Sayfalar

Afraid of Girls

Saçlarını sarıya boyatmayanları  bizim üniversiteye almıyorlarmış. Güzelleşme çabası iğrençleşebiliyor, küçük düşürücü olabiliyormuş. Bir de çok takıp takıştırmayı, yüzün makyajdan parıldamasını bakımlı olmak sananlar var. Bu tür kızlardan hoşlanan erkekler de böyle nasıl desem olgunluktan çok uzak geliyor. Ya da bu sarışın olmaya çabalayan kozmetik kokan hep aynı tarz hep aynı marka giyen kızlar bana gerçekten sevilemez gibi geliyor. Bilemiyorum gözlem yapamadım fazla henüz yeni başladık.
Dersanede bir ara aynı sınıfta olduğumuz bir kız vardı uzaktan görünce pis pis bakıyor karşılaşınca yüzünü buruşturuyor falan daha ismini bilmiyorum ama anlaşılan o benden nefret etmiş. Evet bu da saçlarını sarıya boyatan güruhtan. Bu bütün hayatım boyunca böyle oldu ortaokulda lisede bla bla. Olmaya da devam edecek ama arada garipsemeden edemiyorum. Böyle de saçmalar yani amaan neyse.
Burssuzum zaten ders çalışayım da daha az para verdirteyim bari. Vicdan azabı mode on.

Help Me2

Hadi bu blogu okuyan İzmir Ekonomi'li biri olsun ve bana yardım etsin?

Burcu Esmersoy Zevksizliği

Ekranlarda Şafak Sezer diye bir komedyen, Burcu Esmersoy gibi de bir sunucu var.
Şafak Sezer'e nasıl gülünebilinir hep o aynı yapmacıklık nasıl komik bulunabilir hiçbir fikrim yok. Vodafone reklamı çıktığında kumanda yanımda değilse odadan kaçıyorum. Öyle de bir tiksinme geliyor.
Hele Burcu Esmersoy o sesle nasıl spikerlik yapabiliyor? Dalga dalga bir ses, volume on volume off. Bir de ben gerçekten onun kadar kalın sesli bir kıza rastlamadım hayatımda. Bak kız diyorum kadın demiyorum. Sigara tiryakiliğinden mütevellit böyle erkek sesli kadınlar var evet ama bu yaşta bu ses tonu?!
Üstelik şu ayaklara rağmen böylesine bir özgüven? Aman yarappim bunlar bende olsa utançtan evden çıkamam denize çizmeyle girerim kaldı ki yok Scarlett'e güzel diyen bana demesinler, Rosie Huntington'un güzelliğini gölgeledimler ne oluyor?
Sevgili Burcu Ntv'de Yaz Gecesi'ni sunarken her an içinden bir tarzan fırlayacakmış da höö diyecekmiş gibi geliyor "şu kadından daha güzelim" dışında iki lafın belini kır da mantıklı bir cümle kur yahu. Zaten kadında kemikli yüz yapısını çok itici buluyorum erkeksi duruyor. Bir de o sesle o yüz birleşince felaketim olurdu ağlardım...
Tabi bunları bir kız yazınca "aa çekemedi" oluyor ama güzele de güzel diyoruz canım mesela Scarlett bence dünyanın en güzel kadınlarından biridir. Ona laf eden biri olursa cık cık zevksiz derim. (Çıplak resimleri internete düşmeseydi iyiydi tabi ama kadın napsın telefonunu bilgisayarını falan hacklemişler)

Üniversite Etiketi

Etiketlere takılı kalmayın. Hayır hayır giyim markası etiketlerinden bahsetmiyorum. Gideceğiniz okulları bi şey sanmanızdan bahsediyorum. Bunu içinizde en duyarlılarınız en farkındalıklı olanlarınız bile yapıyor. Fetiş nesne haline getirdiğiniz üniversiteleriniz isminizin önüne sıfat getirmekten başka bir işe yaramayacak. X mezunu Gizem. Burberry giyen Gizem. Sırf X ünversitesi olsun diye öyle dandik bölümlere gidenler var ki... Sonra bir de övünecekler gittikleri okuldan, ailelerinin göğsü kabaracak eşe dosta caka satılacak. Aman yarappim!

Lay Lay

Tanrı bile bir cehennem yaratacak kadar kindar kindar olamaz. Belki Türkler...
demiş Palahniuk.
Valla doğru tespit güldüm akşam akşam.
Sözün aslı astarı için tıkla

Gereksiz Şeyler

İstilacı çekirge gibi gelen misafir...
Çocuğunu da al git.
Kapı açık arkanı dön ve çık.
Gidişin olsun dönüşün olmasın.

Amaçsız Post

Bazen aynaya bakıp "aman bu ne yaa" diyorum
Ardından sokağa çıkıyorum insanları görüyorum ve tatmin oluyorum.

Taslaklarda Buldum; Yine Kime Sinirlenmişsem

Sabit bir karaktere sahip olamamaktan, insanlara ve olaylara göre form değiştirmekten kendinizi zayıf görmekten mi şikayetçisiniz? Cevabınız evetse okumaya devam edin. Değişkenliğinizi lanetlemeden güçsüz sandığınız kendinize hakaret etmeden devam edin. Mutlu değil olgun olmanızı isteyenlere aldırmadan devam edin. Hayatta önemli olan gerçekler değil zevklerdir, zevk alabilme kapasitesidir bunu aklınızın bir köşesine yazarak devam edin yoldaşlarım!

Şimdi anlatacak olduğum kişi hem sensin hem de benim;
Sevinip heyecanlandığım ve acı çekip karamsarlığın dibine vurduğum zamanlara özgü farklı kimliklerim var. Ama bu benim suçum değil. Bu kadar değişken olmak benim elimde değil. Benle ilgili değil. Bana özgü değil. Değil.
Deneyimlediğim kişi ve olayların sarsıcılığına göre fikirlerim evrimleşiyor sonra da davranışlarım değişiyor. Evet belki de bu başkalaşım çok ani oluyor. Bu tür hızlı devinimlerim önceki ya da sonraki karakterimi samimiyetsizleştiriyor, beni güvenilmez bir insan yapıyor.

Ama yapım böyle. Zaten yapısalcı değil miyiz biz? Asıl yapısalcıların anlayışlı olması gerekmez mi hem kendilerine hem ötekilere hem de gereksiz yere ötekileştirdiklerine? Aslında bunu anlayış olarak adlandırmayalım kabullenme diyelim. Ben böyleyim sen şöylesin o da öyle. Saymakla bitmeyecek kadar yanlış bulabiliriz birbirimizde. Ama bi yerden sonra "insandır yapar" diyecek dinginliğe ulaşmak gerek.

Yakınlarımızı kendimize benzetmeye çalışmak hatta bunu arada başarmak.. Çok mu matah? Çok mu başarılısın? Çok mu dominantsın? Çok musun sen? Üzgünüm insancık ama zor olan "insanları olduğu gibi kabullenmek". Sense bu lafı bile yanlış anlıyorsun. Olduğu gibi kabullenmek demek; birinin o anki ruh halini fikirlerini, mutlak kişiliği ilan etmek demek değil. Onun ne doğrultuda fikir yürüttüğünü ne doğrultuda fikir çürüttüğünü anlamak ve eleştirmemek demek. Hangi açıdan baktığını bulup olaylara nasıl tepki vereceğini bilmek ve eleştirmemek demek. Eleştirmemek demek.

