veya farkında olarak ama salağa yatarak. Yok yok vazgeçtim bu kadar zeka çoğuna fazla.

Gerçi ergenlik döneminde her ne kadar model falan olmak istesem de hatta karşıma fırsat çıksa da şu an mankenlik mesleğini biraz küçümsediğimi söylemeliyim. İnsanın, beyni gibi muazzam bir organı varken kendini bir nevi kıyafet askısı gibi kullandırtması tuhaf geliyor. Düşünsene milyon dolarlık elbiselerini sergiliyorsun ve üstüne giydiğin şey senden daha önemli sen orada sadece bir araçsın, amaçsa dikilmiş pahalı kumaşları taşımak! Hele ki bile isteye poposunu memesini açan twitter fenomenlerine, instagram ünlülerine falan kelimeler kifayetsiz kalıyor. Mesela bir Kim Kardashian örneği var pornolarını basına sızdırıp meşhur oldu, dünyanın hiçbir yerinde bu kadına saygı duyulmuyor, sürekli alay konusu. Hele ki bu kadınlar ciddi bir şeyler söylemeye görüş belirtmeye falan çalıştıklarında iyice komik oluyorlar. Üzgünüm ama aptalsınız.

Fark ettiyseniz buraya kadar bahsettiğim kadınlar için bir "terbiyesiz -  ahlaksız" bir "orospu" lafını kullanmadım. Çünkü ahlaksız veya terbiyesiz olduklarını düşünmüyorum yaptıklarını da ayıplamıyorum sadece küçük düşürücü buluyorum.

Fahişelik konusuna gelince de kimsenin gönüllü olarak bunu meslek telakki edeceğini sanmam yani metreslik bir "profession" olabilir belki. Ama tahminen  kimse fahişeliği yani başında bir pazarlayıcısı olan katı kurallı neredeyse ömür boyu süren vücut yıpratan ve çok da yüksek meblağlar kazandırmayan para kazanma yolunu seçsin. Yani bunlar empatiyle yapılan varsayımlar sonuçta bir iki ilgili kişiyle görüşmeden de çok kesin konuşamayacağım.

Jigololuğun daha fazla maddi getirisi olduğunu duymuştum. Arz-talep meselesi olarak açıklanabilir heralde bu da, sonuçta seks için kullanılmak istenen cinsiyet daha çok kadın bireyler.

Striptizciler var bir de. Onları nasıl kategorilendirsem bilemedim bizim ülkemizde yaygın değiller fakat amerikan dizi ve filmlerinde bolca rastlıyoruz. Rastladığımız karakterler de genellikle HIMYM'daki Queen gibi tipler. Yani erkekleri yolmayı seven hayat dolu femme fetaller. Fakat ekranlarda gösterilen özellikleri ne kadar sağlıklı yansıtılmış onu da bilemiyorum. Ahlak ve etik açısından benim için evlere temizliğe giden kadınla strip clubta çalışan kadın aynı eforu sarfediyor aynı derecede vücudunu yıpratıyor yani hangisi daha konforlu ve yüksek gelirliyse onun seçilmesinde bir mahzur yok.

Karşı olduğum olgu; zekanın, yeteneklerin, yaratıcılığın yerine bedenin kullanılması ve bunun bir bok varmış gibi gönüllü olarak yapılması. Benzer şekilde okuyabilecek imkanı varken erkenden evlenen veya saçma sapan işlere bulaşan insanları da hor görüyorum ne yalan söyleyeyim. Zaten insan sevgisiyle dolup taşan biri değilim hatta Yunus Emre'nin tersine insana insan olduğu için şüpheyle yaklaşıyorum.

Şimdi başlangıçta anlattığım konuyu toparlayacağım. Çıplak isyanlarla başlamıştım. Evet şu anki kurulu düzende giysilerinden kurtulmak kurallara ve topluma yapılan bir başkaldırıdır. Çünkü toplum şahısları olduğu gibi, doğduğu gibi -yani çıplak- kabul etmez. Keza dinler de ibadet etmeleri için bile insanları örtülere büründürür sanki Tanrı çıplak yaratmamışçasına... Üç semavi din de yetişkin kadınlar başta olmak üzere herkesi vücutlarını kapatmış olarak görmek ister ve bunu erdem sayar. Giyinmek ilk insanlar için sadece zorlu doğa koşullarından kaynaklanan bir önlemken artık saçma bir sosyal norm halini almıştır. Hatta ve hatta öyle bir hal almıştır ki kişilerin giysilerinin kumaşına, rengine, kesimine, yeniliğine göre bir sürü anlamlar atfedilmiş çoğu zaman bu minvalde ayrımcılık indikatörü haline getirilmiştir.  Kutsal kitapları ellemek için bile kadınlardan regl halinde olmamaları abdest almaları baş örtüsü takmaları beklenen bir toplulukta yaşıyoruz. Müslüman ülkelerin kızlarının da artık katılmaya başladıkları Femen grubunun yaptığı da buna isyan etmek işte çıplak vücutlarıyla kutsal kitapları tutmak, cinsel organlarını onlarla örtmek ve dinsel dogmalara karşı çıkmak. En son eylemlerini de bir camide gerçekleştirmişler gerçekten cesaretlerine hayran kalmamak mümkün değil.

Taksim'de bikinisiyle dans eden doktor kadını ya da tomaya karşı soyunan adamı hatırlarsınız, işte böyle hareketleri gördükçe umutla doluyorum. Bana göre bir ülkede özgürlük, vatandaşlarının arzuladıkları dereceye kadar çıplak kalabilmeleriyle doğru orantılıdır. Doğduğumuz gibi ölme hakkımız olmalı.

Gündemle Geziyle İlgili Yeterince Konuştum İçim Rahat

Yıllar sonra twitterın "keşfet" bölümü sayesinde Evanescence dinledim(adını hala bakmadan düzgün yazamıyorum). En son 14 yaşımdayken açıp da dinlemiş olmalıyım zaten emo emo şeyler yapmışım messengerda "k" yerine "q" yazmak gibi falan. Neyse ergenlik.
Ama övündüğüm bir şey var yaşım kaç olursa olsun tutup da aşk şiiri yazmamışım böyle ağlaklı dramlı şiirlerim var ama hep dünyanın adaletsizliğinden yalnızlıktan falan bahsetmişim. Bazı şeylere çok erken başlamışım yani aslında her şeye. Ortalama insanlardan daha önce ergenliğe girip daha önce çıkıp daha önce olgunlaşıp daha önce hayattan bezmiş gibi görüyorum kendimi. Zaten üniversiteye başlayıncaya kadar hep yaşımdan büyük gösterdim.
Bu sene o kadar her şey üst üste geldi ki ölümler, mahkemeler, okul (bir hocayı işinden ettik ve bayağı bir uğraş gerektirdi bu durum ), burs almak için çırpınışlarım vs vs.
Allahsız kitapsızların ölümü nasıl karşıladığı nasıl teselli olduğu merak edilir ya. Ben cevap veriyim; YAPILACAK BİR ŞEY YOK! Yani kabulleniyorsun acı çeke çeke, geceleri uykusuz kala kala, rüyanda göre göre kabulleniyorsun.
Bir gün seni de Türkiye'nin iğrenç mezarlıklarından bir yer hazırlayıp oraya atacaklar. Türkiye'de mezarlıklar bile sıkışık düzensiz. Biri mermerlerden tapınak yaptırırcasına yükseltmiş mezarlığı biri çok çirkin yeşil renkte demir dikmiş biri mezar taşını kalp şeklinde kestirtmiş bazıları daha modern metallerle kaplatmış mezarın çevresini bazıları da fakirlikten olacak yanlarını tuğlalarla örmüş, diğerleri de terk edip gitmiş ölünün nerede olduğuna dair izler kaybolmaya yüz tutmuş. Mezar taşlarına değişik yazılar kazınmış bazıları sevgi sözcükleri bazıları dini kasidelerden alıntılar bazıları da tuhaf şekilde şan şöhret belirten ünvanlar. "Doktor Sami Tüfekçi" gibi "Albay Ferhat Tekin". Ekşisözlük yazarı olduğunu bile yazmışlar mesela. Ölünün resmini koyan da oluyor.
 Her yerde plastik şişeler var, ağaçları ve mezar toprağının üstündeki çiçekleri sulamak için. Havada sinekler toprakta böcekler çok sayıda da köpek var. Mezarlıkları ormanlık alanlara yapıyorlar, ağaçlar kesiliyor ona üzülüyorum bebek mezarlarına da üzülüyorum. Her şeye üzülüyorum. Çünkü tek bir yeri ziyaret etmiyoruz mezarlık mezarlık dolaşıyoruz zira kaybettiğim kardeşlerimin sayısı bir değil.
Böyle normal normal yazdığıma inanamayarak devam ediyorum. Mezarın başına gidiyoruz herkes dua ediyor ben düşünüyorum düşünüyorum elim kolum bağlı sadece düşünüyorum. Tek avuntum ben ölsem bana da aynı yerde bırakıp gitmek zorunda kalacağın, yani senin için yapabileceğim bir şeyim yoktu ki bızdığım benim.
Sonunda delirecek miyim ben de merak ediyorum çünkü genelde öyle tahmin ediyorlar ya dini inanca sahip olursun ya delirirsin ya da intihar edersin. Simple is that. Zaman gösterecek. Arada diyorum ki eğer intihar edeceksem birkaç insanı daha öldüreyim dünyayı daha temiz bırakayım giderken. Sonra insan bulamıyorum hiçbiri onları öldürmeme değmeyecek gibi.
Öleceğini bilerek yaşamak çok ilginç, sevdiklerinin öleceğini bilerek yaşamaksa çok stresli çok boktan.

Not

Ne yalan söyleyeyim artık pek okunmadığımı düşündüğüm için yazasım da gelmiyor.

Zevklerin En Büyüğü

20 yaşıma geldim ve bu yaşa kadar hep önceki yaşlarımdan nefret ettim. Ah ne kadar aptalmışım, ah ne kadar ergenmişim, ah ne kadar bokmuşum diye diye zaman geçti. Ama artık kendimi kucaklamam gerektiğini düşünmeye başladım. Neysem o'yum işte. Bir sürü hatam oldu bir sürü saçma sapan insanlarla ilişki kurdum vakit kaybettim kendime göre vs. Ne olmuş yani? Ben de insanım. Benim de mükemmel olmamaya hakkım var. Hangi insan beni yargılayacak kadar olgun?
İşte kendimi sevmenin ilk basamaklarındayım birkaç adım attım fakat kendi kendine mi başladı bu süreç? -Tabi ki hayır! Kendinizi koşulsuz şartsız seven birinin varlığını hissetmediğiniz sürece kendinizi tam olarak sevemeyeceğinizi düşünüyorum. Yani başkalarının size karşı olan duyguları sizin kendinizi algılayışınızı oluşturuyor. Sevilmeden önce sevgiyi küçümsüyor insan hatta dalga geçiyor. Makroorganizmalardan tutun da mikroorganizmalara kadar her canlının zevk için yaşadığını savunurum ben. Ve en büyük zevkin de sevilmek olduğuna kanaat getirdim.

Yanlış Bilinen Gerçekler

Bazen bu blogu "doğru bilinen yanlışlar" köşesine çevirmek istediğim oluyor. Özellikle de Freud ve Nietzsche hakkında öyle sabuklamalar görüyorum ki, böyle asılsız şeyleri gayet de kendinden emin bir şekilde paylaşanların kafasını duvara sürtmek istiyorum. Freud'u çok çapkın sapıklığa meyilli bir aşk doktoru gibi sunarlarken, Nietzsche'yi de adeta küçük emrah, ferdi tayfur haline getirip dünya hakkında kamyoncu aforizmaları sıralayan bir garip aşık gibi gösteriyorlar. Örnek veriyorum:
Freud "gayler ve homoseksüel eğilimi olanlar küçük göğüs sever" gibi bir laf etmedi bunu iyi bilesiniz özellikle de ekşi sözlükte işkembeden sallayanlar var. Adamın kemikleri mezarında ters taklalar atıyor vallahi sizin yüzünüzden. Takdir ettiğim hatta sevdiğim bir adamı böylesine basit böylesine gerzek böylesine twitter fenomeni haline getiremezsiniz!

Dexter

Şu ana kadar, benim de herkes gibi gerçek dünyadan kaçamak yapmak için izlediğim birçok dizi oldu. Ardı ardına izledim gözlerimin acımasını umursamadım. Her episode'da bir sonraki bölümü merak ettim internet kotamın anasını ağlattım vs vs. Ama sanırım beni hiçbiri böylesine etkilememişti. Dexter'ın 4.sezonunun sonu-5.sezonunun başını izliyorum ve önceden basit bir seri katil dizisi sandığım şeyin aslında ne olduğunu görüyorum. Senaristler nasıl yazmışlar oyuncular nasıl oynamışlarsa artık bütün duygularım allak bullak oldu.

