Sayfalar

Özgüven Mikropları

Dikkat dikkat özgüvensiz insanlarla arkadaş olmayınız. Hatta mümkünse takılmayınız aynı ortamda bulunmayınız. Zira bazıları kendi aşağılık komplekslerini başkalarına da bulaştırmaya çalışır.

Kendisinde çok fazla kusur bulan insanları başta zavallı olarak görürsünüz, acırsınız belki de yardım etmeye çalışırsınız onlarsa sadece kendilerini eleştirmekle kalmaz yavaş yavaş sizin eksikliklerinize zaaflarınıza da dadanırlar. Size kendinizi tamamen değersiz hissettirene kadar uğraşırlar sizinle.

Onlara benzemediğiniz, kendinizi saçma sapan eleştirmediğiniz zamanlardaysa sizi yapmacık kibirli bulurlar. Kurtulun onlardan!

Bu miroplara karşı raid elektrolikit kullanın;
Özgüven ısırıklarına karşı raid elektro likit.. 45 arkadaşsız gece!

Palavra Palavra

Peh peh her şeyin doğalı güzel martavallarından almayalım.
Bi kere her şeyin doğalı güzel olsa çirkin diye bir şey olmazdı.

Help Me

Ya kendi blogum hariç başka bloglara yorum yapamıyorum. Kullanıcı hesabını seçtikten sonra e-mail ve şifre soruyor onları girdiğimde yorum yapmak istediğim post'a tekrar dönüyor ve gönder dediğimde benden tekrar şifre doğrulama talep ediyor. Bıktım!!

Ayrıca blogun sağ üstünde normalde kumanda paneli ve çıkış yazardı. Şimdiyse blog oluştur, giriş yapın yazıyor. Ne kadar giriş yaparsam yapayım durum aynı. Yoruldum!

Basınç Sevgi

Herhangi birine, herhangi bir şeye bağlanmaktan ne kadar korktuğumuzu hesaba katacak olursak
21. yüzyıl insanının sorunu bastırılmış cinsellik değil bastırılmış sevgi olsa gerek.

Alerji

Güneş alerjisi olan bir insan olarak İzmirde doğmamın hesabını kim verecek?

Ayrıcalık

Yanında güvendiğin biri varsa güçlü olmak zorunda değilsin.
...
Artık zayıf olma özgürlüğüne sahip oldum mu yani ben şimdi?

Saçmalık

Yakın olmadığım biri adımı söyleyince tedirgin oluyorum.
-Bu ne cüret!

Yeni tanıştığım insanların sadece elini sıkmak istiyorum.
-Niye öpüşüyorum daha doğrusu öper gibi yapıp yanaklarımı değdiriyorum?
-Ne saçma iş!

Siz de Bıkmadınız mı

Hiçbir şeyden bıkmadım şu seçim reklamlarından bıktığım kadar.
İşin mantığı;
-Evet Türkler duygusal millet.
-Evet hadi duygu sömürüsü yapalım.
olmalı.

Sadistic God

İlk kalp nakli yapıldığında doktorlarda bile bunun yanlış olduğuna dair bir his vardı.
Bu tanrının dileğine, doğaya aykırıydı. Bir insanın göğsünü açıp, kalbini çıkartmak ya da açık kalp ameliyatı yapmak canavarlık değil miydi?

Eter de aynı şekilde asırlarca taa ki 1846 yılına kadar kullanılmadı. 1543 yılında keşfedilmişti ama 1846 yılına kadar insanlar cerrahlar tarafından bilinçleri açıkken ameliyat ediliyorlardı.
Zavallı insanların bedenleri uyanıkken kesilip dikiliyordu!

Peki eterin neden yasaklandığını biliyor musunuz?
Dini dogmalar nedeniyle.
Bazıları anesteziyi bile uyuşturucu kabul edip günah saydılar.
"Yüce tanrı acı çektirerek bizi günahlarımızdan arındırmak istiyor böylece öbür tarafta ödüllendirileceğiz ve acıdan sonsuza dek kurtulacağız" diye düşünen aptalların yetkin olduğu bir dünyada yaşıyoruz.