Aslında senin mental kapasiten belirler insanlara uyum sürecini. Dikte etmekten vazgeçip kabul etmen de varlığının bir gereğidir.
Sevdiklerinin ya da en azından bir zamanlar sevmiş olduklarının dengesiz belki  bazen şımarık ve çocukça tavırları senin gözüne batmamalı. Özellikle de bizzat kendinin mükemmel olmadığını bilirken etrafındakilerden üstün insan olmalarını nasıl bekleyebilirsin ki? Bunun bir mazereti olabilir mi?

Neyse neyse dinle küçük kadın:
-İyi biri olduğunu, herkesin sana haksızlık yaptığını zannederek devam ediyorsun yaşamaya. Oysaki kendini savunmak için başkalarına ne kadar zarar verdiğinin, bencilleştiğinin farkında değilsin. Daha fazla kandırılmamak adına sürekli dikkatli davranmak gözlem yapmak gerektiğini düşünüyorsun. Tecrübelerin seni acımasızlaştırıyor en ufak hareketten türlü manalar çıkartıyorsun. Devamlı birileriyle satranç oynuyorsun eğer yenersen kolay lokma olmadığını kanıtlayacaksın ve geçmişine karşı zafer kazanacaksın. İnsanların seni üzmemesi için çok çabalıyorsun be yavrum. Böylece onlara her zamanki gibi gereğinden fazla anlam yüklemiş oluyorsun ve işte kaçınılmaz son; çok önemseyince çok üzülüyorsun! Üzüldükçe daha fazla üzemeyecekler diye hırslanıyorsun nefretle doluyorsun yine haddinden fazla değer veriyorsun yine hüsrana uğruyorsun. Çok yoruldun ah sen çok yorgunsun..
Kısır döngü kısır döngü kısır döngü...

Hiiiç

İzleyici sayım düzenli olarak azalırken sorun bende mi diye düşünmeden edemiyorum.

Bazı Bloggerlar

Bazı bloggerlar depresyon anlarında yazıp yayınladıklarından utanıyorlar. Depresif postlarıyla ilgili "Ay ne kadar arabesk yazmışım ahah emo olsaymışım" şeklinde yorumlarda bulunuyorlar. Bu -hata veya zayıflık olarak gördükleri şeyi- kendilerince esprili yaklaşımlarla örtbas etmeye çalışıyorlar. Kimisi o duygusal, nevrotik yazının blogunda yer almasına dahi dayanamıyor, siliyor. Fark etmeleri gereken şey şu ki; melankoliyi ne kadar zayıflık olarak görseler de melankoliden utanmak ya da saklamaktır asıl zayıflık göstergesi. Böyle durumlarda yapılması gereken hoşlanılmayan duygudan kaçmak değil duyguyu kabullenip umursamamak.
Ve bu anlattıklarımı bizzat kendimde tatbik edebilirsem üstün insan olmasam da mutlu insan olacağım.

İkea Evinizin Herşeyi

İkea kataloglarını sanatsal bulan bir tek ben miyim?

Arielle

Evet her kız prenses olma isteği taşır derinlerde bir yerde. Baktım dişi bloglarda hangi prenses'mişim trendi var. Ben de merak ettim yaa bakayım ben hangisiyim dedim, ortaokuldayken ergen kız dergilerinde böyle testler çözmeye bayılırdım. Her genç kızın başına gelebilir..

Arielle çıktım bilenler bilir Deniz Kızı Arielle'nin masalı mutsuz sonla biter, genelde çocuk masallarında sonlar tatlıya bağlanır prensle prenses evlenir, kötüler cezalarını bulur iyiler mükafatlandırılır. Karakterler değil tipler vardır zira biz de mutlak kötüye karşı mutlak iyi'nin zaferine şahit oluruz. Bu yüzdendir ki masalları sevmiyorum. Toz pembe bir dünyaya inandırılan çocuklar gerçeklerle karşılaştıklarında fazla bocalıyorlar, kendimden biliyorum.
Ayrıca mimden dolayı Hera ve Memento Mori'ye teşekkürler :)


Arielle:
[ x] ebeveynlerinin seninle ilgili beklentileri cok
[ x] kurallara uymaya calisiyorsun ama zor geliyor
[ x] kiskirticisin azcik
[ ] 3ten fazla kardesin var
[x ] birsey topluyorsun
[ x] uzun sacin var
[x ] ev hayvani olarak balikin vardi
[x ] fazlaca meraklisin
[ x] cok safsin, herseye inaniyorsun

Sizi Yeni Tanrımla Tanıştırayım

Sayın seyircilerim artık ben bir pastafaryanım ve sizi yeni dinim olan pastafaryanizme davet ediyorum.
Pastafaryanizm 2005 yılında Bobby Henderson tarafından kurulan tanrısı Uçan Spagetti Canavarı olan parodi bir dindir. Pastafaryanizm, İtalyanca makarna anlamına gelen "pasta" ve Rastafaryanizm (Bob Marley'nin mensup olduğu garip bir din) sözcüklerinin birleşiminden türetilmiştir.

Henderson'ın bu dini kurma amacı ABD'nin bir eyaletinde eğitim kurulu tarafından eyalet okullarında Evrim Kuramına alternatif olarak Akıllı Tasarım konusunun müfredata koyulmasını protesto etmektir. Benim ve tüm pastafaryenlerin sarkastik peygamberi Henderson, bahsi geçen eğitim kuruluna gönderdiği bir mektupla Uçan Spagetti Canavarı adlı bir yaratıcıya olan inancından söz etmiş ve okullarda Pastafaryan Yaratılış Kuramı'nın da öğretilmesini istemiştir. Bu şekilde Akıllı Tasarım'ın gösterilmesine karşı reductio ad absurdum yani saçmalığa indirgeyen bir argüman öne sürmüştür.
Extra Bilgi; Reductio Absurdum bir iddiayı doğru kabul ederek saçma sonuca varıp böylece iddianın yanlış olduğuna kanaat getirilen bir mantık yürütme yöntemidir. Zamanında Aristo bunu sıkça kullanırmış.

Uçan Spagetti Canavarı Dini yakın bir tarihte Bertrand Russell tarafından oluşturulmuş Richard Dawkins tarafından desteklenmiş Russell'in Çaydanlığı metaforundan etkilenmiştir. Dolayısıyla Russell'in Çaydanlığı'nın çağdaş versiyonu kabul edilmiştir.
Nedir bu çaydanlık mevzu-i bahsi derseniz; zeki filozofumuz Bertrand tarafından dinlerin yanlışlanamaz savlarının yanlışlanması görevinin septiklere düştüğü fikrini çürütmek amacıyla ileri sürülen bir görüştür.
1952 yılında Illustraded dergisinin içeriğine kattığı fakat hiç yayınlamadığı makalesinde şöyle söylemiş;
Eğer ben Dünya ve Mars arasında eliptik bir yörüngede güneşin etrafında dönen Çin seramiği bir çaydanlık olduğunu öne sürseydim ve bu çaydanlığın en güçlü teleskoplarımızla bile tespit edilemeyecek kadar küçük olduğunu ekleyecek kadar da dikkatli olsaydım, kimse bu görüşümün tersini kanıtlayamazdı. Ama devam edip de bu savımın yanlışlanamaz nitelikte oluşundan dolayı insan aklının ondan kuşku duymasının kabul edilemez bir küstahlık olacağını söyleseydim, herkes haklı olarak saçmaladığımı düşünürdü. Ancak, eğer böyle bir çaydanlığın varlığı eski kitaplarca onaylansaydı, her Pazar günü kilisede kutsal gerçeklik olarak öğretilseydi ve okullarda çocukların beynine kazınsaydı, onun varlığından kuşku duymak bir gariplik belirtisi olarak görülür ve o kuşkuyu duyan kişiye yakınçağda bir ruh doktoruyla ya da daha önceki çağlarda bir Engizisyon yargıcıyla bir randevu alınırdı.
Richard Dawkins çaydanlık fikrini biraz daha ileri götürerek;
Organize dinlerin, açık düşmanlığımızı haketmesinin nedeni şudur ki, Russell'ın çaydanlığına olan bir inancın aksine, din güçlüdür, etkilidir, vergiden muaftır ve kendini korumaktan aciz küçük çocuklara sistematik biçimde aşılanır. Çocuklar gelişim yıllarını çaydanlıklar hakkında manyakça kitaplar ezberleyerek harcamaya zorlanmazlar. Devletin okulları, anababaları yanlış biçimdeki çaydanlıklara inanmayı tercih eden çocukları okul sisteminin dışında tutmaz. Çaydanlığa inananlar, çaydanlığa inanmayanları ya da çaydanlık kâfirlerini veya çaydanlık sapkınlarını hatta çaydanlığı inkar edenleri ölümüne taşlamaz. Anneler çocuklarını, bir değil de üç çaydanlığa inanan çaydanlık-gâvuru eşlerle evlenmemeleri için uyarmaz. Önce sütü koyanlar, önce çayı koyanların dizlerini parçalamaz. 
demiştir.