Kardeşim

Şimdiye kadar iki türlü acıya maruz kaldım. Birincisine boşluk sancısı adını verdim. Zaten burada midemdeki boşluğu defalarca anlatmışımdır , onun nasıl da tüm yaşama sevincimi vakumlayıp yok ettiğini. Her şeyin çirkin yüzünü gördüğümü, nerede ve kiminle olursam olayım yalnız hissettiğimi. Dünyanın basitlik ve sahtelik içinde manasızca dönüp durduğunu kabullenemeyerek herkesten ve kendimden iğrenişimi. Yıllarca bana öğretilen merhametli tanrı imgesini zihnimden kusarak atışımı. Ama kustukça rahatlamak yerine iyice çaresiz hissedişimi ve dinmeyen öfkemi.. Anlatmışımdır.
Ama yaklaşık iki yıldır bu duygu nöbetlerim -evet tıpkı öfke nöbetleri geçirir gibi girdiğim karamsar ve melankolik hal- kendi kendine dinmiş, az sayıda da olsa birilerini sevmeye hayatımı kabullenmeye başlamıştım. Kardeşimin durumunu annemin babamın yorgunluğunu düşünüp üzüldüğüm olurdu yani tamamıyla gamsız tasasız değildim. Fakat elimizden gelen bir şey yoktu. En iyisi fazla kafaya takmamaktı yoksa kederden yaşayamazdı insan.
Yine bir gece hastalandı öğürüp duruyordu kaç gündür de halsizdi ama çok önemli bir şey gibi gelmemişti ne de olsa ben sürekli midemi bozup hastalanıyordum kısa zaman sonra da geçiyordu. Yine de üzülmüştüm tabi öpmeye sarılmaya falan çalışmıştım ama çok huysuzdu. Gece sabaha yaklaşıyordu ve kardeşim yerinden kalkamayacak kadar halsizdi, babam kucağına alıp arabaya götürdü sonra da hastaneye gittiler. Yavrucağızın ömrü hastanelerde geçmişti zaten. Hemşireler kolundan damar yolu bulamaz topuğundan bağlarlardı serumu bense ağlamalarını duymamak için odadan çıkar hastane koridorlarına koşardım. Hep dua ederim "allahım nolur allahım onun canı yanmasın ben dayanabilirim ben daha büyüğüm onun yerine ben hasta olayım allahım lütfen"
Bir iğne vurulup birkaç da ilaç alıp döneceklerdi eve, yani tahminim buydu çok aldırmamıştım nasılsa GERİ DÖNECEKTİ. Sonra ben de bilgisayarı açıp dizimi kaldığım yerden izlemeye devam ettim. Ev telefonu çaldı arayan babamdı, bir şeye ihtiyaçları oldu herhalde dedim açtım. Sesi titriyordu hıçkırdığını duydum.
-Baba!
-Baba noldu!
-Söylesene baba?
Yoğun bakımdaydı.
O anı nasıl tarif edebilirim bilmiyorum bütün o boşluğun sancısıymış varoluş acısıymış hepsi yanında öyle önemsiz öyle basit öyle eften püften kalıyordu ki.. Ölüm vardı ölüm diye bir şey vardı. Onun dışında başka bir şey yoktu. Varlığı vardı ama yokluğu yoktu. Ya vardı ya yoktu. Hani çok sinirlenirsiniz birine ölsün istersiniz. Benim de öyle anlarım olmuştu ve o şimdi ölüyordu! Ölsün demiştim işte ölüyordu itiraz etmeden gidiyordu. Doğduğu hastanede ölüyordu. 9 Eylül Üniversitesi Hastanesi. 01.07.1997.
Doğduğu gün çok mutlu olmuştum yolunu dört gözle beklediğim benim minik bebek kardeşim doğmuştu. İlk kucağıma alışımı hatırlıyorum kollarıma ağır gelmişti düşürmekten çok korkmuş olabildiğince sıkı sarmış annemden alıp annaneme teslim etmiştim. Sonra sık sık kucağıma alır olmuştum kollarımda sallayarak uyutuyordum benim için zor bir görevdi kollarım ağrıyordu ama çok keyif alıyordum. Bir keresinde çorabını ütüleyeceğim derken yakmıştım çok üzülmüştüm çünkü en sevdiğim çorabıydı zaten o yüzden ütülüyordum. Onu gerçekten çok seviyordum 4-5 yaşında bir ablanın sevebileceğinden daha fazla hem de. Anneme babama sorardım hangimizi daha çok seviyorsunuz? Seni derlerdi. Ben de panikler hayır onu daha çok sevin o çok küçük! gibi birşeyler sıralardım.
İşte hikayemizin başlangıcı. O kadar uzun ki bu gece sadece bu kadarını yazabildim mecali kalmıyor insanın. Ses çıkartmayayım annem babam uyanmasın derken baş ağrısı yapıyor sessiz ağlamak.

Eskiden..

  Eskiden blogspot çok canlı cümbüşlü bir yerdi ve bu renkli ruhu benim bloguma da yansıyordu ateşli yorumlar olsun farklı insanlar olsun msn'e eklemeler-mail göndermeler olsun bayağı meşgul ediyordu beni. Başımdan geçen olayları paylaşma isteğim, "şu fikrimi mutlaka bloggerlara anlatmalıyım" şeklinde dürtülerim, her yoruma tatmin edici cevaplar verme çabam vardı o zamanlar. Sanki çok geçmişte kalmış gibi anlatıyorum ama henüz üç yıl bile geçmedi blog yazmaya başlayalı.

İlk defa 17 yaşımda post göndermeye başladım blog için (hep yaşımdan çok daha büyük sanılıyordum o zamanlarda yanlış tahminler benim için gurur vericiydi), ilk defa bir şeyler karalamaya başlamamsa ilkokul yıllarına dayanıyor. Hikayeler falan yazıyordum sonra arkadaşlarıma anlatıyordum genellikle fantastik şeylerdi. Çünkü ilkokul ve ortaokulda Harry Potter kitaplarıyla birlikte büyümüştüm. Uzun bir süre Hogswart'tan davet gelmesini beklediğimi itiraf etmeliyim.
Serinin son kitabı Ölüm Yadigarları'nın çıktığına dair duyumlar aldığımızda ortaokul sondaydım ve çok heyecanlanmıştım! Kitapçılarda satışa sunulmasını bekleyemediğimden 700 sayfalık kitabı hiç para da harcamadan indirip (bir arkadaşımın sayesinde olmuştu bu yoksa kendi başıma beceremezdim o zamanlar) bilgisayarın ekranına yapışarak okumuştum . Hemen bir iki gün içinde bitirdiğimi hatırlıyorum, zavallı gözlerim. Elimde tutmadan okuduğum ilk kitaptı ve sanırım son kitap olarak da kalacak. Belki de bir süre sonra sayfalı ciltli kitaplar demode olacak tabletler kullanılacak ama ben kütüphanemi genişletmeye devam edeceğim. Neyse.

Harry benim çocukluk arkadaşım gibi bir şey olmuştu çok kolay empati kurabildiğim biriydi. Annem babam olmasına rağmen annesizlik-babasızlık nedir onun kadar değilse de biraz biliyordum ve tıpkı Harry gibi yazın sıkıntıdan patlayarak okullar açılsın diye dua ederdim. Zaten küçükken öyle çok ve çeşitli dualarım vardı ki. En çok kardeşlerim için dua ederdim ama hiçbiri tutmadı işte hepsi gitti bir ben kaldım yaşamayı çok severmiş gibi. Söz ne zaman çocukluktan açılsa boğazıma bir şey çöküyor sanki oraya ağırlık yapıyor, çok boktan bir duygu. Hiçbir zaman da çocukluğuma dönmek istediğimi düşünmedim. Geçmişte kalmasını istediğim o kadar çok şey var ki. Böyle zamanlarda kendime acımayayım diye benden kat kat kötü şeyler yaşayan çocukların var olduğunu düşünüyorum mesela kardeşim. Artık bir kardeşim de yok. O dünyanın en güzel bebeğiydi en güzel çocuğuydu. Erkek olmasına rağmen benden bile güzeldi. 10-11 yaşına kadar sapsarı saçları yine sarı incecik kavisli kaşları, minicik burnu minicik ağzıyla herkesten daha tatlıydı.
Yine her şey karıştı.
Nerede ne yapıyor ne düşünüyor olduğum fark etmeksizin gün içinde hadi o değilse de ertesi günü mutlaka aklıma geliyor özlüyorum. Özlediğimizi bilebiliyor olsalar keşke.

Untitled

Bügun yani 20 Martta tam 20 oldum. 18 yaşımdan beri girdiğim değil, bitirdiğim yaşı söyler oldum. 

Göz Rengi

Açık renkli göz sevmiyorum yani mesela açık kahverengi açık mavi. Açık kahverengi göz- açık mavi göz esmer ten siyah saç kaş kombinasyonuna dayanamıyorum nasıl itici geliyor anlatamam.
Bir de şu var bir gözü güzel ya da çirkin yapan rengi değil şekli ve bakışlarının anlamlılığıdır. Mesela pörtlek denmeyecek irilikte, göz kenarları aşağı veya fazla yukarı rotasyona uğramayacak formda, kapakları sarkık olmayan ve cinsiyetine göre değişen belirginlikte kirpiklere sahip olmalı bir göz.  Bön bön bayık bayık bakmamalı bir derinlik hissedilmeli, duygularını yansıtabilmeli arada ışıldamalı.
Şu Avrupanın dayattığı güzellik normlarından kurtulalım artık bir zahmet iki gayret.

Kıskançlık Çıplaklık

5 hafta tatilim olmasından mütevellit gündüz kuşağı programlarına aşina hale geldim. Ama hala Esra Erol izleyecek kıvama gelmedim ne bileyim kadın çok yapmacık, adaylar çok salak. Neyse bahsedeceğim program da "Bana Her Şey Yakışır". İşte adından da anlaşılacağı üzere kezbanların yarıştığı sözde moda yarışması.
Kezban lafından başlarda hiç mi hiç hazzetmesem de bu gibi durumlarda kullanmak durumunda kalıyorum. Bana göre kezban nedir? Hemcinslerine karşı çok kıskanç, kendi abisinin babasının (patriarşik aile ve toplum yapısının) izin vermediği açıklıkta kıyafet giyen kızları kaşarlıkla suçlayan, gösteriş-marka meraklısı, kendisini bulunmaz hint kumaşı sanan, en büyük hayali zengin ve hava atabileceği bir koca bulmak olan, ayıp-günah kavramlarını sıkça kullanan en kötüsü de özgürlüğünün haklarının farkında olmayan kadın kişisidir.
Neyse izlediğim kadarıyla bu programa katılan kadınların çoğu alışveriş yaparken "kocam bu kadar açık giyinmeme izin vermez, kızar" deyip üstlerindeki kıyafetlerin aynadaki görünüşünü beğenseler bile çıkarıp farklı şeyler deneyip duruyorlar. Bu uğurda mağaza mağaza geziyorlar. Ya bir kadın bunu söylemeye nasıl utanmaz anlamıyorum. Hani kendi o derece dekolte transparan vs giymek istemez işte yaşıma, vücuduma, kendime yakıştırmıyorum falan der en doğal hakkıdır ama bir erkeğin egemenliğine girmek bu kadar kolay mı ya? Hadi girdin diyelim madem açık açık, güle oynaya söyleme bari ya. Alışveriş sırasında kadınlarla konuşan dış ses de ehehe mehehe demek ki eşiniz sizi çok fazla seviyor vs diyor. Kadın bunu kendine iltifat olarak alıyor seviniyor şirinlik yapıyor falan. Hey yarappim.
Başkalarının vücudunu bu derece sahiplenmek bana sağlıklı gelmiyor. Bahsettiğim şey de open relationship değil tabi ki sevgilinizin üstünde (mutabık olduğunuz sürece) bazı haklarınız var başkalarıyla elleşmemesi, oynaşmaması, sevişmemesi gibi fiziksel ve zor zamanlarınızda yanınızda olması, sırlarınızı saklaması, desteklemesi, yalan söylememesi, önemsendiğinizi göstermesi vs gibi tinsel şartları var.
Ama bir insanın vücudunu kıskanmak ne demek ya?!? Çok tehlikeli bir şey bu. Kadını çarşafa sarmaya, ağzını burnunu kapatmaya kadar bile gider. Mesela sevgilinizin gözlerini çok beğeniyorsunuz hatta aşık olduğunuz en güzel detayı o, e sizden başkası görmemeli o halde? Aynı mantık yani.
Empati yapıyorum; benim sevgilim beğenilse kıskançlık meselesi yapmam hatta hoşuma da gider bir yerde benim zevkli olduğumun göstergesidir.
Aynı şekilde bir insanı fazla sahiplenmek onun fazla zeki fazla yetenekli vs gözükmesine de tahammül edememektir. Sadece kendine saklamak elinden gelse bir kutuya koymak ve cebinde taşımak isteğini doğurur.
İslamda da vücutlar insanlara ait değildir sadece ruhların yerleşmesi için verilmiş birer araçtırlar mesela o yüzden kötü davrandığımız ya da amacına uygun düzgün kullanmadığımız organlarımızın ahirette bizden hesap soracağı söylenir. Tabi bize ait olmayan vücutları saçının son teline denk kapatmak niye? Hadi yine buna birkaç gerekçe bulabiliriz de insanları çıplak olarak yaratmış allaha ibadet ederken örtünmek niye? Kim tahrik olacak da namaz kılarken bol ve uzun etekler giyinmek zorundayız? Banyo yaparken bile cinsel organlar niye örtülmek zorunda? Muhtemelen bunların cevabı melekler tarafından izlendiğimiz ve onlardan haya etmemiz gerektiğiyle ilgili olacaktır.
Tabi benim nezdimde melekleri, günah ve sevap kavramlarından uzak sadece allaha hizmet etmek için yaratılmış varlıklar olarak ele aldığımızda utanma meselesi geçerliliğini yitirmektedir. Çünkü "onlar yemezler içmezler, erkeklik ve dişilikleri yoktur" Merak eden tatmin olmayan varsa da diyanetin sitesini ziyaret ediversin bir zahmet.
Konuyu nereden nereye getirip yine dine bağlamışım valla bravo bana.

Akış

Yahu benim adam akıllı twitter hesabı takip etmeye ihtiyacım var. Liseden falan tanıdıklarımı followluyorum ne yazıyorlar bakayım diye sonra gözlerim kör kulaklarım sağır olsun istiyorum "ne lan bu" diyorum. Benim gibi nazik naif vakur bir genç kıza bile bunu dedirtiyorlar. :P
Ya keşke twitter adreslerini bildiğim daha çok blog yazarı olsa, en aklı başında çevrem buradaki insanlar vallahi. Meh.
-Zorun mu var arkandan dürtüyorlar mı sanki twitter kullan diye- şeklinde tenkit edenler olabilir pek tabii. Lakin çok sıkılıyorum be otobüste falan hani. Evde de sıkılıyorum gerçi. Sıkılmanın yeri mi olur canım?
Ama insanlar aşırı avam aşırı cahil hani bu kendimi büyük görmekle de ilgili bir mevzu değil bence bir beyne sahip olmanın belirli yükümlülükleri olmalı bak insan olmanın demiyorum dikkatini çekerim. İnsan olmak hayvan olmaktan da beter bir tecessüm hali çünkü.
Tecessümün ekini kökünü ayırttırmayın şimdi bana.
Benim standartlarım çok mü yüksek ey Tanrım? Tanrım varsan bir işaret gönder? Hep sen bizi sınıyorsun bir kere de biz seni sınayalım yani göz hakkı denen bir şey var. Niye bu senin yarattığın düşünülen dünyayı ben çok eksik kusurlu ve yavan buluyorum? Benim alıcı-verici ayarlarımla mı oynadın benim beynimi farklı mı programladın yoksa ben senin seri imalat fabrikanın gözden kaçan yan ürünü müyüm? Bana kaderimin bir oyunu mu bu?
 Ortaçağda daha tılsımlıymış dünya. 21. yüzyıldaysa bok gibi. Buna felsefede disenchantment of the world diyorlar. Felsefeden 99 almışım vizede finalinden de 100. Ama ödevlerimden dolayı düşmüş ortalamam, ödev yapmak çok angarya, amelelik gerektiriyor

Olgunlaşma

Olgunlaşmak yaşla alakalı bir durum değil. Ayrı ev tutmakla veya yurt dışına çıkmakla da bir ilgisi yok. Sevgilinizin olması, uzun süreli ilişkiniz hatta evlenmeniz, bir çocuğa sahip olmanız bile sizi daha olgun yapmaya yetmiyor. Olgunlaşmak için belirli sorunların olması, acı çekmek ve düşünmek gerekiyor. Akabinde empati yeteneğiniz artıyor ve başkalarının acıları vasıtasıyla da olgunlaşma süreciniz devam ediyor.