Harika peygamberimiz Henderson, dinimizin inançlarını Akıllı Tasarım savunucularının sıkça kullandığı savlara reaksiyon olarak geliştirdi. Temel argümanları şunlardır;

-Evren beraberinde bir dağ ağaçlar ve bir cüce ile birlikte görünmeyen ve saptanmayan bir Uçan Spagetti Canavarı tarafından yaratılmıştır.

-Evrim hakkındaki bütün kanıtlar Uçan Spagetti Canavarı tarafından yerleştirilmiştir. Tanrımız etraftaki şeyleri olduklarından daha yaşlı göstererek pastafaryanların imanlarını sınamaktadır. Örneğin bir bilimadamı bir kalıntıya radyokarbon testi uygulasın, kalıntıdaki Karbon-14'ün %75inin elektron ışınımıyla Nitrojen-14'e dönüştüğünü görsün ve bu kalıntının yaklaşık 11.000 yıllık olduğu sonucuna ulaşsın zira Karbon-14'ün yarıömrünün 5.730 yıl olduğu düşünülüyor.
Ancak bilimadamımızın gözden kaçırdığı nokta yaptığı her ölçümde Uçan Spagetti Canavarı'nın gelip Kutsal Makara kollarıyla onun bulduğu sonucu değiştiriyor olduğudur. Elimizde bunun nasıl vuku bulduğunu detaylarla anlatan ve O'nun bunu neden yaptığını söyleyen çok sayıda belge mevcuttur. O elbette ki görünmez olandır, normal cisimlerin içinden kolaylıkla geçebilendir.

-Pastafaryan inancındaki cennette göze çarpan iki nokta vardır. A)Uçsuz bucaksız bira volkanlarıyla doludur B)Bir striptizci fabrikası vardır.

-Pastafaryan dininin metinlerine "Delifişek" denir. On Emir yerine ahlaki açıdan daha zayıf olan sekiz "Yapmazsanız Çok Memnun Olurum"  ögesi içerir. Bunlar On Emir'in parodileşmiş halidir.

Peygamberimiz Henderson Uçan Spagetti Canavarı'nın kutsal kitabını yazöası için Aralık 2005'te 80.000 dolar miktarında bir ödenek almıştır ve kitabın satışından elde edilecek gelirle korsan gemisi yapmayı ve dünyayı dolaşarak kafirleri Pastafaryan dinine geçirmeyi planladığını açıklamıştır. Kitap Mart 2006'da yayımlanmıştır.
Uçan Spagetti Canavarı'nın kutsal kitabı, İncil'in Pastafaryan dinindeki karşılığıdır. İncil'de yer alan Musa peygamber gibi kişiliklere karşılık olarak Captain Modey gibi kişilikler getirmiştir.
Pastafaryanların inanç sistemine göre korsanları mutlak kutsallıktaki varlıklardır ve gerçek pastafaryanlardır. Hırsız ve dışlanmış kişiler oldukları izlenimi Orta Çağ'da  Hristiyan din adamlarınca yayılmış yanlış bilgilerin sonucudur. Pastafaryanizme göre onlar gerçekten barışsever kaşifler ve iyiniyet elçileridir ve çocuklara şeker dağıtırlar.
Hicivkar peygamberimiz Henderson korsanlarla ilgili görüşlerini Kansan Eğitim Kuruluna gönderdiği mektuba eklemiştir; "Küresel ısınmanın, depremlerin. tayfunların vb karakıyımlarının nedeninin dünyadaki korsan sayısının 1800l'erden beri azalmakta oluşu olduğunu" öne sürmüştür. Mektubuna eklediği bir çizelgede korsanların sayısı azaldıkça küresel sıcaklığın yükseldiği görülüyordu;bu şekilde istatistiksel olarak anlamlı görünen bir bağlamın illa ki nedensen bir ilişkiye dayanmadığını gösteriyordu.

Herderson'ın kurula meyda okuyuşu duyuldukça kendi internet sitesi  ve sürdürdüğü savaşım ilgi uyandırmış, destek toplamıştır. Uçan Spagetti Canavarı, Akıllı Tasarım'ın öğretilmesine karşı bir sembol haline dönüştükçe medya da konuyu işlemeye başlamıştır.
Ağustos 2005'te okuyucularının birinin tepkisi üzerine BoingBoing.net sitesi İsa'nın Uçan Spagetti Canavarı'nın oğlu olmadığını deneysel olarak kanıtlayabilen ilk kişiye 250.000 $ "akıllıca tasarlanmış nakit" ödül vereceğini açıklamış daha sonra da ödülü 1.000.000 $'a çıkartmıştır.
Extra Bilgi; Yaratılışçı Ken Hovind bilimadamlarının mantık hatası yaptıklarını, evrenin ve yaşamın ortaya çıkışının açıklamasında evrimin mümkün olan tek yol olduğunu kanıtlayana 250.000 $ ödül vereceğini beyan etmiştir.

Lise Üniversite Şeysileri(özel hayat içerir)

Üretkenliğim azaldı yazamıyorum. Beğenmediğim için yayınlamadığım bi dolu kayıt var taslaklarda.
Darısı tüm cynic pesimist ve manik depresiflilerin başına diyerek depresyondan çıktığımı beyan ederim.
Durun kıskanmayın (ben bana benzeyen depresif bloggerla hayatla barışınca kıskanıyorum da) arada benim de canım bazı şeylere sıkılmıyor mu sıkılıyor tabi. Mesela üniversiteye başlıyorum gel gör ki hiç hevesli değilim. İzmir'de vakıf üniversitesine gideceğim ayrıca kızların çok olduğu bir bölümdeyim. "Nerede kız orada samimiyetsizlik" lafını hayatımın her döneminde test edip onaylamış biri olarak hafiften tedirginim. Ayrıca ekşisözlüğe göre bizim üniversitede gerçekten de kızlar teklif ediyormuş!!

Yıl boyunca ders çalışmadım beni takip edenler bilir buraya post döşeyip durdum. Zaten lisede parlak bir öğrenci değildim sadece sevdiğim derslere çalışırdım. (Vay be artık lise hayatım için di'li geçmiş zaman kullanıyorum.) Matematikten yıllardır nefret etmeme rağmen biraz çabalamış İzmir'in en yüksek puanlı anadolu liselerinden birine girmiştim. Aman girmez olaydım diyecek kadar çalkantılı bir lise hayatım oldu. Okulun standartlarına uymayan bu yüzden disiplinden çıkamayan, bir dönem popüler olan bunu da matah bir şey sanan, çoğu kişinin arkasından konuştuğu, öğretmenlerine asi öğrencilerin ilgisine odaklı bir ergendim. Hala da ergenlik mefhumunu üstümden atabilmiş değilim sanırım.

İdarenin baskılarından bıktığımdan okul değiştirdim ama gittiğim yer gossip girl tarzı bir liseydi. Sex Drugs Alcohol and Complications şeklinde özetleyebiliriz. İkiyüzlüden öte çokyüzlü barınağı, inciğinin cıncığının marka olma zorunluluğu taşıdığı dedikodunun tanrı olduğu garip yer. En fazla anlam veremediğim durum tikky tabir ettiğimiz kızların (ki benim de öyle gözükmüşlüğüm vardır) notlarının çok yüksek olmasıydı. Zaten en yüksek puanla alan liseydi.
Bu yapmacıklık silsilesine dayanamayıp idarecileri değişecek diye eski okuluma dönmüştüm, sevdiğim falan yoktu ama kötünün iyisi işte. Nitekim ciddi anlamda bana takmış her gün yanına çağırıp tırnaklarımı biraz uzun gördüğünde bile bağırıp çağırıp bendenizi saygısız kibirli ve inatçı olmakla suçlayan sesini duyduğum an sinirden titrediğim müdür yardımcısı kadın gitmişti. O yüzden huzura kavuşmuş gibi olmuş fakat ardından bin beter sorunlar edinmiştim. Böyle soğukkanlı anlattığıma bakmayın aslında cehennem azabı çektim diyebilirim ve abartmış da olmam. Bu dönemde karakola bile düşmüşlüğüm var yaa :O

Geçmişim, belki yaşadıklarımın sıradan olmayışından belki benim garipliğimden fakat ne sebeple olursa olsun sıradanlığın çok ötesinde bir yerde. "Hayatımı yazsam roman olur"a bağlıyorum farkındayım. Aslında herkesin hayatı kitap olabilir. Teenage romandan tutun postmodern romanlara kadar geniş bir yelpazede herkesten bir şey çıkabilir. Neyse içinizden hepi topu bir okul değiştirmiş derseniz de daha da garip eğitim kurumlarında bulunduğumu söyleyerek itiraz ederim.

Ortaokulda ailemin yapma etme demesine rağmen Fethullahın şu okullarından birine gitmiştim. Semavi dinlerden(evet budizm mantıklı geliyor), dincilerden nefret etmemin başlıca unsurlarından biridir bu kurum. Ama bardağa dolu tarafından bakacak olursak din olgusu hakkında çok fazla araştırma yapmamı sağladı hakeza İslam hakkında da... O yüzden ben burada Müslümanlıkla ilgili yazarken hariçten gazel okumuyorum. Üstelik araştırmakla da kalmayıp bu dini savunanların içlerinde de bulundum mantalitelerini kavradım benim sorularıma cevap veremediklerini sürekli seni daha yetkili biriyle görüştürelim dediklerini de biliyorum.

Kusar gibi yazdım neyse ya okullar açılınca çok iğrenç bir ortama düşecekmişim gibi hissediyorum ya of amaan asosyal olurum ben de. Artık insana da ihtiyacım kalmadı zaten ;)
Ben niye iğrenç yazıyorum yaaağ?!

Sinirliyim 1 2 3 ...

İzmir'de bile mahalle baskısı görüyorsak varın siz düşünün gerisini.
Ülkedeki dincilerin car car bağırıp yokluğundan şikayet ettiği oysa bizim iliklerimize kadar hissettiğimiz "din özgürlüğü" adı verilen iğrenç baskı yüzünden istediğimiz gibi yaşayamıyoruz. Öyle ki bu din anlayışı türk halkı tarafından saçma sapan yorumlanmış kokuşmuş bir kültür olarak üstümüze yapıştırılmıştır.
Tabi bu peygamber denen insanlar kendi zamanlarında kendi çıkarları paralelinde oluşturdukları din adı verilen öğretilerinin, ileride nasıl kitlesel facialara yol açacağını kestirememişlerdir veya kestirmişler fakat umursamamışlardır.
Ben halkı eğitmek diye bir şey olduğuna inanmıyorum.
Gerçek şu ki; her bardak kapasitesi kadar suyla dolabiliyor.
İşte bu yüzden küçük bardakların büyük bardaklar tarafından yönlendirilmesinde yönetilmesinde hiçbir sakınca görmüyorum. Hatta küçük bardaklara yasaklar konulmasını onların sınırlandırılmasını istiyorum. İstiyorum ki biz rahat edelim özgürce yaşayabilelim.
Buyur bir de burdan yak;
http://gundem.milliyet.com.tr/-bu-hayvani-bulun-/gundem/gundemdetay/11.08.2011/1425266/default.htm?ref=OtherNews

Başlıksız

Hiçbir şey koymadı istediğim şeyleri hissedememek kadar.
Hislerimi kontrol edememek kadar.

Garip

Sıradan -ama gerçekten sıradan- insanların sıkça kullandığı bir sözcük vardır; Garip.
Garip davranış, garip zevk, garip insan garip kıyafet... vs vs.
Garip demek bizden farklı demektir. Bize benzemeyene garip deriz.
Bu yüzden çok yönlü olmayan farklı bakış açısı bulunmayan kimseler, evet böylelerine örümcek kafalılar da diyebiliyoruz anlayamadıklarına garip der geçer.

Annem

İnsanları edebiyat akımlarıyla eşleştirmek bayağı eğlenceli. Mesela annem klasisizmin kalesi babam realizmin kaymak yiyicisi. Arkadaşlar benim için de dadaist demişlerdi. Aklıma geldikçe gururlanırım.

Annemin ağzından -salak- lafını dahi duyamazdık eskiden. Fakat tartışırken arada ben hafif hafif küfrettiğimden olsa gerek o da sinirlenince ağzını açmaya başladı artık.
Kendisi çoğu şeyi pis olarak nitelendirir. Mutfak lavabosunda el yıkamaktan günümüz modern açık ilişkilerine uzanan geniş bir yelpazede çoğu şey pistir.

Makyaj yapmayı sevmez, parfüm kokusu başını ağrıtır. Önemli olan doğallıktır, güzelsen eğer zaten süslenmene gerek yoktur. Kendisini beğenir ve sever. Sebepsiz yere o kadar güvenir ki kendine şaşar kalırsınız. Bu konuda ve başka diğer konularda taban taban zıttızdır. Görünüşümüzün tamamen farklı olmasının yanında zeka türlerimiz zevklerimiz de bambaşkadır.
Ben estetiğe önem verirken o pratikliği benimsemiştir.*

Kalıpları keskin kuralları vardır ve o bunları önyargı olarak görmez tecrübe der.
Kendi inancı mutlak doğrudur, eninde sonunda -ben dahil- herkes onun dediklerine geleceğizdir.
Ufku dardır. Dolayısıyla Türkiye'de doğduğundan müslümandır.*

Babamı çok sever. Normal anneler gibi babamla aramı bulmak şöyle dursun "hişt çok ayıp babaya öyle denilir mi babanın yanına o kılıkla çıkılır mı" der. Üstelik bunu babamın yanında yapar. Adam o an sinirlenmeyecekse bile sinirlenir. Tartışmalarda ara bulmaya çalıştığını iddia ederek insanı öfkeden deliye döndürebilir.
Söylediği hiçbir söz beni teselli etmez aksine üzüntümü arttırır ağlamamı şiddetlendirir.