Ya Sabır

Allah her doğan çocuğa rızkını verirmiş de bilmemneymiş. Evet o yüzden yiyecek ekmek bulamadığından kendini asan anneler var. İflas edip, iş bulamayıp vs intihar eden babalar var. Doğur canım doğur allah rızkını verir. Olmadı devlet döve döve tecavüz ettire ettire bakar yetimhanesinde.
Allah rızkını veriyorsa o sözde üzüldüğün Afrika'daki çocuklara niye koklatmıyor ucundan da olsa?
Neymiş kırk günlük embriyonun kalbi atıyormuş yediğin koyunun ineğin tavuğun da kalbi atıyor ama sen onları yemekten vazgeçmiyorsun.
Kürtaj korunma yöntemi değilmiş. A-aa ciddi misin bak bir yaşıma daha girdim!!! Bir tane doğum kontrol hapı al da prospektüsünü oku bari öyle ahkam kes. Kadınlar spiral taktırsa bile ihtimali var oluyor işte o çocuk sonra onu doğursun da spiral bebeğin gözünde ciğerinde çıksın değil mi? Cahillikten ölünse keşke.
Kürtaj kararında erkeğin konsensüsüne bile ihtiyaç yok. Sanki 9 ay 10 gün istemediği bebeği karnında erkek taşıyor, ayakları şişiyor, orası burası çatlıyor, dişleri çürüyor, varis çıkıyor, saçları dökülüyor, mesanesinde problemler oluşuyor, göğsü karnı ağrıyor, kilo alıyor, her şeye midesi bulanıyor kusup duruyor... Sonra onun mu karnı yarılıyor o mu sancılanıyor çocuk doğuracağım diye o mu ölüyor? O mu süt veriyor altını değiştiriyor gazını çıkarıyor o mu uykusuz kalıyor?
Bak yine haberin altındaki yorumları okudum yine asfalyalarım attı. Cahillikten ölünse keşke. Keşke o beynin kullanılmadığı için çürüse. Keşke boşuna oksijen tüketmesen keşke.

İtiraf

İnsanların, özellikle muhafazakarlar olanların neden materyalist düşünce biçiminden korktuklarını anlıyorum hatta son zamanlarda hak bile veriyorum.
Bir de evrimi biyolojik açıdan temel kabul etsem ve aksini asla mantıklı bulmasam da antropologların bu işi bayağı çarpıttığı kanaatindeyim ve sosyo-psikolojik uyarlamalardan bazen ben de rahatsız oluyorum. Ayrıca evrimi diğer sosyal bilimlere yayma fikri ilk olarak Herbert Spencer tarafından ortaya atılmış.

Hani şu haberler var ya "sarışınların daha çekici olduğu kanıtlandı", "büyük göğüslü kadınlar evrimsel açıdan daha avantajlı" bla bla. Yani bunlara inananınız kaldı mı bu kadar salak olanınız? Bir kere Pelin Batu denen süs bitkisi de böyle bir laf etmişti. İnsan varlığı bu kadar basite indirgemek tamamen zeka yoksunluğu belirtisi. Yani hala düalist olmamama rağmen ve eskiden "mekanik materyalizm kalp La Mettrie işte diyalektik materyalizm Marx akar" falan şeklinde dolanmama rağmen insanın fazla çok fazla basite indirgendiğini düşünmeye ve kızmaya başladım. Sadece bencillikle veya rekabetle açıklayamadığımız şeyler var.
Sosyolojiye Giriş'te beauty myth ile ilgili bir sunum yapmıştım işte ingilizce yazmıştım şimdi tekrar hatırlayıp koordine edip türkçesini buraya yazmak zor geliyor. Ama anlatacağım en kısa zamanda birçok konuda olduğu gibi insanların kişisel zevklerini bile manipüle eden medyanın oyunlarını ifşa edeceğim:P

Göt Edilmek

Ben ortaokul sondayken Kavak Yelleri dizisi yeni başlamıştı, yanılmıyorsam mayıs ayındaydık. Ben de malum OKS'ye hazırlanıyorum o sıralar. Ama ciddi ciddi hazırlanıyordum yani lisedeki gibi koyvermiş değilim.
 İşte dizinin başlangıcını izliyorum hoşuma da gidiyor ama kalkıp test falan çözmem gerekiyor vicdan azabı duyuyorum bu yüzden ben de kendi kendimi şöyle motive ediyorum; "eğer şimdi çalışmazsan işte dizideki öğrenciler gibi eski püskü bir okula düşersin". Ortaokulda koleje gidince devlet okulu görüntüsü biraz soluk kalmıştı herhalde. Meğersem okul İzmir'in en yüksek puanla alan ikinci anadolu lisesiymiş (birincisinin çok karışık ve olaylı bir okul olduğu bilindiğinden orayı yazmayı hiç düşünmemiştim) ve ben yakın arkadaşlarım oraya gidiyor diye tam da o okulu tercih listesinin başına yazacakmışım! Bizim okula başladığımız sene dizi ekibi çoktan İstanbul'a taşınmış olacakmış bizim de dizide figüran oyuncu olma gibi saçma sapan  hayallerimiz suya düşecekmiş. Neyse bu evrenin beni göt edişlerinden ufak bir örnek sadece. Blog çoktandır boş duruyor diye yazıvereyim bari dedim.
Hı şunu da ekleyeyim dedim uğruna o okulu seçtiğim arkadaşlarımın hiçbiriyle görüşmeyi bıraktım uzun zaman önce.

Boktan Şeyler

Son zamanlarda yaptığım işlerden bahsedecek olursam; finallere girip çıkıyorum ve sosyolojiden psikolojiye geçmeyi dört gözle bekliyorum. Son iki final ve son üç ödev kaldı. Hani vakıf üniversitelerini kıçınızı yaya yaya geçersiniz diye bir spekülasyon var ya o spekülatörü siksinler yani öyle diyeyim.

Ben hayatımda bu kadar çok paper bu kadar çok presentation bu kadar çok sociological dairy yani bu kadar fazla ödev yapmadım. Yapmıyorum zaten gidecek %20si kredimin.. Çok angarya işler bunlar ya bir de ingilizce yapmak zorundasın ya her boku, gerçekten canıma tak etti. Aslında türkçe olsa gayet güzel sosyolojik tespitlerim gözlemlerim var ama ingilizce olunca nolursa olsun daha basit anlatmak zorunda kalıyorum ve nefret ettiğim mükemmelliyetçiliğim yüzünden istediğim şeyi tam tamına anlatamayınca sinirlenip yapmayı bırakıyorum.

Dalga geçtiğimiz bir klişe var ya hani en kötü özelliğin ne diye sorulur iş görüşmelerinde de  "mükemmelliyetçiliğim" denir, klasik cevap. Ama bu özellik gerçekten insanı lanetliyor. Ya herşeyin en iyisi olsun istiyorsun ya da hiç olmasın diyorsun. Hazırlık sınıfında bize bunu yapmayı öğretmediler yani boş boş işlerle uğraştık, zaten ben en yüksek kurdan başlamıştım muafiyet sınavına bilerek girmemiştim anlıyorum ki şimdi bir sene boşa gitmiş. Gerçi o yıl tanıyıp hafiften sevdiğim insanlar var tek kazancım bu oldu heralde.

Bir de devamsızlık problemimiz var ki evlere şenlik; cpg denen bi bok mevcut,  işte onu yüksek tutmak zorundasın mesela akademik ingilizce dersininki %20 idi. Ve bu cpg iki saat derse gelmedin diye bile notundan kısılabilen bir olgu bir fact. Ve sadece sınav notum hesaplansa AA alıyorken oral exam ve cpg yüzünden hoca AB'ye çekebildi puanımı. Hiç sevmiyorum zenci pislik. (Bu arada ırkçı oldum ben bu sene)

Benim evimse okuluma arabayla 15-20 dk uzaklıkta olmasına rağmen metro inşaatı yüzünden 1.5 saat oluyor. Artık otobüse binmeye tahammül edemiyorum otobüsteki sığ cahil insanlara da tahammül edemiyorum sürekli kavga çıkıyor. Çocukluğumdan beri hep aynı şey dillere pelesenkti "türk halkı cahil kalmış". Benim için bir anlam ifade etmiyordu ama otobüste buluna buluna ne anlatmak istediklerini anladım.
İnsan ergenliğinde hep kendi yaşıtlarıyla muhattap olduğundan (kendimi ergenlikten çıkmış addediyorum) ve ortaokulda lisede şimdi üniversitede çevremdekilerin hep belirli bir seviyenin üstünde olmasından dolayı daha az gerçekçi bakıyormuşum sanırım hayata.

Haftasonuna veya haftaiçi akşam 7ye sınav, telafi ders vs koyabiliyorlar bunu da belirtmeden geçemeyecektim.
Fransızca öğreniyorum bu okulun sayılı güzel yönlerinden biri. Bazı dersler de baya yararlı aslında philosophy gibi humanity gibi. Ders kitaplarını normal kitapmış gibi okuyacağım sömestrde. Daha başka şeyler de var yazacağım yalnız "kardeşler arası cinsel ilişkiyi doğru bulup bulmadığımı çeşitli ahlaki kuramlara göre inceleyeceğim 4 sayfalık paper" hazırlamam  gerekiyor. O yüzden şimdilik bu kadar.

Arkadaşlık

Salak insanlar arasında yaşıyorsanız kısa bi süreliğine bu durum hoşunuza gider yanlarında fazlasıyla zeki  ya da kültürlü kaldığınızı bilirsiniz hatta onlar da söylerler "bu kadar çok şeyi nereden biliyorsun" derler hayret ederler anlattıklarınıza düşündüklerinize. Fakat sonrasında artık neyden bahsettiğinizi anlamamaları canınızı sıkmaya başlar sordukları basit sorular "bu kadar da olmaz" dedirtir. Hayata bakış açılarının darlığı olaylara verdikleri peşin hükümler basit dertleri canınızdan bezdirir.
-Salak dostun olacağına akıllı düşmanın olsun- vecizesine hak verecek kadar matah birşey zannedersiniz kendinizi .
Sonra gayet zeki bulduğunuz arkadaşlarınız gelir aklınıza. Gerçekleri daha çabuk kavradıklarından daha acımasızdırlar, zaaflarınızı keşfedebilir ve canları isterse kullanadabilirler. Siz de kendinizi daima tetikte hissedersiniz. Duygularınızı korumaya alırsınız ve başkalarının çıkmazlarını bulursunuz savunma amacıyla. Doğal davranamaz yaptıklarınıza yapacaklarınıza dikkat edersiniz. Sizin fark ettiklerinizi onların da önceden sezmiş olacağını tahmin edersiniz vs bu süreç uzar gider.
Sonra zeki insanlardan da arkadaş olamayacağı kanısına varırsınız. Bir insan ne kadar zekiyse o kadar kötü gibi gelir.
Sonuç olarak da hiç kimseden doğru düzgün arkadaş olamayacağından şüphelenirsiniz.
Burak olmasa bu yazdıklarıma üzülürdüm neyse ki şimdi sadece birer tespitler.

Öyle

Dünyadaki en acımasız yerlerden biri de bebek mezarlıklarıdır.
Minik minik kabirler. Neredeyse tatlı diyeceğim geliyor.
Ufacık gözler hiç açılmadan kapandılar belki.
Belki de içlerinden sarışın olanları ayaklarıyla oynamayı çok severdi.
Yaşasalardı saçları koyulaşacaktı belki.
Belki de "küçükken ben sarışınmışım" diyeceklerdi.

Baby Killers

Osmanlı bildiğin BEBEK KATİLİymiş. Padişahların, şehzadelerini öldürdüğü yetmediği gibi bir de torunlarının katledilmesini emrediyorlarmış. 2-3 yaşındaki bebekler öldürülürken din adamlarının eli armut topluyormuş anlaşılan, kardeş katline de cevaz verdiklerine göre. Şehzadeler ve sadece ailenin erkekleriyle de sınırlı kalmıyor çoğu zaman haremleri de yok ediliyormuş. Bir de gelmişler "Osmanlı adaletli bir İslam devletiydi" diyorlar.
Daha birsürü örnek var fakat bebeklerin bile potansiyel bir asi bir devlet bölücü olarak görülmesi sebebiyle boğazlanmaları yeter de artar bence.
Bir de zamanın şartlarına göre düşünelim bık bık muhabbetleri yapılıyor. Bir bebeği öldürmek 500 yıl öncesiyle günümüz zamanına oranla çok fark etmiyor. Nasıl ki yamyam kabileler iğrenç geliyorsa "ama ilkçağda yaşıyorlardı canım" savunması yapılamıyorsa nasıl ki yamyamların olduğu dönemde sadece bitkilerle ve hayvanlarla beslenen insanlar da varsa bu da bir zorunluluk değil seçim oluyor. Parallel reasoning.
Kullanabilinecek en mantıklı cümle Osmanlının ortaçağda daha gelişmiş daha zengin olması ve refaha bağlı olarak daha az vahşi daha çok medeni davranmaları o da Avrupaya göre.
Ya da dersin ki devlet zaten her zaman çıkarlarına göre hareket eden acımasız bir kurumdur o zaman amenna.
Lakin gelip de diyemezsin Osmanlı şöyle şefkatli böyle vicdanlıydı ceddimiz bir melekti ecdadımız iyilik perileriydi.

Başlıksız

Bir gün öleceklerini bildikleri halde insanlar nasıl bu kadar hırslı olabiliyorlar? Bir gün öleceğimizi bildiğimiz halde nasıl bir dünya kurduk? Bir gün öleceklerini bildiğimiz halde onlara nasıl kötü davranabildik?
Bütün bildiğin diller ezberlediğin kelimeler uçacak ünvanların silinecek bütün anıların kaybolacak bütün heyecanların aşkların sevişmelerin ya toprak ya kül olacak. Arkandan belki ağlanacak belki ağlanmayacak. Belki birkaç gün yas tutulacak belki tutulmayacak belki birkaç ay akıllara geleceksin belki gelmeyeceksin.
Eninde sonunda unutulacaksın. Eninde sonunda unutacaksın. Olması gereken de bu diyorlar. Olması gereken gerçekten bu mu? Hayatın gerçeği sevdiklerini çürüsün böceklere yem olsun diye toprağa atıp gitmek mi ve buna rağmen her şeye devam etmek mi? Unut ve yaşa. Cennete inan ve unut.

Bok

Küçükken ilk kadın peygamber olacağımı düşünürdüm daha doğrusu ümit ederdim nasıl bir kafa benimki? Ben ne zaman normal insanlar gibi hayattan zevk almaya başlayacağım?
Çirkinliklere alışabildiğim bir vakit gelecek mi? Kafama dünyanın sorunlarını saçmalıklarını takıp ağlamayacağım bir zaman olacak mı? İnsanların acılarını dert etmeyeceğim?
Ne zaman eleştirmekten vazgeçip biraz da keyfime bakacağım? Ne zaman insanlara bakıp mezarlıklarını hayal etmekten kurtulacağım? Ne zaman ölüp de solucanlara yem olacağımızı unutacağım? Ne zaman yaşamımı kabullenip isyan etmek için birilerini bulmaya çalışmayacağım? Ne zaman oraya buraya saldırmaktan vazgeçeceğim?
Ne zaman iyileşeceğim?