Çocukluğumda annem hep hastanede olduğu için ben babamla zaman geçirdim. Belki onun etkisidir diyeceğim ama ben hiçbir zaman annem varmış gibi hissetmedim. Hala hissetmiyorum. O, evde arada yemeğimi yapan gömleklerimi ütüleyen bir kadın.
Vakit geçirmekten hoşlanmadığım sırlarımı anlatmadığım varlığıyla gururlanmadığım bi kadın.

Ama yaşadığı berbat durumları geçirdiği büyük depresyonları düşününce acaba haksızlık mı ediyorum diyorum.
Sonra, hayır hayır o depresyondayken ben çocuktum öyle davranmamalıydı özen göstermeliydi bana kattığı hiçbir şey de yok a tabi travmalarım hariç diyorum ve sinirleniyorum.
Keşke sadece sevmiyor olsam nefret etmesem kendi kendime zarar vermesem.

*Klasisizm dışı

Düzgün Konuşun

Türkçe konuşurken yabancı bir sözcük söylediklerinde amerikan aksanı yapan insanlara gıcık oluyorum. İngilizce konuş tamamen, evet bu aşmış maşallah yabancı dil de bilirmiş diyelim.
-Bugün "meyıll"larıma baktım. O -ı ile -l arasında dil dönüyor harfler yuvarlanıyor ya nasıl sinir bozucu anlatamam.

Rüya

Bugün rüyamda Yusuf Atılgan okuyordum.
Kitaplıkta ahlaksızca duran aylak adamı elime alıyorum eviriyorum çeviriyorum anayurt oteli travmasını henüz atlatamadığımı fark edip tekrar rafa kaldırıyorum.
Ama okumam lazım, işte bu kendi kendime uydurduğum zorunluluk hali sinirimi bozuyor.
Kitabı raftan sertçe almak canını acıtmak kuşe kağıdını tırmalamak çıkardığı sesle doyuma ulaşmak istiyorum.
Sonra gevşeyen vücudumu yatağıma yatırır kitaplığa bakarak kahkahalar atarım.

Dayıma söyleyeyim de bana tutunamayanları getirsin artık.

Akşam Pazarı

Hepimiz kendimizi pazarlama çabasındayız. Kimimiz seksiliğiyle kimimiz sevgilisiyle kimimiz çello çalabilmesiyle kimimiz soylu ailesiyle kimimiz marka giyebilmesiyle kimimiz fotoğraf çekebilmesiyle kimimiz Fransızca konuşabilmesiyle kimimiz okuduğu okullarla kimimiz komikliğiyle kimimiz sosyal çevresiyle kimimiz de bilmemneyle bilmemneyiyle..
Güzel değil ama çekici dediğimiz insan kendini pazarlamayı başarabilmiş insandır.
Artık güzelliğimizi zekamızı ya da varolduğumuzu ve önemli olduğumuzu kimseye kanıtlamaya çalışmasak?
Rahat rahat doğal doğal yaşasak?
(Bkz;Kabul olmayacak duaya amin demek)

Aniden Kabaran Feminizm Damarı

Evvel zaman içinde "Her şeyinin mükemmel olmasını istiyorsun ama insan dediğin kusurludur kendinin de bir insan olduğunu kabul et artık"demişti psikolog.

Kalbur saman içinde Lübnan'da cinsel ilişkiye girmenin dişi hayvanlarla serbest ama erkek hayvanlarla yasak olması gibi bir kuralın varlığından haberdar olunca başımdan aşağı kaynar sular döküldü.

Klasik -sizin insanlığınız nerede- muhabbeti yapmayacağım elbette. Ama Lübnan'da bu yasayı koyan kişilere insan diyorsak ben farklı bir yaratığım. İnsandan daha üstünüm onun evrilmiş level atlamış haliyim falan demiyorum. Ama farklı familyadanız (tür cins sınıf) ne bileyim.
Bahsettiğim şey zoofilik insanların iğrençliği değil. Hı iğrenç değiller mi diyorum? -Demiyorum.
Ama hayvanın erkeği bile dişisinden üstün tutuluyor. Dişilere tecavüz edin tabi madem dişiler madem kadınlar elbette ki müstehak onlara.
Dişi hayvanlarla cinsel ilişki de ne demek ya? Sanki iki taraf karşılıklı anlaşmış da... Taciz onun adı tecavüz.  Asıl böyle düşünen beyinleri... Neyse.

Bir de "dekolte giyene tecavüz ederler" versiyonu var bunun ki ilk duyduğumda kanım donmuştu. Orhan Çeker.
"-Erkekler-in çok eşliliği yasal olsun" başka bir versiyon. Peki ya Malezya'daki İtaatkar Kadınlar Kulübü'ne demeli?
Sibel Üresin.

Yok yok mümkün değil kabullenemem. İnsan olmayı kabullenemem. Bu kadar sığ ve çirkin olmayı kabullenemem. Zaten insaniyet dediğin ya ürer ya çeker değil mi ama?

Ben Hepinizim veya Hepiniz Bensiniz

Arada  masum ve iyi niyetli biri olduğumu düşünüp insanlar ne kadar acımasız ne kadar da üstüme geldiler hayat ne kadar adaletsiz diyorum.
Arada çıkarcı ve bencil biri olduğumu düşünüp insanlar ne kadar acımasız ne kadar da üstüme geldiler hayat ne kadar adaletsiz beni böyle kötü biri yaptı diyorum.
Evet ben klasik insan modeliyim.
Evet hiçbirimiz masum değiliz ama aslında hiçbirimiz suçlu da değiliz.

Bilgi içerikli post atacağım bundan sonra ben bile sıkıldım kendimi anlatmaktan.

Çevremizden İnsan Manzaraları

Bazı şeylere çok hevesliydi. Mesela iphonenun arka planına Fight Club afişi koymuştu.
Birisi ona bunun bir çelişki olduğunu söylediğindeyse "-en azından İkea sevmiyorum" diyordu.
Nüfus cüzdanında din hanesinde İslam yazdığı halde anadan doğma ateistti.
Sarışınlığıyla övünür tenis ve basketbol oynayarak geliştirdiği karın kaslarını her fırsatta sergilerdi.
İzmir'in kıyı kesiminde yaşar modern ve solcu olduğunu düşünürdü.

Özgüven Mikropları

Dikkat dikkat özgüvensiz insanlarla arkadaş olmayınız. Hatta mümkünse takılmayınız aynı ortamda bulunmayınız. Zira bazıları kendi aşağılık komplekslerini başkalarına da bulaştırmaya çalışır.

Kendisinde çok fazla kusur bulan insanları başta zavallı olarak görürsünüz, acırsınız belki de yardım etmeye çalışırsınız onlarsa sadece kendilerini eleştirmekle kalmaz yavaş yavaş sizin eksikliklerinize zaaflarınıza da dadanırlar. Size kendinizi tamamen değersiz hissettirene kadar uğraşırlar sizinle.

Onlara benzemediğiniz, kendinizi saçma sapan eleştirmediğiniz zamanlardaysa sizi yapmacık kibirli bulurlar. Kurtulun onlardan!

Bu miroplara karşı raid elektrolikit kullanın;
Özgüven ısırıklarına karşı raid elektro likit.. 45 arkadaşsız gece!

Palavra Palavra

Peh peh her şeyin doğalı güzel martavallarından almayalım.
Bi kere her şeyin doğalı güzel olsa çirkin diye bir şey olmazdı.

Help Me

Ya kendi blogum hariç başka bloglara yorum yapamıyorum. Kullanıcı hesabını seçtikten sonra e-mail ve şifre soruyor onları girdiğimde yorum yapmak istediğim post'a tekrar dönüyor ve gönder dediğimde benden tekrar şifre doğrulama talep ediyor. Bıktım!!

Ayrıca blogun sağ üstünde normalde kumanda paneli ve çıkış yazardı. Şimdiyse blog oluştur, giriş yapın yazıyor. Ne kadar giriş yaparsam yapayım durum aynı. Yoruldum!

Basınç Sevgi

Herhangi birine, herhangi bir şeye bağlanmaktan ne kadar korktuğumuzu hesaba katacak olursak
21. yüzyıl insanının sorunu bastırılmış cinsellik değil bastırılmış sevgi olsa gerek.

Alerji

Güneş alerjisi olan bir insan olarak İzmirde doğmamın hesabını kim verecek?

Ayrıcalık

Yanında güvendiğin biri varsa güçlü olmak zorunda değilsin.
...
Artık zayıf olma özgürlüğüne sahip oldum mu yani ben şimdi?

Saçmalık

Yakın olmadığım biri adımı söyleyince tedirgin oluyorum.
-Bu ne cüret!

Yeni tanıştığım insanların sadece elini sıkmak istiyorum.
-Niye öpüşüyorum daha doğrusu öper gibi yapıp yanaklarımı değdiriyorum?
-Ne saçma iş!

Siz de Bıkmadınız mı

Hiçbir şeyden bıkmadım şu seçim reklamlarından bıktığım kadar.
İşin mantığı;
-Evet Türkler duygusal millet.
-Evet hadi duygu sömürüsü yapalım.
olmalı.

Sadistic God

İlk kalp nakli yapıldığında doktorlarda bile bunun yanlış olduğuna dair bir his vardı.
Bu tanrının dileğine, doğaya aykırıydı. Bir insanın göğsünü açıp, kalbini çıkartmak ya da açık kalp ameliyatı yapmak canavarlık değil miydi?

Eter de aynı şekilde asırlarca taa ki 1846 yılına kadar kullanılmadı. 1543 yılında keşfedilmişti ama 1846 yılına kadar insanlar cerrahlar tarafından bilinçleri açıkken ameliyat ediliyorlardı.
Zavallı insanların bedenleri uyanıkken kesilip dikiliyordu!

Peki eterin neden yasaklandığını biliyor musunuz?
Dini dogmalar nedeniyle.
Bazıları anesteziyi bile uyuşturucu kabul edip günah saydılar.
"Yüce tanrı acı çektirerek bizi günahlarımızdan arındırmak istiyor böylece öbür tarafta ödüllendirileceğiz ve acıdan sonsuza dek kurtulacağız" diye düşünen aptalların yetkin olduğu bir dünyada yaşıyoruz.

You Don't Know Jack'ten ilhamla...

I Stop The World Melt With You

Mutluluktan uyuyamam hiçbir şey yiyememem ne olacak?
Normal mi bu?
Ayrıca artık dünyanın döndüğünü hissettiğim için mi midem bulanıyor nedir.

Şizofrenik Mutluluk

Saat gecenin on iki buçuğu.

Bugün daha doğrusu dün, olmasına ihtimal veremeyeceğim kadar harika bir şey oldu.
Ve ben bu kadar mutluluğu kabullenemeyip işin içinde bir bit yeniği arıyorum. Bulamayınca da şizofren olduğumu ya da artık içinde bulunduğum rüyadan çıkıp uyanmam gerektiğini düşünüyorum.

Sanırım sabah uyuşturucu aldım halüsinasyon görüyorum. Veya karşıdan karşıya geçerken araba çarptı şu an ameliyat masasındayım ve anestezinin etkisi sürüyor.
O anları gerçekten yaşamış olamam!

Mutlu olamadığım gibi üstüne üstlük şaşkınlıktan başım ağrıyor. Birinin bana hayatımı mahvetmek için büyük çapta bir şaka yapmış olduğunu düşünüyorum.
Yarın gerçeklere uyanma ihtimalim midemi bulandırıyor, uyuyamıyorum.

Adaletsizliklere, talihsizliklere, hayal kırıklıklarına alışık olan bilincim kendimi koruyup akıl sağlığımı kaybetmemem için teyakkuz halinde. Ne de olsa mutsuzluğa bağışıklık kazanmış bir kere. Peki ya mutluluk karşısında ne yapacak? Tabii ki kendini kilitleyecek ki neşe içinde delirmeyeyim!

Çok korkuyorum.
Peki ya korkmuyorsam?
Bunların hepsini ben uydurmuş olabilir miyim?
Lütfen yarın düzgün bir güne uyanayım.

lay laa lay

Öldüğümde ya da kendimi öldürdüğümde, ölü vücudum için herhangi bir merasim yapılmasın.
Saçma sapan cenaze namazlarından dini törenlerden bahsetmiyorum bile.
Mümkünse kimseye haber de verilmesin.
Wish You Were Here bile çalmasın wish you were here bile denmesin.
Bir de kimse arkamdan konuşmasa ne güzel olur, yok hayatı böyleymiş yok ailesi şöyleymiş sorunları varmış diye. Bir sürü senaryo.
Ygs mağduru değilim ayrıca sevgilimden ayrıldım diye üzgün değilim zaten öyle biri yok, alkolik bir annem beni döven bir babam da yok. Ortalama bir aile işte. Kendi kendime koyduğum nevrotik tanısından başka sinirsel bir hastalığım yok. Gittiğim psikolog psikiyatrist falan majör depresyon demişlerdi ancak o var.
Sadece seçme hakkımı kullanmak istiyorum belki de. Hayatta karar verebileceğim tek şey olan ölüp ölmeme seçeneklerimi değerlendireceğim.. Hmm bir süre insan gibi yaşamayı deneyip beceremediğime göre diğer seçenek daha uygundur belki? Sartre Camus'a selamlar buradan.
Ergen falan derler neyse desinler bakalım. Sanki ergenlikten çıkan her yetişkin birer halt oluyormuşçasına.. Halt ne demek ya bir sözlüğe bakayım; uygun olmayan, beğenilmeyen demekmiş.
Daha fazla buralarda olmayacağımı düşünmek garip geliyor.
Sırf başım ağrımasın diye vazgeçebilirim bundan bu buuuu bu şeyden.
Denizhan; dünyayı umursadığımız için ölürüz evet eminim bundan.

Raif Efendi'ye

Kürk Mantolu Madonna'yı çok içselleştirmiş, karakterleriyle kendimi fazla özdeşleştirmiştim. Bu yüzden üzerinde düşünmeye, yorum yapmaya çekiniyordum.
Hatta kitaba duyduğum saygıdan ötürü başka kitaplara elimi sürememiştim birkaç gün.

Sonra aniden gelen bir ilhamla yeşilçam filmlerine benzediğini fark ettim.
İşte bu noktada moralim bozulmuştu. Kitabın gözümde gerçekliğini kaybetmesinden korktum.
Ben Kürk Mantolu Madonna'yı okumamış, yaşamıştım..
Kitaptan aldığım mesajlar o sıralar yaşadıklarıma o kadar uygundu ki, kafamdaki birçok soruya yanıt bulmuş gibiydim.
Ama fazla özel olduklarından bu mesajları paylaşmayacağım.
Roman sayesinde bolca irdelediğim sevgi kavramını da kafamda belirli bir çerçeveye yerleştirebilmiştim sonunda.
Ne olursa olsun sevdim seni kitap!

Sevmekten korkmamalıyım aslında.