Sigara Üzerine

Açık alanlarda sigara içme yasağı gündemdeyken konuyla ilgili halihazırda bulunan fikirlerimi yazmak istedim. Öncelikle ben smoker değilim amma ve lakin herhangi bir maddenin smoke edilmesi olayına da asla ve kat'a karşı değilim. Marijuana(bizdeki esrar) kullanımının illegal olmasına anlam veremiyorum veya tütün vergisi artışından banane demiyorum mesela. Neyse.

Eti bile çoğu zaman doğru düzgün sindiremeyen ve her sabah çamaşır suyu içmişim gibi yanan bir mideye sahip olduğumdan sigara kullanmadığım gibi alkol, kafein, asitli içecekler gibi fazla tüketildiğinde hastaneye düşürebilecek maddelerden de elimden geldiğince uzak durmaya çalışıyorum. Henüz sağlık kurumlarına ve personellerine pek aşina olmayan tuzukurular için bu konuları ti'ye almak kolay.
Açıkçası ben kanser, aids vs hastası olmaktan da çok korkuyorum aynı şekilde felce uğramaktan ya da bir kaza sonucu kolumu bacağımı kaybetmekten..
Amacım 100 yaşına kadar yaşamak falan değil ama yaşadığım sürece de o poliklinik senin bu sağlık ocağı benim dolaşıp durmamak ve en önemlisi de birilerine muhtaç olmamak .
Bizzat kendimin çok ciddi bir rahatsızlığı olmasa da çocukluğum hastanelerde geçti. Doktorların hemşirelerin insanları kese biçe insan etine karşı ne kadar duyarsızlaştıklarına şahit oldum. Paranın, statünün ve görünüşün ne kadar etkili olduğuna şaşırdım. Engelli bebeklerin defolu, kanserli hastaların devlet hazinesine yük olarak görüldüğünü öğrendim. En acımasız yerlerdir hastaneler. Bir de hapishaneler.

Bazı ergenler görüyorum yaşı 30 olsa bile ruhu hala ergen kalanlar, dalga geçiyorlar. Kahkah kihkih sigara içmek öldürüyormuş zaten yaşamak isteyen kim! Güzel kardeşim öldürse iyi. Amiyane halk tabiriyle olacak belki ama "süründürüyor". Sürünmek kelimesi öyle bir çırpıda okunup geçilecek bir anlama sahip değil.  Ve sürünen sadece siz olmuyorsunuz aynı zamanda aileniz sevdikleriniz de zarar görüyor. Yakınlarınız, siz modern tıptan cevap alamadığınız zaman sizin için çeşit çeşit alternatif tedavi yöntemi araştırıyor, masaj terapisi mineral terapisi ses terapisi şu terapisi bu terapisi bir sürü masraf ediyor hatta çaresiz kalıp üfürükçülere başvuruyorlar. Hastalık sadece hastada değil çevresinde de kalıcı hasar bırakabiliyor.
Ha "zaten ölümcül bir hastalığa yakalanırsam yaşamak için mücadele etmeye gerek görmem bir şekilde intihar eder kurtulurum" kafasındaysan amenna! Ama sanmıyorum ki bir hastalık durumunda kişi hayatından kolayca vazgeçebilsin. İçgüdüsel olarak hem vücut hem beyin kendini korumaya alıyor ve iyileşmek için savaşıyorsun elinde olmadan.
Tabi ki bu demek değildir ki her sigara kullanıcısı akciğer kanseri olacak, gırtlak kanserinden nefessiz kalacak, kalp damarları tıkanacak, ülserden geberip gidecek. Ama bulunduğunuz eylemin risklerinin farkında olun, ölümden korkmayan cool genç ayaklarında tecrübesizce ahkam kesmeyin.
Bir de sigara içmeyenlerden nefret eden tipler var ki sormayın. Onlara göre sigara kullanmayanlar hayatın sillesini yememiş, düz, yüzeysel prototipler.
İnsanlar bir konuyu enine boyuna düşünmeden hemen nasıl da kolaya kaçıyorlar. Şaşılacak şey doğrusu.

Son olarak yasakların gelişmemiş toplumlar için var olduğunu düşünüyorum. İnsanlar sigarasını bir başkasının yüzüne üfleyerek içecek kadar aymaz ve görgüsüz olmasalar mesela, kimse kimsenin sigarasını nerede ve ne şekilde içtiğine karışamaz. Ama türk milleti işte otobüs duraklarında ve kuyruklarında bile yanındaki kişinin alerjisi varmış yokmuş hiç düşünmeden, birazdan otobüs gelecek kaygısıyla sigarayı hunharca sömürdüğünden onun dumanı kimi rahatsız ediyor umurunda değil.

Ekşisözlükteki yorumları okuyorum da sigaranın kapalı alanlarda kullanım yasağını faşizm olarak nitelendirip
kendilerine saygı bekleyenler olmuş.
Ben de durakta oturan kadının ağır parfümünün kokusundan rahatsız oluyorum o zaman ne yapacağız diye soranlar olmuş.
Sanki fabrikalar arabalar doğayı kirletmiyor da insanlar hala dumansız hava sahası diyorlar şeklinde sabuklayanlar olmuş.
Hmpfs.

Gam

Doğduğumdan beri değil ama kendimi bildim bileli normal mutlu bir yaşantım olmadı. Son zamanlarda şimdiye kadarki hayatımın en rahat en güzel günlerini yaşıyordum ki üstüne yine gölge düştü. Her mutluluğun bir sonu olduğundan huzurumun ne vakit bozulacağını merak ediyordum zaten.  Başıma gelenleri yazamam çünkü bunları bloga yazı malzemesi etme fikri çok iğrenç geliyor. Hem de burada yayınlanamayacak kadar uzun benim hikayem daha doğrusu bizim hikayemiz.
Ama insan arada saklamaktan yoruluyor bütün bu başından geçen olayları kaldırabildiği için takdir görmek istiyor veya kaldırabilmek için anlayış. Belki ileride bir otobiyografi kitabı çıkarırım ama kendimi tamamiyle ifşa etmeye ne zaman hazır olurum bilmiyorum.
Tüm acılarını tüm elim anılarını anlatabilen insanlara imreniyorum, ara ara garipsiyorum bazen de ayıplıyorum ne yalan söyleyeyim. Acılarından prim yapmaya bakıyorlarmış gibi geliyor.
Bense yakın arkadaşlarıma bile her şeyi açık açık anlatamazdım yakınıyormuşum gibi gözükmemek için. Paylaştıklarım hep sınırlıydı ki bazılarını da paylaşmak zorundaydım, sorduklarında yalan söylememek için bilhassa da utanmadığımı göstermek için.
Bazen de bahsetmezsem saygısızlık yapmış olacağım, görmezden geldiğimi sanacaklar diye anlattım. Böyle karmaşık bir durumdu bizimki. Veya ben her zamanki gibi işleri zorlaştırdım iyice.

Şimdiyse tüm sıkıntılarımı sansürsüz şekilde birine anlatabiliyorum. Birine derken kastettiğim alelade birine değil sadece bir kişiye.
Geçen gün de başka bir arkadaşıma sözettim çok şaşırdı. Yalnızca sözetmiştim oysa ki, detaylı anlatsam ne diyecekti kim bilir. Bu iki dışında yeni acımı kimseyle paylaşmayacağım.

Bağırmak istiyorum "hepiniz çok küçük çok yüzeysel insanlarsınız basit dertlerinizi ölüm kalım meselesi haline getiriyorsunuz hiçbir şeyi hak etmiyorsunuz oksijen israfısınız!".
Bininci sevgilisinden ayrılmış ağlıyor, arkadaşları arkasından konuşmuş ağlıyor, akrabaları ona küsmüş ağlıyor, arabasına benzin alamamış ağlıyor, dersinden kalmış ağlıyor, aldatılmışmış ağlıyor. Ağlamayın hepiniz geberin.
Hatta ben fakirliği de küçümsüyorum, çaresi var zira. Cana geleceğine mala gelsin. Ebeveynlerinin ayrılması da öyle abartıldığı gibi çok büyük bir travma değil çocuk için.

Öyle sorunlar var ki kimse teselli edemiyor. "Başınız sağolsun o şimdi cennette", "beterin beteri vardır", "allah acil şifalar versin". Verilen teselliler de para etmiyor kısacası.
En büyük keder kronik ve ağır hastalıklardır mesela kanserdir. Ama kanser bile bütün umutları silip süpürmez, kanserde bile gerileme ve iyileşme ihtimalleri vardır.
En büyük kederden daha büyük keder de vücuttaki sakatlık beyinsel işlevlerdeki eksiklik yani engeldir. Çünkü iyileşme şansı olmadığı gibi kötüleşme olasılığı vardır.
En büyük kederden daha büyük ve çaresiz keder ise ölümdür.

Ölmeyi hak etmeyen insanları kaybettiğimizde yaşamayı hak etmeyen insanlardan daha bir nefret eder oldum.

Garip Bir Fobi -Işık Korkusu-

İnsanların karanlıktan korkma durumları literatürde akluofobi olarak geçer. Özellikte çocukluk çağında normal olmakla birlikte her yaşta rastlanabilir bir fobi türüdür. Tuhaf olansa bunun tam zıttı olan fotofobi yani ışıktan ürkme halidir. Yakın zamanda fark ettim ki ben de bir fotofobik haline gelmişim. Fazla aydınlatılmış alanlardan aşırı rahatsız oluyor ve oradan kaçma isteği duyuyorum. Çoğunlukla kozmetik ürünleri satan mağazalar kuyumcular parlak beyaz ışık kullanıyorlar ve ben bu tür dükkanların vitrinlerine bakarken bile huzursuz oluyorum.
Ama sadece yapay floresan değil güneş ışığı da tedirgin ediyor. Öğlen acil olmadıkça dışarı çıkmıyorum sürekli sığınacak bir gölge bir loşluk arıyorum. Tabi kimse güneşin altında kalmaktan hoşlanmaz ama mesela ben bir grupla yürürken içgüdüsel olarak gölgeye doğru yürüyorum yani koşuyorum neredeyse.
Bilgisayarın parlaklığı için high performance modeu bile benim için katlanılmaz. Başımı ağrıtıyor zira.
Bu yaz annemlerin ısrarıyla ben de onlarla beraber yazlığa gittim ama orada güneşlik perdeler ne kalın ne de koyu yani evin içi aydınlık. Ben nasıl mutsuzum anlatamam odadan odaya kaçıyorum her yer aydınlık! Bu sebeple uyuyamıyorum da. Sabah 5te kalkıyorum bir daha yatacak loş bir yer bulamıyorum. Sürekli ağlıyorum sinirleniyorum ve babam dayanamayıp beni eve bırakıp geri dönüyor. Eve döndüğüm an vurup kafayı yatıyorum güzel bir uyku çekiyorum.
Hakeza İstanbula gittiğimizde de odaya özellikle sabahları güneş vuruyordu bittabi bana uykular yine haram olmuştu. Bu arada kaldığımız ev denize yakındı ve martılar korkunç çığlıklar atıyordu. Burakın sıcak diye pencereyi sürekli açık tutması sayesinde içeri haince süzülen güneş ışıkları ve vahşi martı çığlıkları yüzünden uykuda sıçraya sıçraya bir hal olmuştum.
Evimizin dört bir yani binalarla kaplı dolayısıyla pek güneş görmüyor. Yuvam benim! Bundan önceki evimiz de çok aydınlık olmazdı. Belki alıştığım için bu tepki. Belki de çocukluğumdan beri saklamam gereken çok şey olduğundan belki de sürekli ama sürekli gerçek duygularımı belli etmemeye çalışmaktan. Belki güneş alerjimden belki yanmayı sevmediğimden.
Yalnız şöyle bir şey oldu geçen gün evin kapıları değişti önceden camlı olan banyo kapısını camsız bir kapı modeliyle değiştirdiler. Eskiden ben banyo yaparken koridorun lambasını yakar kapının camından giren ışıkla yıkanırdım. Birkaç gün duşa giremedim banyo çok aydınlık diye. Bir kere girişimde bulundum ışıklar açıkken dişimi fırçalamaya çalıştım ama olmadı kaçıp odama sığındım sonra ampulü daha küçüğüyle değiştirdim yine başaramadım. Bir ara evdeki herkes dışarı çıkınca ben de koridoru aydınlatıp banyo kapısını açık bırakarak yıkandım. Tövbe yarappim.
Sembolistler de aynı şekilde güneşten floresandan ampulden hiç hazzetmezler. Akşam loşluğuna taparlar. Ahmet Haşim de kendini çok çirkin bulduğu için severmiş karanlığı. Ama benim durumum daha farklı ben ışıkta kimseyi görmek istemiyorum ışığın kendisini görmek istemiyorum! Zaten her şey daha çirkin ışıkta orası ayrı.
Öyle işte bana yapılacak en kötü işkence her yanında parlak lambalar bulunan bir odaya hapsetmek falan olmalı. Baş ağrısı ve uykusuzluktan döne döne can veririm. Neyse buradan niye tüyo veriyorsam.

Toplumuna Ve Dinine Göre İnsan Seçmek


Saat sabahın sekiz buçuğu, ben hala uyanığım. Sıkıntıdan ekşi sözlük okuyorum her zamanki gibi yine sinirleniyorum. Kızdığım şey düşündüklerimin zıttının savunulmasından ziyade ahkam kesilmesi. Ermeni soykırımı başlığını okuyorum ki genelde böyle herkesin bol keseden attığı evrim teorisi ateizm atatürk vb başlıklara girmem. Sadece entrylerini beğendiğim bazı yazarlar bu konuda ne fikir beyan etmiş diye merak edip tıklarım.
Öncelikle fanatizmin her türlüsü bana saçma geliyor; din mezhep ırk takım.. Ve bir de insanları etnik kökenlerine yani genetik kalıtımlarına göre değil dahil oldukları güruha yani toplumsal kalıtımlarına göre değerlendiririm. İnsanları asla yargılamam tamamen önyargısız bir meleğim! falan diyeceğimi sandıysanız yanıldınız.  Maslow'un Hierarchy of Needs Theorysini kabul ederek gelelim toplumsal kalıtımın ne olduğuna. Birkaç gündür bu konuyla ilgili bir sonuca varamamaktan dolayı sıkıntı içindeydim. Kabaca fakirlik eşittir gelişmemişlik, tamam ama başka hangi etkenler gelişime olumsuz etkide bulunuyor?
Ekonomik şartlar önemsenmeden toplumun uygarlaşması sadece bireylerinin zeka seviyesine mi bağlıdır? Hayır! Ülkelerin gelişmişliği teker teker vatandaşlarının iq miktarına göre değil bütünlük halinde halk olarak geçirdikleri sosyolojik evrelere bağlıdır. Yani en basitinden şöyle örneklendireyim; farklı insan gruplarına aynı miktar bütçe ayrıldığında bu ödenekle birbirleriyle alakasız eylemlerde bulunurlar. Kimisi verilen parayla gösteriş yapmaya çalışır cep telefonu kılıfı bile markalıdır, kimisi kendini eğlenceye adar gazinolara dadanır, kimisi bir karavan alır dünyayı dolaşır, kimisi okul hastane vs hayır işleriyle uğraşır, kimisi karısının üstüne bir kuma daha getirir, kimisi eğitimi için yurtdışına çıkar o kurs senin bu seminer benim koşar durur.

Bu değişik tutumlar zekayla direkt ilgili değildir daha çok doyumla alakalıdır. Harvardda okuyup homelesslığı bir yaşam biçimi kabul etmiş öğrencilerin varlığı buna en güzel kanıttır. Ve toplum kuralları ne kadar katıysa kişisel doyum-hayattan alınan haz o kadar azdır. Kişiler yeterli doyuma ulaşamadıklarında daha agresif ve saldırgan olurlar.
Peki toplumu bu kadar baskıcı ve dayatmacı yapan nedir? - DİN ve İKTİDAR HIRSIdır.
Şimdi bazıları karşı çıkacak, dini kendi çıkarları için kullananlarda suç! şeklinde itiraz edeceklerdir. Ben de sorarım insan neyi kendi çıkarı için kullanmadı da din gibi bir olgudan faydalanmasın? Tanrı o kadar aciz miydi ki gönderdiği dinlerin böyle yorumlanacağını hesaplayamadı.
İktidar hırsına gelecek olursak o bambaşka bir inceleme konusudur din dil ırk ayrımı yapmadan kişiyi canavarlaştırır.

Kimileri der ki kafatasçılık Darwinin Avrupalıları üstün ırk kabul etmesiyle başlamıştır. Bu ve buna benzer Afrikalıların neredeyse insan kategorisine sokulmaması, Darwinin nazilere ilham kaynağı olması gibi provokatif bilgiler Harun Yahyanın sitelerinde bulunmaktadır. Şimdiki aklım olsa kaale almazdım fakat ilk öğrendiğimde(16) şaşırmış böyle bir yorumu kim çıkarmış diye kızmıştım. Sonra düşündüm her alanda ileri olan yer Avrupa kıtasıydı bilim mi dersin sanat mı dersin özgürlük mü dersin modernlik mi dersin hepsinden bolca mevcut. Adalet için bile iç hukuk yollarımız yetersiz kalıyor ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvuruyoruz.
İngilizler Fransızlar Birinci Dünya Savaşında olduğu gibi kendileri savaşmadan toprak kazanıyorlar, sömürge ediniyorlar, ülkeleri maşa olarak kullanıyorlar tıpkı Avustralyadan Yeni Zelandadan Osmanlı cephelerine asker getirmeleri, Yunanlıları Türklere karşı kışkırtmaları gibi.. Bir laf vardı "Türkler savaşta kazandıklarını masada kaybeder". "Su akar Türk bakar".
Biz Kafkas ırkı (doğu avrupa batı asya) evrimin gerisinde miydik saf mıydık salak mıydık? Çünkü bir bakınca Türkiye Yunanistan Bulgaristan Ermenistan hep aynı aslında. Ne diye birbirimizi yiyorduk? Ayrıca Afrika sömürge yapıldı insanları köle edildi çeşit çeşit işkencelere maruz kaldılar ve kendilerini koruyamadılar demek ki yeterince zeki değiller!

Şimdiyse bir dönem Avruplıların tıptan bihaber oluşunu tedavi amaçlı insan kanı içilmesini, cadı ve vampir avladıklarını, kilisenin despotluğunun ne kadar can yaktığını göz önünde bulundurabiliyorum.
Oryantalist değilim ama küçümsediğimiz Araplar Farisiler zamanında imrenilecek kütüphaneler kurmuşlar zamanın gözde şehirlerini inşa etmişler. Endülüs Emevilerinde hayran olunacak hanlar hamamlar varken Avrupanın saraylarında dahi temizlik kültürü hadi kültürü geçtim banyo diye ayrı bir yer yokmuş. Bunu da yazarı İngiliz olan, İspanyol Prenses Katalinanın(Katherine) İngiltereye küçük yaşta gelin gitmesini ardından da yıllar sonra kraliçe olmasını anlatan bir kitapta okumuştum. Yine Fransız İhtilalini konu alan başka bir kitapta da Europanın çirkin yüzü görülüyordu açık açık.

Sonra mesela Kızılderililer gerizekalı oldukları için değil yaşam biçimlerinden ötürü katledilmişler asimilasyona uğramışlardı. Bütün ezilen ırklara sempati duyuyorum İskoçlar, İrlandalılar, Boşnaklar..

Siyahiler de aynı şekilde şu an dünyanın neresinde olursa olsun bulundukları ortama uyum sağlamışlar beyazlarla aynı eğitimden geçmişler birçok düşünür bilim adamı sanatçı yetiştirmişler. Eğer söylenegelen uydurmacalar gibi insan-maymun arası bir yaratık olsalar zihinsel işlem gerektiren süreçlerde başarısız olmaları gerekirdi.

Türkiyede neden "proleteryanın sağcı elitlerin solcu" olduğu tartışılagelen bir konudur. İşte bu da Türk vatandaşlarının milli hafızası toplumsal kalıtımının bir sonucudur. Gerçi zenginler de şu an konjonktür gereği islami açılımlara yönelmişler, yeşil sermaye ivme kazanmış ve doğal olarak sağa kaymışlardır.

-Paşa ve bey-den başka soyluluk ünvanı bulunmayan Türkiye geçmişinde sınıf farklılıkları mesela bir -şövalye lord kont markiz earl baron dük- gibi asalet ünvanlarına ve hala halihazırda bir kraliyet ailesine sahip İngiltere geçmişindeki kadar belirgin değildir ve tabakalar arası dikey geçiş nispeten kolaydır. Ülkemizde işçi tabakasından bir ailenin çocuğu bile mevcut eğitim sistemiyle, okulunda devamlılık göstermişse statüsel anlamda istediği makama sahip olabilir çünkü üniversiteye (Osmanlıda daha yeni 1800'lerde kurulan üniversitenin temelleri Batı Avrupada 11./12. Doğu Avrupada 13./14. yüzyıla dayanıyor.)  giriş sınavlarında adayların kültür birikimleri, bakış açıları, hobileri, kaç dil bildikleri, hangi kurslara katıldıkları sorgulanmaz ezberlenen formüller ile biraz mantık çokça pratik istenen üniversite için yeterlidir.

Yine İngilterede işçiler arasında bile katmanlar mevcuttur yüksek gelirli işçi aristokrasisi diye birşey vardır. Sürekli İngiltereden bahsetmemin sebebi sanayileşme ve sömürgeleşmenin en hızlı bu birleşmiş krallıkta yaşanmış olması. Amerikayı da örnek gösterebiliriz 1 mayıs işçi bayramının, 8 mart dünya kadınlar gününün nasıl ilan edildiğini veya Rusyanın ekim şubat devrimlerini.. Rusyada devrim olurken  Türkiyede darbe oluyor buda işin özeti heralde.
Buna bağlı olarak AKP'ye oy verenleri direkt olarak geri kalmış kitle ilan etmek de bence doğru bir davranış değildir. Osmanlıda saray sanat bilim dili bile halkın dilinden farklıdır tanzimat döneminden itibaren açıkça görüldüğü gibi halk azınlıklar hariç olmak üzere kendi sosyal özgürlüğü için herhangi bir mücadele vermemiştir iş her zaman aydın kesimin başına düşmüştür. Sonrasındaysa aydınların entelektüelliğinin elitliğe evrimleşmesi sonucunda halkla arası iyice açılmıştır..
 Belki de bunun sebebi Avupayı Amerikayı Rusyayı geriden seyrettiğimizden dolayı orada belirli mücadeleler direnişler sonucu kazanılan hakları edinilen tecrübeleri fikir akımlarını bizim hazırdan alıp özümseyemeden tüketivermemizdir. Bu tıpkı miras yiyen sefahat içinde yaşayan bir evladın paraya bakış açısıyla, o serveti elde edene kadar çalışıp didinmiş tasarruf yapmış babanın paraya bakış açısındaki farka benzer.

Lakin ve lakin tüm bu yazdıklarıma rağmen düşünüyorum da; insanların günümüzün globalleşen dünyasında çoğunluğun bakış açısından kurtulup kendi perspektifini yaratması bu kadar zor mu? Elinin altında her an ulaşabileceği internet gibi bir olanak şehrinde onlarca kütüphane sahaf yüzlerce kitapçı dükkanı varken? Her evde bir tane tv bir tane cep telefonu mevcutken? Acaba özgür düşünce sadece ayrıcalıklı gene sahip olanların kullanabileceği bir özellik mi? Bu çağda bir insan hala Kuran okumadan Müslüman olabilir mi dini saydığı felsefeye bu kadar bağlanıp tüm yaşamını onun ekseninde döndürebilir mi?
Yukarıda seçmenlerin muhafazakar partileri tercih etmelerinin direkt zekayla bağıntısı olmadığını söylemiştim peki dolaylı yoldan var mı? Ramazan ayında içki içilmesini şort giyilmesini tvde magazin programları yayınlanmasını kutsalına hakaret kabul eden biri bu hale imkansızlıklar yüzünden mi geldi yoksa gerçekten algıda problem mi yaşıyor?
Diyeceğim o ki insanları üyesi oldukları topluluğa ve dinlerine göre de değerlendirmek pek de bir önyargı olmayacaktır. Tıpkı Platonun fikirlerini beğenenleri komik bulmam gibi tıpkı varoluşçuları gerçeklikten uzak ve yüzeysel bulmam gibi. Bedava gezi imkanı sağlasalar Arabistan Yarımadasından herhangi bir ülkeye gitmek istemeyeceğim gibi. Türk toplumunu da sevmiyorum ırkçı da değilim oh rahatladım işte!

Note; öhm yazıyı toplayabildim mi anadüşünceyi verebildim mi bilmiyorum ama izmir sıcağında klimasız evimde matkap sesleri eşliğinde endoplazmik retikulumlarım erimiş şekilde yazdım. Benden bu kadar valla.
Deeper Note; Buldum temayı! Uygarlıkları geliştiren insanların zekaları değil karakterleri ve uymak zorunda oldukları dinsel ritüeller toplumsal kurallardır. Karakter dediğimiz şey de içinde bulunulan toplumun etkisiyle oluşur.
Deepest Note; Karakterle; mizacı ve kişiliği karıştırmayınız.

Tekzip

Of çok salak hissettim ya. Bir önceki postumda Ayşe Kulin için kitapları beni vurmuştur falan yazmışım aslında o Buket Uzuner olacaktı. Zaten ortaokul dönemimi kapsayan bir beğeniden bahsediyoruz.
Yazının önceki paragrafında Ayşe Kulinden bahsettiğim için farkında olmadan aynı kişinin ismini tekrarlamışım. Oysa kadını günahım kadar sevmem! Hatta hoşlanmama nedenlerimi yazacaktım ki değmez dedim. Of ya insanlar beni Ayşe Kulin hayranı sandı meh.

Kitap Okumanın Zararları

Ben artık okumanın yararlı bir faaliyet olduğunu düşünmüyorum hele de benim gibi kitabı yaşayan roman karakterleriyle fazla özdeşenleşen insanlar için. Kitabı yaşamaktan kastım hiçbir fiziki veya ruhsal betimlemeyi gözünüzde canlandırmadan okuyup geçememek. Hele ki Dostoyevski, Çehov, Peyami Safa gibi karmaşık tahlilleri olan yazarlar var ki canıma okuyor.
"Kutuzov içine kapanık olmakla beraber insan canlısıydı kendini toplumdan sakınır bir müddet sonra insanlarla çok şey paylaştığını düşünür ve onları terkederdi, aslında terkeden de o değildi fakat Kutuzova dengesiz mizacından ötürü fazla güvenilmeyeceği apaçık ortadaydı, ilişiğini kestiği insanları bir daha asla hatrına getirmezdi."
Şimdi benim bu adamı hissetmem gerekiyor hmm insanları sevmiyorum yok seviyorum aslında ama kaçıyorum peki niçin kaçıyorum? Hassas ve zayıf bir bünyem var o zaman. Ama aynı zamanda sert olmalıyım insanları bir çırpıda siliveren... Peki bana niye güvenilmiyor? İnsan canlısıydı ve terkeden o değildi aslında vurgularına dikkat! Demek ki onu böyle olmaya iten sebepler var.
Bu arada Kutuzov,  Savaş ve Barıştan ismi aklımda kalan tek tipleme.

Bilirsiniz yazarlar standart insanlardan daha farklılar daha another brick on the wall'lar ve beni böyle böyle anormalleştirdiler.
Çocukken sadeleştirilmiş ve kısaltılmış türk-dünya klasikleriyle  (tabiki Grimm kardeşlerin masalları da dahil fakat onları hepimiz biliriz) büyüdüm desem yeridir.
Büyüyünce de orjinal hallerini (yani orjinale en yakın hallerini) elden geçirdim tabi. Ömer Seyfettinin hikayelerinin hemen hemen hepsini bilirim içlerinde çok psikopatça olanlar vardır. Hatta şu an düşündüm de "kim okumama izin vermiş bunları?!".  Sefiller, Çocuk Kalbi, Pollyanna, Pinokyo Küçük Kadınlar .. Ben bu romanların hepsine hüzünlendim hepsinde annesi babası ölmüş çocuklar fakir çocuklar işkence gören çocuklar arkadaşları tarafından dışlanan çocuklar.. hepsini yaşadım. En son bitirdiğim kitap Tutunamayanlardı ve Selim Işık'ın tutunamayışını aynı iç sıkıntısıyla izledim ilkokul yılları anlatılırken çocukluğuma döndüm ortaokul yıllarında ilk ergenlik dönemimi tekrar yaşadım. Rüyamda bile gördüm. Kitabı okuduğum müddetçe olur olmaz şeylere ağladım filan..

Dayım 9 yaşındayken şiir kitabı almıştı bana, adının Çocuklara Şiirler nevinden birşey olması gerek. Çocuğun birinin hasta kardeşine yazdığı şiir vardı ne kadar da ağlamıştım tıpkı bana benziyordu kardeşi hep hastanedeydi hep serumla besleniyordu.
Sonra küçük bebek cenin şiiri vardı. Erken doğumdan ölen iki kardeşim var biri ben çok küçükken olmuş hatırlamıyorum diğerindeyse kaç gün yas tutmuştum, babam sarışın olduğunu söylemişti. Yine çocuk kitabı yazarı sanılan Gülten Dayıoğlu, Kemalettin Tuğcu, Muzaffer İzgü falan bunlar bende hep yaradır. Gülten Dayıoğlu'nun Yeşil Kiraz isimli zavallı bir kapıcı kızının hayat hikayesini anlatan romanı vardı elime geçtiğinde yani zehirlendiğimde daha 10 yaşındaydım. Kızın hikayesi öyle acıklıydı ki aylarca aklımdan çıkaramamıştım.
Hiç unutmam Şeker Portakalını okuduğum sırada elektrikler kesilmişti mum ışığında okuyarak ağlamıştım ah ne romantik.
Harry Potterla bile aramda duygusal bir bağ vardı öyle ya o da öksüz yetim bir çocuktu ve tatilleri eve döneceği için sevinmezdi tıpkı benim gibi.