Görünce Kusmak İstiyorum

Açık bir şey giydiğimde beni ayıplayan gözlerle süzen türbandan, gazetedeki habere "tek amaçları devleti yıkmak dirliği düzeni bozmak ahlaksızlığı yaymak" şeklinde yorum yapan hacı sakalından ne kadar iğreniyorsam;
Epsilon yayınları okuyup Gossip Girl izleyen, modernliğini ve elitliğini bulduğu her fırsatta iktidara söverek kanıtlayan timberland botun altına giyilen ponponlu çoraptan, "tüm türbanlıları bir gemiye bindirip hepsini yakmak istiyorum" diyerek sırıtan surattan da o kadar iğreniyorum.

Özge olsa aynı bokun laciverti derdi.
Terbiyesiz Özge.

Korelasyon

Ben diyorum ki birini seviyorsak mutlaka ona acıyoruzdur.
Özge diyor ki birini sevmenin en kolay yolu ona acımaktır.

ESSM

Nerede Eternal Sunshine of Spotless Mind seven birine rastlasam içim yanıyor.

Hastalık?
Artık sağlıklı ya da normal biri var mı ki?
Varsa da fazla basit değil mi?

Başlıksız

Kendi hayallerim gerçekleşmiyor diye başkalarının -uçuk gördüğüm ya da onu mutlu etmeyeceğini bildiğim- hayallerine engel olmaya çalışmam bi nevi saçmalık bi nevi iyi niyetlilik.
Zaten iyi niyet de saçma olduğuna göre sorun yok.

Zebercet Sorunsalı

İtiraf edeyim; Anayurt Oteli'ni bitirmek için okudum.

Zebercet'in ruhsal otomatizmin doruklarına çıkıp çağrışımlarla kıvrandığı zamanlarda, bütün ömrünü aynı mekanda aynı işlerle geçirmiş ilkokul beş mezunu biri olarak fazla akışkan bir bilinçaltına sahip olmasını neye bağlamam gerektiğini düşünüp durdum.
Zeberceti bu kadar farkındalıklı yapan unsur ne?
Hayatının sıradanlığımı?
Oedipusa mı bağlayacağız bunu da?

Sartre'a göndermeler vardı, kitabın tümü varoluçuluğun emrettiği şekilde anlamsızlığın içinde eriyip gitti zaten.
İşte böyle mayası natüralist egzistansiyalizmle yoğrulmuş romanlar epey yapay geliyor bana. Zaten natüralizmle romantizmin çıkış noktası aynı:
Abartı!

Belki de Anayurt Oteli'nin bu kadar yüceltilmesine yol açan şey; Atılgan'ın üslubundan dolayı romanı okurken midenizde bir boşluk, boşluğu takriben bir bulantı hissetmenizdir.

Zaten kitapta dikkat çekmek için içerikten çok yazın stiline önem verilmiş ayrıca bu stil düzensizce değiştirilip durulmuş.

Anayurt Oteli'nde çok yoğun psikanaliz yapılmış alegorik bir anlatım var falan falan diyenler olacaktır her zamanki gibi.
Ortada bir homoseksüellik bestioseksüellik yani belirgin bir "seksüellik" sözkonusu da ee yani?
-Kadını boğdu aa bak şiddet de katmışşş!
-Vay bee.

Hı tabi ki dönemine göre başarılı olduğu gerçeğini yadsıyamayız ama Araba Sevdası da dönemine göre başarılı sayılan bir roman. Ama Araba Sevdası(İntibah Sergüzeşt) edebi bir haz almak için değil Tanzimat döneminde emekleyen Türk Edebiyatını incelemek için okunur. İlk olması açısından önemli dersek Taaşşuk-ı Talat ve Fitnatda ilk. Ama okuyunca güler geçersin çocuk masalı gibidir. Gerçi masala göre daha trajik kalıyor ama neyse.

Anayurt Oteli'ne bu kadar cephe almamın sebebi klasik sayılan her filmi kitabı entelektüel olma tutkusuyla göklere çıkaran insan güruhudur. Yok noktalama işaretlerinden anlam çıkar yok numeroloji yapmaya çalış. Bkz Ömer Çelakıl. İşin yoksa ebcet hesabı yap dur. Kelimeleri topla çıkar çarp böl...

Her Camus'a Sartre'a bağlanan şeyden ( Camus'a Sartre'a bağlandığını anlasam da) hoşlanmak zorunda mıyım?
Sevmemem anlamadığım anlamına mı gelir?

Ağlamak için gözden yaş mı akmalı?
Dudaklar gülerken insan ağlayamaz mı?
Sevmek için güzele mi bakmalı?

Şeklinde bir şiir var. Victor Hugo'nun yazdığı iddia edilen.
Yaa çağrışım böyle yapılır Zebercet.
Sapıttıysam;
Atılgan yan etkisidir geçer.

Kaçak Oynamak

Bilirsiniz mart ayının en karakteristik özelliği dengesizliğidir hakeza mart ayında doğan kişilere de bu sebeple güvenilmez. İnsanlara, içine doğdukları uzam mekan ve zaman ziyadesiyle tesir eder. İşte bu sebeple martta doğanlar marta benzer yani onlarda değişmeyen tek şey dengesizliktir.

Servis koltuğunda, sabahın yüzüme vuran ilk ışıklarına rağmen azimle uyumaya çalışırken aldım müjdeli haberi. Babam telefondan arayarak muştuladı.
-"Bloglar açılmış hadi gözün aydın".
(my daddy <3)

Ne zamandır ne post gönderebiliyor ne de yorum yazabiliyordum.
İşin garip tarafı bu çaresizliğe alışmış olmamdı. Hatta bir ara blogtan da soğudum aman napıyım kapansın dedim, neye elimi atsam kuruyor zaten. Sonra da bloga alıştığım için kendime kızdım.
-"Çok bağlanmayacaksın bir şeye öyle körü körüne!" dedim.
Ben böyleyim işte nerde bir zorluk çıksa karşıma kaçar giderim, hiç yaşanmamış gibi davranırım. Bugün B. böyle devam edersem hayat boyu başarısız olacağımı söyledi.
-"Kaçma artık yüzleş" dedi.
Daha önce de bana kaçak oynuyorsun denmişti. Hiçbir şeye değer vermek istemeyeşimden olsa gerek uğruna mücadele ettiğim bir amacım kalmadı.

Hayal kurmaktan vazgeçeli epey zaman oluyor. Hayallerime bile bağlanmak istemiyorum. Fakat günümüz sistemi geleceğe endeksli olduğundan "şimdi"yle yaşamak zor.
Aslında hayale bağlanmak demek mutluluğunu hayalindekilere bağlamak demek. Bir sürü gerçekleşmeyen istek ve plandan sonra önüme çıkanları yaşamaya karar verdim. Önüme çıkacak seçenekler de ciddi anlamda berbatlıkta birbirleriyle yarışan şeyler. Babam geçen gün seni Avustralya'ya gönderelim dedi. Ben daha İzmir'den İstanbul'a gitmek istemezken...

Bu arada reşit olmama çok az kaldı dırım dırım çanlar benim için çalıyor Holly March!

Yeşil Ameliyat Önlüğü İzlenimlerim

Somurtmak bana gülmekten daha çok yakışıyor, hastanede aynanın karşısında geçirdiğim dakikalardan sonra yaptığım çıkarım budur.
Biliyorum evren mutlu olmamı istemiyorsun.
Ayrıca niye durup dururken 13 yıl önce hastane kafeteryasında içtiğim ekşi vişne suyunu anımsattın şimdi bana?