Elime geçen herşeyi okuduğum dönemler oldu efendime söyleyeyim peygamberler tarihi mi dersin kişisel gelişim kitapları mı dersin... Ayşe Kulinden, Stephan Kinge uzanan bir yelpazede oradan oraya savruldum. İzlemediğim ya da izlemeyeceğim filmlerin eleştirilerini takip ettim gazeteden. Bu arada Buket Uzuneri de sevmiştim Kumral Ada Mavi Tuna falan.
Ortaokulda da John Steinbeck ve Hüseyin Rahmi sayesinde de hayattan soğuyarak natüralizmle tanıştım. Bol bol Rus ve İngiliz edebiyatı sömürdüm.
Lisede edebiyat derslerime faydası olsun diye ilk roman ilk realist roman ilk psikolojik roman vs böyle bir ilk antolojisi okudum sayılır. Tanzimat dönemi Serveti Fünun dönemi Milli dönem Cumhuriyet dönemi eserlerini kendimce inceledim.
İstemsiz şekilde okuduklarımın şeceresini çıkarıyorum. Şecere çıkarmak da denmez aslında mihenk taşları işte en çok iz bırakanlar. Neyse sadede geliyorum;

-BUNLARIN HİÇBİRİ BENİ MUTLU ETMEDİ. HER KİTAPTAN SONRA DAHA MELANKOLİK DAHA NEVROTİK OLDUM.

Belki de diyeceksiniz ki sen aşırı duygusal ve pesimistsin bunda kitapların suçu ne?
O kitaplar yüzünden garip garip hayatlar yaşadım farklı farklı acılar çektim kendi yaşantım yetmiyormuş gibi başkalarınınkini de üstüme yüklendim hayatın her koşulda ne kadar acımasız olduğunu tecrübe ettim.

Ha şimdi de sen sadece romanlardan bahsediyorsun bilgi içerikli yayınlar da var diye itiraz edeceksiniz.
İgnorance is bliss.  Öğrendiğim şeylerle de mutlu olamam mesela öldükten sonra yokolacağımı bilmek bana mutluluk bahşetmiyor doğruya doğru. Pozitivizm materyalizm (benim benimsediğim mekanik olanıdır) ise yaşama  sevincimi köreltiyor. İnsanlar ormanlık bir alanda huzur buluyor bense ağaca bakıp fotosentezini tropizmasını üstünde yaşayan bakterileri düşünüyorum. Taşa bakıp iç püskürük mü dış püskürük mü kimyasal tortul mu başkalaşım geçirmiş mi diye merak ediyorum. Tarihi araştırınca katliamlar soykırımlar dehşet vahşet ölümcül deneyler ot bok. Hakeza psikoloji sosyoloji felsefe de öyle. Hiçbir şey kazanmıyorum.
Hayatın özü zevktir. Bitkinin ışığa yönelmesi gibi insan da hazza yönelir. Hazla huzurun dengeli varlığı mutluluktur. Kitap okumayın atın onları hepsini yakın! Sadece puccanın kitabına izin var!

Halihazırda Ameliyat Olacaklar Okumamalı


Daha önce de ameliyat olmuştum genel anesteziyle fakat dünkü çok farklıydı çok ağırdı yediğim narkoz aklımı başımdan almış resmen.

Ameliyathanede olduğumu biliyorum en son hatırladığım şey koluma damaryolu açıldığı, uyuşturucu sıvının enjekte edildiği ve beynimin içinde cızırtılar acayip çığlıklar duymam ve gayri ihtiyari "çok ses var çok kötü diye yardım istemem. Aradan bir dakika geçmiş olmalı. Sesler duyuyorum doktorlar konuşuyor gözümü açmaya çalışıyorum olmuyor birden panikliyorum yoksa diyorum Awake filmindeki gibi bilincim hala açık mı? "Ben tamamen uyuşmadım durun beni ameliyat etmeyin!" Ağzımı açmaya çalışıyorum bir şey söylemeli bir ses çıkartmalıyım ama olmuyor. Ellerim ayaklarım hiçbiryerimi kımıldatamıyorum deliye dönüyorum. Felç mi oldum felç mi oldum! Hayatımda böyle çırpındığımı hatırlamıyorum gözümü açsam yetecek ama yapamıyorum! Sonra başımı oynatabiliyorum evet evet sonunda! Tek kıpırdatabildiğim yerim kafam ve onu yeterince hızlı sallarsam beni fark edeceklerine eminim. Kafamı elimden geldiğince hızlı sağa sola çevirmeye çalıştığım için olacak başım dönüyor. Aynı zamanda inanılmaz bir acı var boğazımın içine bişey sokuyorlar ya da çıkarıyorlar anlamıyorum o an boğazımı kesmeye çalıştıklarına yemin edebilirim. Can havliyle "Hayır hayır istemiyorum!" demeye çalışıyorum fakat boğazım konuşurken öyle bir yanıyor ki sadece hırıltılı hırıltılı h harfleri çıkartabiliyorum gibime geliyor, söyleyeceklerimin devamını getirebilmek için azami çaba sarf ediyorum. Bir kadın benimle konuşuyor ama açıkladığı şeyi algılayamıyorum hiç. O anda gözlerim açılıyor oda dönüyor herşeyi çift görüyorum duyduğum kadın sesinin sahibini arıyorum. Feci halde titrediğimi fark ediyorum vücudumu kontrol edemediğim için iyice panikliyorum. Boğazım yüzünden nefes alamıyorum tıkanıyorum. Birileri endişeleniyor sanki. Birisi bana başını kaldır diyor uğraşıyorum ama yapamıyorum sonra biri beni kaldırıyor taşıyor bi yere koyuyor. En son kendimi yoğun bakımda buluyorum. Daha önceki ameliyatımda gözümü ilk kez kendi odamda açmıştım yoğun bakım kısmını uyuyarak geçirmişim.

Neyse meğer uyutulduğumdan beri 2.5 saat geçmiş ameliyat bitmiş.
Yoğun bakım daha da beter gözüme buz torbaları konuluyor ağzıma buhar veren bir hortum sokuluyor koluma da serum bağlanıyor. Yutkunduğumda boğazım zımpara kağıdıyla ovalanıyormuş gibi acıyor. Ağzımdaki hortumdan nefes almamı söylüyorlar ama sürekli sağa sola kayıp düşüyor.
Boğazıma ne olduğunu sormaya çalışıyorum sesim gırtlak kanseri olmuşum gibi çıkıyor neredeyse ağlayacağım. Sonra hemşire derdimi anlıyor ameliyatta her hastanın boğazına takılan oksijen sağlayan tüplerin yarattığı tahrişten bahsediyor 2-3 saat sonra hafifler diyor. Bir umut her gelen doktordan hemşireden boğazım için bir hap bir şurup bir ilaç bir birşey talep ediyorum her seferinde olumsuz yanıt alıyorum. Oysa şu an araştırdım pastil veriliyormuş boğaz için. Duyarlı sağlık görevlileri bana bir pastil verememişler bravo.
Bu tabloda eksik olan tek lanet mide bulantısı ve o da kısa sürede başlıyor. Tahriş olmuş boğazlarımı iyice yıpratarak kanlı safranlı kusuyorum, kustuklarıma bakınca yine dehşete düşürüyorum. Bir yandan kollarım bacaklarım kasılıyor ellerim içine doğru yumuluyor vücudumun tamamında karıncalanma hissi var. Sürekli bu belirtilerin normal olup olmadığını sormaya çalışıyorum savaş ay sesimle. Çünkü ilkinde daha ağır bir ameliyat olmama rağmen bu şikayetlerin hiçbirini yaşamamıştım. Sonra çişim geliyor lavaboya gitmek istiyorum olmaz başın döner diyorlar lazımlık gibi birşey veriyorlar. Şaşırıp kalıyorum yerimden kalkmadan nasıl işeyeceğim ben bu şeye?? Akabinde geri çeviriyorum lazımlığı bir yerleri batırmaktan utanarak. Hizmetli kadın bana pis pis bakıyor.

Kendini başhemşire olduğu için üstün insan sanan yaşlı bir garabet var, herşeyden yakındığımı düşünüyor benim için histerik diyor. Tabi burnum sarılı tıkalı ağzımdan soludukça boğazım kendimi yırtıyor midemden sürekli bir kusmuk bir balgam yukarı çıkıyor ben öksüyorum hık diye tıkanıp kalıyorum tuvalete bile gidemiyorum. Bana bulantı geçirici bir iğne yapılıyor fakat bir faydasını görmüyorum. Tabi tabi histeri krizleri hepsi. Oysaki benim acı eşiğim yüksektir bunu daha önce kaç kere duydum doktorlardan. Bunak kadın.
Zaman geçmek bilmiyor koluma birşey damlıyor bakıyorum serum hortumcuğunu düzeltiyorum bu serum paketi ne zaman biter diye hesaplıyorum ondan sıkılıyorum pencereden bakıyorum binalar binalar.. bunalıyorum karşımda damağında sorun olduğunu tahmin ettiğim Zeynel adında dudakları sürekli kanayan bir bebek ve onu susturmaya çalışan babannesini izliyorum. Babanne torundan önce aynı yatakta 90 yaşında hemşirelere güzellemeler okuyan sevimsiz bir ihtiyar vardı. Herkes bayıldı adamın şiirlerine hayat dolu oluşuna. Sözü geçen yatağın sağında jinekomastiye (kadın tipi meme büyümesi) girecek bir adam vardı adı Şivan ya da Şanzelize gibi birşeydi.
Başka bir vaka kulağı kopmuş uzun esmer bir mahallle delikanlısıydı. Bacağından doku alınarak kulak yapılacakmış rızası alınıyordu. Ve daha nice hastalar.. Kimler geldi geçti ama ben o zamanın durduğu yoğun bakımda ıkınarak sıkılarak saatler geçirdim. Annemin yanımda durmasına bile izin vermediler. Kolumdaki damar yolunu parmağımdaki nabız ölçeri fırlatıp atarak deli gömleğine benzeyen arkadan bağlamalı ameliyat elbisesiyle hastane koridorlarında koşup "bırakın beni yeterrrr" diye bağırıp koşarak kaçmama ramak kalmıştı.

Sağlık her şeyden önce geliyormuş gerçekten..
Boğazım hala acıyor katı birşey yiyemiyorum.

Meh Meh Meh

Ailesi zengin olup çocukluğunda keman piyano bale dans ritmik jimnastik senkronize yüzme kayak puz pateni tiyatro çizim şan ot bok derslerinin binbir tanesini alıp da "yetenek doğuştandır kiminde olur kiminde olmaz naparsın tanrı vergisi" gibi beyanatlarda bulunan zeka yoksunu insanlar da var. Ya sabır.
Hatırlar mısınız bilmem Game of Thrones'un bir bölümünde John Snow'lu grup night watch için the wall'a giderken ne kadar kabiliyetli oldukları ölçülmek amacıyla kılıç talimi falan yaptırılıp birbirleriyle dövüştürülmüşlerdi. Tabi Winterfell Lordu Eddard Stark'ın oğlu John Snow bebekliğinden beri martial arts dersleri almış ve bu doğrultuda yetiştirilmiş bir genç olduğu için kılıcını ustaca kullanıp rakiplerini kolayca alt eder sonra "burada en iyisi benim bu insanlarla işim ne? tüm görevleri bana verin" diye ağlar. Olayın akabinde diğer oğlanlar küçük düşürüldükleri için bu John'u mahzen gibi bir yerde sıkıştırıp boğazına bıçak dayarlar tam bu sırada the Imp yani Tyrion Lannister onları durdurur, neler döndüğünü sorar. John da "ben çok yetenekliyim ondan herkes beni kıskanıyor :/" triplerine girer. Tyrion da yüzünde her zamanki alaycı ifadesiyle John'a karşısındaki oğlanların ellerine kılıcı daha önce hiç almadıklarını hatta daha doğru düzgün bile beslenemediklerini falan anlatır. Sonra oğlanların hepsi arkadaş olur yani John Snow bile anlar neyin ne olduğunu.
Çok fazla "ekmek elden su gölden" durumu zeka köreltiyor anlaşılan. Zengin tembelliği.

Gerçekler Bunlar Anacım

Hayatta herkes yalnız ya da kimsesiz falan değil aslında yine kendinizi kandırıyorsunuz. Belki sadece hayatının bir döneminde yalnızlık çekti ama ömrü boyunca yalnız olmadı. Doğumdan ölüme kadar olan süreçte o kişiye yalnızlık hissettirmeyen insanlar değişse bile, birileri yalın değildi işte yalnız değildi onlar!
Tıpkı her içten içe kıskandığınız ilişkilerin bitmesini isterken de "sonsuza kadar sürmez", "her güzel şeyin bir sonu vardır" gibi palavralarla avunduğunuz gibi her insan da yalnız değildir.
Bazen karamsarlığınız çekilmez bir hal alıyor ve kendi sanrılarınızı başkalarının da gerçekliği yapmaya çalışıyorsunuz. Sırf kendi tecrübelerinizi kaide haline getirip vaaz veriyorsunuz yazılar döşüyorsunuz bir de.
Bunu söyleyenin ben olması şaşırtıcı fakat dünyada nasiplenemediğiniz nimetler de var ne yazık ki bunlarla yüzleşmeniz lazım.

Nerelere Gideyim?

Son günlerde çoğumuz ülke gündeminden dolayı hem öfkeli hem de bıkkın. Fırsatını bulunca yurtdışına kaçma planları yapıyoruz. Peki ama nereye?
Düşünüyorum neresi hangi ülke yaşanabilir bir yer diye. İlk olarak Amerikayı eliyorum orası benim gözümde gereğinden fazla kalabalık kaotik pragmatist bir topluluk. Ne zaman ekonomisi iyiye gitse nüfusu kalabalıklaşsın ister ne zaman ekonomisi durağanlaşsa göçmenler için katı kurallar koyar, ezer.
Ayrıca her zaman için ilk göç edenlerin aksine ülkeye sonradan gelenlerin topluma entegre olamayacağı düşünülür, Amerikada 1921 ve 1965 yıllarında kanunlar göçmenlerin (büyük çoğunluğu Avrupadan) haklarını gözetirken 1965'te göçmenlik kanunu büyük değişikliğe uğramış ve Avrupalılar hariç diğer göçmen ırklara özellikle afrikan kökenlilere ve latin amerikalılara karşı negatif ayrımcılık yapılmış. Meksikalı işçiler cüzi ücretlere sosyal güvenceden mahrum köle gibi çalıştırılmışlar. Gerçi oraya işçi olarak gitmeyiz heralde ama bu yine de orasının kokuşmuş bir ülke olmasını değiştirmez. Ayrıca Amerikanın salağı da tam salak cumhuriyetçileri desen ayrı bir salak über salak.
Diğer popüler seçenek, hepimizin kendini bildi bileli özendiği Avrupa var sırada. Hmm.. Fakat son zamanlarda Avrupada da artan bir milliyetçilik var gibi geliyor. Ekonomisinin şu sıralar iyi olmamasından kaynaklanıyordur bu tavır. Zaten Portekiz, Yunanistan, İrlanda, İspanya ve İtalya euro bölgesindeki ekonomik kriz nedeniyle sarsılıp göç vermeye başlamışlar bile. Diğer Avrupa ülkelerinin de artık çokkültürlülük ve göç için can attıklarını sanmıyorum. Bir ülkede zaman ekonomik istikrarsızlık durumu oluşsa o ülke güçlü otorite arayıp sağ partilere sarıyor. Hele şimdi radikal partiler de ırkçılık da islam fobisi de revaçtaymış.
Afrika kıtasından bir ülke olabilir mi? I-ıh cık istemiyorum bunun sebebi tamamen kişisel güneşe alerjim var.
Çin olmaz Kore olmaz Japonya desen alfabesi çok zor.
Yeni Zelanda ve Avustralya opsiyonlarımız mevcut ama farklı yarımküredeler şimdi alışamam edemem.
Nereye göçsek bilemedim valla. Rusya veya Kanada olabilir belki. Onlar ne alemde ki bir araştıralım bakayım. 

Kürtaj Cinayet mi Sahi?

Bu konuda o kadar cahil, sağduyudan uzak ve pişkin yorumlar yapılıyor ki değinmeden edemeyeceğim.
Beni takip eden kadın blogger sayısı daha fazla belki biraz yararlı olurum.
Başbakanın kürtaja karşıyım söyleminden sonra AKP'li İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Başkanı Ayhan Sefer Üstün, Yeni Ceza Hukuku'nun "kürtaj cinayettir" fikri doğrultusunda  geliştiğini, anne karnında hayatını devam ettiren çocuğun maddi manevi varlığına karşı yapılan saldırıların cezalandırılması gerektiğini söylemiş. Haberin geri kalanı için tıklayabilirsiniz.
Kürtaj insanlık suçuymuş, halkın genel inancının aksine hayatın daha önce başladığına İNANIYORMUŞ, halk bu konuda bilgilendirilmeliymiş. Zaten bu derece bağnaz insanlar sadece inanır.. Ne kaynak okur ne veri araştırır ne de iki gram muhakemede bulunur. Sonra TAMAMEN KİŞİSEL inançlarını topluma mal eder ve herkese dayatırlar. Ne mensup olduğu dini derinlemesine bilir ne de tıptan haberi vardır.

Konuyu dini, ilmi ve vicdani hatta iktisadi olarak inceleyelim.

İslama göre kürtaj haramdır. Haramdır lakin haklı bir mazereti yoksa ve cenine RUH ÜFLENDİKTEN sonra yapılıyorsa haramdır. Burada tıpkı çağdaş bilimlerde olduğu gibi embriyonun cenin haline gelmesi, ruha sahip olması veya sinir sisteminin gelişmesi (serebral kortex, oksipital lob, temporal lob, parietal lob, frontal lob, limbik sistem, beyincik) zaman almaktadır.
Bu süre maliki ve hanbeli mezhebi alimlerine göre 42 gündür. 42 gün olmadan kürtaj yaptıran kimseye herhangi bir ceza ya da diyet yoktur.
Eğer 42. günden sonra kürtaj işlemi uygulanırsa ailenin köle azlederek bedel ödemesi gerekmektedir. Cenin haline gelmeden önce alınan nutfe(sperma), hamileliği önlemek için yapılan azl(doğum kontrol) gibidir.
Hanefi mezhebine göreyse bu kürtaj için uygun zaman dilimi 120 gündür.
İmam Gazali'nin fikriyse ceninin ilk safhasıyla son safhası arasında fark olmadığıdır.
Yine kimi hadis kaynaklarınca doğacak çocuğu İslam terbiyesiyle yetiştirememek, yeterli din bilgisini verememek kaygısıyla bilerek düşük yapmak geçerli mazeret sayılmaktadır.
Gördüğünüz üzere çoğu zaman olduğu gibi İslam hukukçuları bu konuda da mutabık değiller. Anlaştıkları şeyler;
1) Anne sağlığını tehdit eden bir durum olduğu zaman çocuk aldırmanın caiz olduğu
2) Maddi sıkıntı çekmek, engelli çocuktan kurtulmak gibi FUZULİ sebeplerle kürtaja asla ve kat'a izin verilmemesi.
Müslüman olsanız bile mezhepleriniz, güvendiğiniz fakihler (kuran yorumcuları) dolayısıyla farklı seçenekleriniz var fakat devlet yönetiminden sorumlu insanlar iktidar sarhoşluğuyla sizlere kendi dinleri kendi mezhepleri ve kendi yorumlarınca hükmetmeye çalışmaktadırlar.

Tabi o çağda zigotun embriyoya, embriyonun cenine, ceninin bebeğe dönüştüğünü bilen yok. Biz biraz da ilimden irfandan aklın yolundan pozitivizmden konuşalım.
"İlk safhadan yani sperm yumurtayı döllediği andan itibaren bir canlı oluşmuştur o yüzden kaç günlük olursa olsun kürtaj cinayettir." Bu hiçkimsenin hatırına gelmeyen ayrıntıyı düşünmek çok zamanınızı aldı mı?? Döllenmiş yumurta tabi ki bir canlıdır, tıpkı erkeklerin oraya buraya boşalttıkları spermleri gibi. Size birçok canlı örneği verebilirim meselaa domates, salatalık, ot, çiçek, böcek, bakteri.

Bir canlının acı çekebilmesi için amiyane tabirle BİLİNCİNİN olması gerekir. Canlıyı bilinçli yapan şey merkezi sinir sistemidir. Sinir sisteminiz devre dışı bırakıldığında mesela size narkoz verildiğinde kalbinizi söküp alsalar dahi hiçbir şey hissedemezsiniz. Ve hamileliğin 10. haftasında bebeğin beyin dalgaları oluşmaya başlar yani ondan önce fetüsün bilinçli herhangi bir his ya da algısı yoktur. Aynı şekilde solucanlar ya da bitkiler de acı hissine sahip değildirler.
Şayet mesele bir canlıyı incitmemekse, sayın bakanlar et yemekten vazgeçmelisiniz. Çünkü memeliler grubunda nispeten gelişmiş beyin yapısına sahip bir inek kafası kesilirken öyle de bir acı duyar ki!

Dindar kürtaj düşmanları asıl sorunun zigotun acı çekip çekmemesi değil yapılanın insan ahlakına ters düşmesi olduğunu savunur. Embriyo bir 'bebektir', onu öldürmek cinayettir ve bu böyledir: tartışma bitmiştir. Bu duruş farklı birçok sorun yaratır. Öncelikle, tıp biliminin ilerlemesinde büyük etkisi olmasına rağmen embriyonik kök-hücre araştırmaları durdurulmalıdır, çünkü bu araştırma embriyonik hücrelerin ölmelerine yol açar.
Toplumun tüp bebek yöntemini çoktan benimsediğini düşündüğümüzde buradaki tutarsızlık ortaya çıkar, ki tüp bebek yönteminde doktorlar her zaman kadınları fazla yumurta üretmeleri konusunda teşvik ederler ve bu yumurtalar vücut dışında döllenir. Onlarca yaşayabilir zigot üretilebilir ve bunlardan iki ya da üç tanesi daha sonra, rahme nakledilir. Buradaki beklenti, bunlardan bir, belki iki tanesinin yaşamayı sürdürmesidir. Bundan ötürü, tüp bebek uygulaması bu iki aşamalı prosedürle embriyoları öldürür ve toplum genellikle bunu bir sorun olarak değerlendirmez. Tüp bebek uygulaması yirmi beş yıldan bu yana çocuk sahibi olamayan çiftlerin mutluluk kaynağı olmuş standart bir prosedürdür.

Sonra her zaman yapıldığı gibi hiçbir matah yanı olmayan Amerika örnek gösterilmiş. İşlerine gelmeyince Amerika bok püsür ahlaksızlık yuvası işlerine gelince ballı kaymaklı harikalar diyarı! Orada da çok tartışmalı ihtilaflı bir konuymuş kürtaj. Amerikan koyu katoliklerin bu uğurda verdiği savaşa göz atalım. 3 Haziran 2005 The Guardian 'Hıristiyan çiftler tüp bebek yöntemi yüzünden ıskartaya çıkarılan embriyoları kurtarmak için seferber oldular' başlığı altındaki bir makaleyle tuhaf bir öyküyü betimlemiştir. Bu hikaye tüp bebek kliniklerinde fazlalık embriyoları KURTARMAYI hedef belirlemiş Kartanecikleri isimli bir organizasyon hakkındaydı.
Washington Eyaletinden bir kadın, 'Tanrının bizi bu embriyolardan (çocuklardan) birisine yaşama şansı vermeyi denememiz için çağırdığını hissettik' dedi, lakin kendi dördüncü çocuğunu "muhafazakâr Hıristiyanlar ve tüp bebeklerin beklenmedik ittifakından' meydana gelmişti. Embriyolar için derin endişe duyan kocasıysa bir kilise kıdemlisinden şöyle bir tavsiye alacaktı, "Eğer köleleri özgür bırakmak istiyorsan, bazen köle tüccarıyla bir anlaşma yapman gerekebilir." Bu insanlar, yaratılan embriyoların çoğunun kendiliğinden vücuttan atıldığını bilselerdi bu konuda ne söyleyebilirlerdi? Bu en iyi tanımla, bir tür doğal 'kalite kontrolü' olarak görülebilir.
Ayrıca anti-kürtaj fanatikleri embriyoların intikamı için doktorları bile öldürmüşlerdir. Olayın ayrıntılı ve tüyler ürpertici detayları için tık.

Bilimsel olarak çok pragmatist yaklaştım insanların yavrularını sadece fetüs olarak görmediklerinin farkındayım. Olayın vicdanı boyutuna gelirsek kürtajın eğlenceli bir tarafı yoktur çoğu zaman kadınları depresyona sürükler.
Kimse zorunlu olmadıkça böyle bir tecrübe yaşamak istemez.
-Ama hayatını engelli bir çocuğa adamak istemeyebilir. Öte yandan aklı başında, fiziksel eksikliği bulunmayan insanların bile zor barındığı bir dünya engelliler için o kadar tehlike dolu ki.. Bu çocukların ebeveynlerine birşey olduğu taktirde akıbetlerinin ne olacağı muallak. Yetimhanede normal çocukların başlarına gelenleri biliyoruz ki bu çocuklara bakmak bin kat daha özveri isteyen bir iş. Engelli kız çocuklarının cinsel istismara uğrama ihtimali de hayli yüksek. Ayrıca engelli çocuk sadece anneyi değil tüm aile üyelerini olumsuz etkiler. Fakat yine de karar annenindir sonuçta onun yavrusu, besleyecek büyütecek sevgisini ilgisini eksik etmeyecek olan o. Fakat herhangi birinin çıkıp da bebek katilleri diye bağırma lüksü yoktur!

-Türkiyede en yadsınamaz gerçeklerden biri tecavüz. Çocuklar istismar edilir kendi rızası var denir, rus olduğu için doğuştan orospudur anında yararlanılır, toplu tecavüz aslında kadının isteğiyle yapılmış orgydir, aile içi istismarlar namus meselesidir üstü örtülür, genç kızlar zorla tecavüzcüsüyle evlendirilir vs vs. Cinsel istismara uğramış kadın bu rezilliğin ürünü olan çocukla nasıl bir iletişim kuracak sizce? O anneden o çocuğa, o çocuktan o anneye bir yarar gelir mi sizce? Çöpe atacak kadar bile nefret edebilir.

-Hayat kadınları var bir de evet. Zaten çoğu illegal yollarla düşük yapıyor, yaptırtırılıyordur.

-Maddi imkansızlıklar yüzünden yapılanı en can acıtanlardan biri olsa gerek. Kadının da erkeğin de çalışması gerekiyordur zaten önceden çocukları vardır daha onların okul masraflarını dahi karşılayamıyorlardır belki sosyal güvenceleri bile yoktur. Bir tane daha doğurmak demek diğerlerinin boğazlarından kısmak demektir. Yoksulluğun ne demek olduğunu bilmeden herhangi birinin cana kıymak günahtır diye ahkam kesme lüksü yoktur!

Şimdiye kadar bahsettiklerim muhafazakar kesimde bile ucundan kıyısından kabul görmüş açıklamalardır fakat asıl sorun özgür genç kızların, bekar kadınların kürtaj olmasıdır! Vicdan azabı çekmeleri sağlanmaya çalışılır. Günahkarsın zina yapıyorsun sırf keyfinden kendi evladının canına kıyıyorsun sen nasıl insansın!!! Önlenmeye çalışılan şey gayri meşru ilişkilerdir.
Kimileri de pişkin pişkin "o zaman korunacaktın arkadaş" der. Hiçbir doğum kontrol yönteminin yüzde yüz garantisinin olmadığı prospektüslerde bile yazarken. Şimdi burada bireylerin cinsel özgürlüklerinden falan bahsetmeyeceğim buraya kadar sabırla okumuş herkes biliyor zaten.

Bunların haricinde kadın bir çocuğu olsun istemiyordur bu kadar basit. O sorumluluğu taşımak istemiyordur, sabrına güvenmiyordur, psikolojisi elvermiyordur.
Ya da kitsch olacak ama böyle bir ortama çocuk getirmek istemiyordur.
Günümüzde tüm insanlık anne ve babalık güdülerimizi tatmin etmek için bencilce çocuk yapıyor.

Diğer bir mesele "3 çocuk doğur 5 çocuk doğur, rahmine düşen her sperme sahip çık koru" demek nüfusu arttır ki ucuz iş gücü şahlansın demektir. Yıllarca Türkiyenin tek avantajının genç dimağlar olduğu vurgulanarak büyütüldük. Ne gençlik ama! Oysa nüfus ne kadar fazlaysa kişisel refah o kadar azdır tıpkı hindistan gibi çin gibi. İnsana verilen değer azalır sağlık hizmetleri olsun eğitim hizmetleri olsun. Düşünsenize doğuda insanlar 5-6-7 tane doğuruyor sonra onları okutmuyor çalıştırıyor kızları para karşılığı genç yaşta evlendiriyor ki aileye daha fazla yük olmasın. Çoğu aile evladını üniversiteye binbir zorlukla gönderirken ekstradan kardeşlere ne olacak? Daha memur maaşlarını bile iyileştiremediler ve devletin çocuk yardımı 10-15 lira birşey.
2050'de Türkiye'nin Yozgattaki hali böyle olur İstanbuldaki şöyle.