Bugün hastanede ufacık bir operasyon geçirdim sayılır.
Şu deli gömleği gibi arkadan kapatılan, sadece boyun kısmında bir düğüm ve vücudunuzun geri kalanını kapatması için iki düğmesi bulunan koyu yeşil ameliyat önlüklerini giymek insanı dehşete düşürüyor. Üstünüzdeki her şeyi ama her şeyi çıkarttırıyorlar ufak bir tokaya bile izin vermiyorlar.
Zaten uzun olan saçımı toka olmaksızın boneye sokmaya çabalamak sinir bozucuydu. Daha da iğrenci ise benim önlüğümün ikinci çıtçıtının çalışmamasıydı. Ah neler çektim...
Sanki kendimi kefenliyormuşum gibi bir his. Rujumu bile sildirttiler (bkz ameliyathaneye rujla gitmek) nedenini anlayamadığım şekilde.
Dedim ya önemsiz bir sebeple oradaydım ama yok sedyelerle oraya buraya taşın yok kocaman ameliyathane ışıkları yok parmağına takılan nabız ölçer neredeyse böbrek nakli yaptıracağım sandım.
Nabız ölçerin sesine bile heyecanlandım ben heyecanlandıkça daha çok biplemeye başladı o bipledikçe ben... Sakinleştirici falan yaptılar artık ölmeyeyim stresten diye herhalde.
Bir de ben sanıyorum ki genel anestezi alacağım onun mutluluk ve heyecanı var üzerimde. İşte anesteziden sonra kendime gelirken halüsinasyonlar göreceğim garip olaylar yaşacağım vs diye kendi kendime kuruyorum.
Ama gayet bilinçli bilinçli girdim ameliyathaneye bilinçli bilinçli çıktım daha doğrusu sedyeyle taşındım. Başım bile dönmedi ya ne dirençliyim kendimi kutluyorum ( rebkz sarhoş da olamayan zavallı insan).

İki gün öncesinden bir sürü testle prosedürle uğraşmamıza sonra bilmem kaç saat aç kalmama rağmen genel anestezi yapmamaları beni derinden yaraladı.
Zaten kansızım bir de test yapacağız diye damacana damacana kan aldılar üstüne üstlük hepsi boşa gitti. Çok içim yanıyor kanlarımı gördüğümde :(
Anlatacaklarım bu kadar.
Aa dur bir de hemşire bana türk müsün konuştuklarımızı anlayabiliyor musun diye sordu. Nasıl bir aksanım(!) var bilmiyorum ama genelde bu soruyla sık sık karşılaşıyorum. Bazen yüklemi olmayan cümleler kurabiliyorum, soru fiili kullanmak yerine gözlerimi dikip bakabiliyorum falan falan. Ama sırf bundan değil konuşmam da bozuk yuvarlamalarım olsun ş'leri s diye çıkartmam olsun. Aslında uğraşsam güzel konuşabilirim de çok kasıntı olur. Bir de ciddi bir şey hakkında konuşacaksam sesimi topralamaya çalışıp etkili bir giriş yapsam da hatta gelişme bölümünü getirsem de sonuç bölümünde sesim incelmeye dalgalanmaya başlıyor. Bunlar da bana arkadaşlarımın armağanları...
Ayna nöronlarım fazla mı çalıyor nedir kiminle uzun süre vakit geçirsem elimde olmadan konuşmasını gülüşünü kapıyorum. İstemsiz şekilde jestlerine mimiklerine çok dikkat ediyorum ve sonra farkında olmasan taklit ediyorum onları. Bir aralar "tikky" gibi konuşmuşluğum da vardır o sıralar çevremde çok fazla o türden insanlar olması sebebiyle. Öf nefret ettim gene geçmişimden. Spotless Mind'ı bu yüzden sevmiyorum neyse bu konu çok uzar.
King's Speech de sanki çok mükemmelmiş gibi lanse edildi ama gayet ortalama bir film değil miydi ya?
Ben b12 hapımı içmeye gidiyorum....
...
..
.

Hangisi?

"Eat Pray Love"
yerine
Drink Play Fuck
diyorlarmış.
Daha gerçekçi değil mi?



Aylar sonra gelen edit:
DEĞİLMİŞ!

Ve Tanrı Geceyi Yarattı

Sabahlardan o kadar nefret ediyorum ki ılık nemli yerlere yapışıp kalan parazitler gibi tüm hayatımı sıcak yatakta uyuyarak geçirmek istiyorum.
Her sabah yatakta, ancak tek gözüm açılabilmiş halde ve uyanmam gerektiği bilinciyle bir sağa bir sola kıvranıyorum. Bu arada çarşafı buruştururken evrene daha doğrusu insanlığa çeşitli lanetlemeler ve küfürler iletiyorum. İnsanlar sabah erken kalkma gibi absürd bir huy edinmişler kendi kendilerine. İşte eskiden geceleri ormanlar tekin olmadığından mağaralarına çekilip dinlenmişler. Ama yirmibirinci yüzyılda yaşayan benim suçum ne?

Tabi bunları düşünmek bir fayda etmiyor hatta ne zaman düşünmek fayda etmiş ki? Yine çaresizce ve güneş ışıklarından rahatsız olarak homurdana homurdana giyiniyorum.
Ardından yüzümü yıkamak için banyoya sürüklendiğimde nedenini çözemediğim şiş gözler ve şişmiş dudaklarla karşılaşıyorum. Dayak yemiş gibi uyanmak dedikleri bu olsa gerek.

Aslına bakarsak sabah kalkmayı değil de gece uyumayı sevmiyorum zaten asla deliksiz uyuyamam da.

Bebekken bile gece değil gündüz yatarmışım biyoritmim mi bozuk acaba diye düşünmedim değil.
Günün en güzel zamanı olan geceyi uyuyarak heba ediyormuşum gibi geldiğinden dayanabildiğim kadar ayakta kalırım. Çünkü gece okunan kitaplar, izlenilen filmler, çizilen resimler hatta kurulan hayaller bile daha zevkli daha anlamlı çok daha hoştur.

Gündüz Vassaf'ın da bununla ilgili bir denemesi vardı ona göre gündüz düzenin, otoritenin sembolüydü. Gece ise suçluların ve sanatçıların sevgilisiydi.

Ben de geceyi sonunda dek değerlendirme taraftarıyım her tatilde ya da tatilimsi günde yatma vaktim sabah ezanına (namazı mı denir) müteakiben yarım saat, bir saat sonrasına kadar uzar.
Bu arada sabah ezanı kadar ürkütücü ses azdır. Hele çocukken artık nasıl korkuyorsam ezanı yatarak dinlersem cehenneme gideceğimi düşünüp hoparlörden gelen ses tükeninceye kadar ayakta kalıp sonra tekrar yatardım.

Sabahları sinir küpüne dönüşüp aynalara, daha doğrusu yüzümün en önemli yerinde (neresiyse orası?) çıkan bir sivilceye ya da kafama yapışmış saç tutamına bağırıp çağırmaktan veya o gün için giymeyi planladığım ceketin lekelenmiş olmasına öfkelenip ağladığımdan ya da klozetin kapağına oturmuş dişimi fırçalarken uyukladığımdan çoğu zaman servise geç kalırım.

Eğer bir mucize gerçekleştirip evden erken çıkmışsam apoletleri eksik muzaffer komutan edasıyla sallana sallana kaldırım taşlarını sindire sindire yürürüm, sokağın bitimine vardığımda çöp konteynırları içindeki kedilere bile sevgi saygı duyarım.
Çünkü ben sorumluluklarının bilincinde, sabahları erken kalkma konusunda bile başarılı, mantıklı, saygılı ve en önemlisi de sevgi dolu bir insanım...
Bu ulvi anın büyüsü ince külotlu çorabımın bileğimden diz kapağıma kadar kaçtığını fark etmemle birlikte yok olur.
Günaydın sabah!