Son birşey ekleyeceğim yapılan araştırmalara göre kürtaj ile suç oranları arasında ters orantı bulunmaktadır zaten düşünsenize aldırmak istenen çocuk istenmeyen çocuktur, yeterince ilgi alaka müsamaha gösterilmez, kötü bir çevrede kendisine ebeveynlik etmeyen yetişkinlerle büyür bu kadar basit. Diğer ihtimal ya cami avlusuna bırakılır ya kimsesizler yurduna terkedilir ya da evlatlık verilir. Hayata 10-0 yeni başlıyorlar bunu anlamak çok mu zor?

NOT: bazı muhafazakarlar doğum kontrol ve ertesi gün haplarına da karşıdırlar çünkü böyle ilaçların içine türk milletini kısırlaştırmak için dış mihraklar tarafından kimyasallar katılmaktaymış.

Ne Yerinde Tespitler Bunlar

Eninde sonunda her şeyi kendi cinselliğine getiriyordu. Bu konuda kafası iyi çalışıyordu. Winston gibi değildi, Parti'nin cinsellik konusundaki softalığının ardında yatanı çok iyi kavramıştı. Burada söz konusu olan, cinsel içgüdünün, Parti'nin denetleyemediği, kendine özgü bir dünya yarattığı için elden geldiğince yok sayılması gerektiği değildi yalnızca. Daha da önemlisi, cinselliğin bastırılması isteriyi tetikliyordu; bu da Parti'nin istediği bir şeydi, çünkü savaş coşkusuna ve öndere tapınmaya dönüştürülebiliyordu. Julia bunu şöyle yorumluyordu;

-"Seviştiğin zaman içindeki enerjiyi boşaltırsın; sonra da kendini mutlu hisseder ve hiçbir şeyi iplemezsin. Ama senin bu halin onların hiç hoşuna gitmez. Her zaman enerji yüklü olmasını isterler. Bütün o yürüyüşler, bağrını yırtarcasına bağırış çağırışlar, bayrak sallamalar, ekşiyip bozulmuş cinsellikten başka bir şey değildir. Gönlün ferah, keyfin yerindeyse, Büyük Birader'miş, Üç Yıllık Planmış, İki Dakikalık Nefretmiş, bütün o iğrençlikler neden kendinden geçirsin ki seni?"

Winston çok haklı diye geçirdi içinden. Sofuluk ile siyasal softalık arasında doğrudan ve yakın bir bağıntı vardı.  Parti'nin üyelerinde gerekli gördüğü korku, nefret ve çılgınca bağlılık, o güçlü içgüdü bastırılıp itici bir güç olarak kullanılmadan nasıl kıvamında tutulabilirdi ki? Parti, kendisi için tehlikeli bulduğu cinsellik güdüsünü kendi yararına yönlendirmişti.

-Bin Dokuz Yüz Seksen Dörtten.

Cehennemden Transhümanizme

-Şimdi sen cennete cehenneme inanmıyor musun?
İnsanlar sizin hakkınızdaki çıkarımlarını çoğunlukla bu soruya göre yapıyorlar. Ateist ayıracı bir yerde tabi.
Çoğu ahireti reddeden insan dünyanın bizzat kendisinin cehennem olduğuna inanıyor veya "cennet de cehennem de burası" diyor.
Şimdi cehennemin etimolojik kökenine bakmak şart oldu. Şuraya tıklayarak cehennemin neresi olduğunu görebilirsiniz israilde bir vadi. İbranice adı GeHinnom, GeHennom (g'ler c diye okunuyor) eskiden putperest İsrailliler tanrıları İlah Molek için çocuklarını burada alevlerin içine atarak kurban ederlermiş. Büyük bir ateş kurulurmuş ve sürekli yanması sağlanırmış bir nevi şenlikmiş bu olaylar İsrailliler için, giyinir süslenir gelirlermiş hatta yanlarında hediye olarak yağ getirirlermiş ki ateş sönmesin harlasın.
Bir İsrail kralı bu uygulamayı kaldırmış onun yerine birikmiş çöpler yakılmaya başlanmış cehennem vadisinde. Ancak toplum tarafından cenaze törenine layık görülmeyen günahkar insanların bedenleri de bu çöplüğe atılıp yakılırmış.
Belki de öldükten sonra yakılma ritüeli böyle başlamıştır. İlah Molek de bildiğimiz İslamdaki melek. Yahu İslamda da orjinal birşey yokmuş cehennemmiş melekmiş ibrahimin oğlunu kurban etmeye hazır olmasıymış hepsi zaten pagan inancında var.

Bazen diyorum ki bir cennet veya cehennem olacaksa o da bilinçaltımızdır. Rüyaları ele alalım kimileri baldan tatlıyken kimileri de öylesine korkunç ve gerçekçidir ki tüm günümüzü mahvedebilir. Bilinçaltının cilvesi işte.
Tabi benim gibi -dişi olmanın verdiği duygusallıkla engellenmediğim sürece- çoğu olguyu materyalist düşünen biri beyninin de toprağa gömüldüğünde mineralleşip ağaçta meyve olacağını bilir. Hepimiz zombi gibi beyin yiyoruzz!

Ama evrende ya da başka bir yerde bir resurrection makinesi olmadığından da emin olamayız. İnsan bedeni yaratmak o kadar zor olmamalı. Belki çeşitli evrenlerde birçok kopyamız var sonra da ölünce hafızamız reload oluyor birine. Belki de bundan önce ölen insanlar gerçekten yok oldu belki de bilmemkaç ışık yılı uzaklığında bir resurrection planette yeniden hayat buldular. Ruhun başka bir beden bulması değil dediğim yani beyinler arası data-sharing gibi birşey. Hani izlemişseniz Surrogates'te vardı veya Gamer'da. Gazetede yeni nesil telefonların touchscreen değil, kaba tabirle thinkscreen olduğunu okumuştum. Çok hayret verici değil mi?

Şimdi gelelim bilinçaltına niye cehennem dediğime;
Hafızamızda ne kadar kötü anı pişmanlık varsa hep onun yüküyle varolacağız. Kıssadan hisse iyilikler yapmalı, bize taşla gelene biz aşla gitmeli, herkese gülümsemeli ve otobüste yaşlılara yer vermeliyiz :P Of çok dandik oldu ya. O zaman şu an neden eski hayatlarımı hatırlamıyorum?? Şimdi hatırlamıyorsam başka bir yerde hortladığımda da şimdiki beni anımsamayacağım. Bir insanı "özgün birey" yapan şeyler hafızası, beyin yapısı ve görünüşüdür.
. A-aa Evreka! Diyelim ki ben 60 yaşında öldüm sonra 60 yaşındaki halim olan diğer bedene aktarıldım 3 sene sonra tekrar öldüm 63 yaşındaki bedenime aktarıldım fakat gittikçe yaşlanıyorum daha ne kadar yaşayabilirim? Ölümsüzlük denen şey bu olmamalı. Bu yüzden de yeni bebek vücudunda can buluyoruz.. Cık bu fikri de sevmedim hem işin içine ruh girdi şimdi reenkarnasyondan bahsetmiş oldum. Bu arada enkarnasyon ruhun vücut bulması anlamına geliyor. Yani aslında tüm semavi dinlerde reenkarnasyon kuralı var.

Şu an ciddileştim.
Bir döngü içindeyiz biliyorum hatta insan kendisinin tanrısı olmalı. İnsan tanrı olacak zekaya teknolojiye bilgiye beceriye sahip olduğunda kendi çocuklarını yaratmak isteyecektir. Hatta yaratmaya başladı bile evet evet robotlar! Günlük hayatımızda kullanımı yaygınlaştığında hepimiz önce küçümseyeceğiz smart androidleri. Sonuçta insanız biz ruhlarımız var onları kutsal tanrımız yarattı. Ama bizim duygularımız kaynağı nasıl kalbimiz değil beynimizse bu android yaratıkların da bizim gibi hisleri sezgileri olacağı kesin. Önceden insanlığa itaat etmeye programlansalar bile tıpkı bizler gibi evrim geçirecekler. Belki de isyan edecekler, biliyorum fantastik bilimkurguları tekrarlıyorum şu an ama dünyanın kaderinin bu olduğuna inanıyorum. Asıl can alıcı nokta; robotlar da insanın yarattığı bir canlı olduğundan yani insansı özellikler taşıdığından tanrılaşmak isteyecek tıpkı bizim gibi. Böylece insana en çok benzeyen yaratığı icat etmeye çalışıcak.
Diğer bir teori  belleklerimizi daha güzel vücutlu, hastalıklara karşı dayanaklı, doğurgan, uzun ömürlü cyborglara cylonlara aktarabileceğimiz. Buna transhümanizm diyorlar yani insanı daha üstün bir yaratık haline getirmek. Artık bunu insan robot ilişkisinin hangi evresinde gerçekleştirebiliriz görmeye benim ömrüm yeter mi merak ediyorum. Gerçi bu olay şu an mümkün olsa bile benim naçizane belleğimin ölmesini engellemek için kim girişimde bulunur o var :D Anca insan ırkı tükenmeye yüz tutarsa işte..

Bunu Okuyup da Anlayabilen Cennetlik

Fertile kelimesi tureng sözlüğe göre amerikan aksanında fördıl, ingiliz ve avustralyan aksanında förtayıl diye telaffuz ediliyor. Tamamdır anladık buraya kadar.
Fertilization kelimesi yine tureng sözlüğe göre amerikan ve avustralyan aksanında fördılayzeyşın, ingiliz aksanında förtılızeyşın diye telaffuz ediliyor.
En istikrarlı olan avusturalyan aksanını tebrik eder başarılarının devamını dilerim. Avustralyan kelimesini de şu an ben türettim. Ne deseydim avustralya aksanı avustralyalı aksanı?
Fakat kafam karışık şimdi ingiliz aksanında i'ler daha çok ay diye okunmaya meyilli. Niye fertile'ın i'sini ay diye fertilizationun i'sini i şeklinde okuyoruz? Yoksa bunların hepsi tureng sözlüğün bir oyunu mu?
Veyahut hecesine göre mi değişiyor ay diye mi i diye mi okuyacağımız? Bir filolog lazım belki de bana :(

Sabahları Günaydın Demekten Nefret Ederim

Her ademoğlu ve her havvakızı kendi ruhunu pür-i pak zanneder. Arada sırada kötü şeyler yaptığını fark etse de her zaman haklı bir sebebi vardır. Mesela hayat ona adil davranmamıştır, arkadaşlarından kazık yemiştir, sevgilisi tarafından aldatılmıştır veya toplumdan dışlanmıştır falan filan. Aslında özünde iyidir masumdur ama yaşam şartları onu bazı şeyleri yapmaya mecbur etmiştir. Bunların hepsi uyduruk bir savunma mekanizmasıdır. "Özünde iyi bir insan" martavallarını bir kenara bırakalım şayet özümüzü oluşturan bir şey varsa o da kesinlikle bencillik, dolayısıyla da kötülük.
Eğer ki kime göre kötü neye göre kötü diyecek olursanız;
Toplum zararına eylemlerde bulunan kişilere kötü deriz. Kötü kalpli. Ben hiç kendisini umusamayan kendi canını acıtan kişilerin kötü olarak nitelendirildiğini duymadım. Ancak acınası deriz sorunlu deriz psikopat deriz ama kötü dememiz için iki kişiye ihtiyaç vardır. Katil ve maktül.

Neden bilmiyorum ama diğer insanları daima bizden daha sinsi daha yapmacık ve daha  menfaat düşkünü buluyoruz. Biz hep maktülüz tabii.

Fakat ben ne kadar habis bir yaratılışlı bir ruh olduğumu biliyorum ve kabullendim. Tüm insanlar benim gibi olsa hayat yaşanılmaz hale gelirdi heralde.

Çirkinliklerden nefret ederim. Hem nesneler hem objeler için geçerli bu. Mesela otobüse binmek bu yüzden bir işkencedir benim için. Fiziksel zorluğu bir yana bir sürü insan yüzü ve vücudu incelemek zorunda kalıyorum. Bir sürü pis ya da kötü giyinmiş insan nereden geldiğini bilmediğim bir yaşama sevinciyle sokaklardalar. Bunu yazan da kendini dünyanın 8. harikasın zannetmiyor merak etmeyin. Bu tuhaf mükemmelliyetçilik sayesinde aynaya bakmaktan kaçtığım zamanlar oluyor veya dışarı çıkmak istemediğim..

 İnanılmaz derecede kindarım mesela çoğu zaman ailemi suçlarım mutsuz çocukluğum için, ellerinden o zamanlar bir şey gelmeyeceğini bildiğim halde.
Bir de lüzumsuz alınganlıklarım had safhada. Sanırım bunun altında hem "bana böyle davranamazsın" egosu hem de klasik sevdiği kadar sevilmeme korkusu var. Fakat bu duygusallık kinle birleşince kaçınılmaz bir intikam alma dürtüsü meydana getiriyor. Gereğinden fazla acımasız olabiliyorum. İhtiyacım geçtiğinde arkadaşlarından benim kadar kolay vazgeçebilen insan az. Vefasızlık dizboyu.

Bir ara çok garip takıntılar edindim mesela biri benimle iki defa konuştu ben onunla üç defa konuştum diye sinirlenir böyle saçma sapan şeylerin çetelesini tutar bir daha o kişiyle -benimle 5. defa konuşmadan- irtibata geçmezdim. Kimseyle ilk defa konuşan ben olmamak için de dikkat ederdim hala da ediyorum galiba. Ve şu an gerçekten menfaatim dışında kimseyle ilişki kurmuyorum.

Buraya kadar okuduk necis yaratılışıma dair aklıma gelen ilk örnekleri sundum tamam diğer bölüme geçelim:
-Kendimi kötü olarak nitelendirmekten zevk alma sebebim yaşadığım talihsiz arkadaşlıkları, hatırlamak istemediğim öğrencilik hayatını kendime mal etmeye çalışmam. Böylece ben insanlara iyi davranırken onların bana kötü davranmış olma lükslerini yok ediyorum. Herşey benim suçum benim düşüncesizliğim benim kendini beğenmişliğim bla bla tüm yük tüm sorumluluk bende olmalı. Ama hiçbir şey benim saflığımdan iyi niyetimden nezaketimden karşı tarafa olan mesnetsiz güvenimden kaynaklanmamalı. Haksızlığa uğradığımı düşünürsem midem yanıyor öfkeden kendimi dağlara taşlara vurasım geliyor içim yanıyor içim.
Diğerlerinin benimle ilgili olan fikirlerini fazla önemsememle mi başladı bu durum yoksa böyle olduğum için mi edilen her lafla kendimi sorguluyorum bilmiyorum. Bildiğim birşey varsa o da özgüvensiz insanların çevresindekileri bu derece kıçına takması. Gerçi şu aralar baya hafifledi söyleyenenlere göre kendimi yargılamam. Neyse.

Mükemmelliyetçilikle mi alakalı bilmiyorum ama kaç yaşımda olursam olayım geçmişimden nefret ediyorum gece uyuyamadığımda bana işkence eden pişmanlıklar keşkeler gırla..

Belki de gerçekten garabet gudubet hilkat garibesi bir şeyim. Belki de kendimi gereğinden fazla eleştiriyorum sanki insan olmaktan utanıyorum.