You Don't Know Jack'ten ilhamla...

I Stop The World Melt With You

Mutluluktan uyuyamam hiçbir şey yiyememem ne olacak?
Normal mi bu?
Ayrıca artık dünyanın döndüğünü hissettiğim için mi midem bulanıyor nedir.

Şizofrenik Mutluluk

Saat gecenin on iki buçuğu.

Bugün daha doğrusu dün, olmasına ihtimal veremeyeceğim kadar harika bir şey oldu.
Ve ben bu kadar mutluluğu kabullenemeyip işin içinde bir bit yeniği arıyorum. Bulamayınca da şizofren olduğumu ya da artık içinde bulunduğum rüyadan çıkıp uyanmam gerektiğini düşünüyorum.

Sanırım sabah uyuşturucu aldım halüsinasyon görüyorum. Veya karşıdan karşıya geçerken araba çarptı şu an ameliyat masasındayım ve anestezinin etkisi sürüyor.
O anları gerçekten yaşamış olamam!

Mutlu olamadığım gibi üstüne üstlük şaşkınlıktan başım ağrıyor. Birinin bana hayatımı mahvetmek için büyük çapta bir şaka yapmış olduğunu düşünüyorum.
Yarın gerçeklere uyanma ihtimalim midemi bulandırıyor, uyuyamıyorum.

Adaletsizliklere, talihsizliklere, hayal kırıklıklarına alışık olan bilincim kendimi koruyup akıl sağlığımı kaybetmemem için teyakkuz halinde. Ne de olsa mutsuzluğa bağışıklık kazanmış bir kere. Peki ya mutluluk karşısında ne yapacak? Tabii ki kendini kilitleyecek ki neşe içinde delirmeyeyim!

Çok korkuyorum.
Peki ya korkmuyorsam?
Bunların hepsini ben uydurmuş olabilir miyim?
Lütfen yarın düzgün bir güne uyanayım.

lay laa lay

Öldüğümde ya da kendimi öldürdüğümde, ölü vücudum için herhangi bir merasim yapılmasın.
Saçma sapan cenaze namazlarından dini törenlerden bahsetmiyorum bile.
Mümkünse kimseye haber de verilmesin.
Wish You Were Here bile çalmasın wish you were here bile denmesin.
Bir de kimse arkamdan konuşmasa ne güzel olur, yok hayatı böyleymiş yok ailesi şöyleymiş sorunları varmış diye. Bir sürü senaryo.
Ygs mağduru değilim ayrıca sevgilimden ayrıldım diye üzgün değilim zaten öyle biri yok, alkolik bir annem beni döven bir babam da yok. Ortalama bir aile işte. Kendi kendime koyduğum nevrotik tanısından başka sinirsel bir hastalığım yok. Gittiğim psikolog psikiyatrist falan majör depresyon demişlerdi ancak o var.
Sadece seçme hakkımı kullanmak istiyorum belki de. Hayatta karar verebileceğim tek şey olan ölüp ölmeme seçeneklerimi değerlendireceğim.. Hmm bir süre insan gibi yaşamayı deneyip beceremediğime göre diğer seçenek daha uygundur belki? Sartre Camus'a selamlar buradan.
Ergen falan derler neyse desinler bakalım. Sanki ergenlikten çıkan her yetişkin birer halt oluyormuşçasına.. Halt ne demek ya bir sözlüğe bakayım; uygun olmayan, beğenilmeyen demekmiş.
Daha fazla buralarda olmayacağımı düşünmek garip geliyor.
Sırf başım ağrımasın diye vazgeçebilirim bundan bu buuuu bu şeyden.
Denizhan; dünyayı umursadığımız için ölürüz evet eminim bundan.

Raif Efendi'ye

Kürk Mantolu Madonna'yı çok içselleştirmiş, karakterleriyle kendimi fazla özdeşleştirmiştim. Bu yüzden üzerinde düşünmeye, yorum yapmaya çekiniyordum.
Hatta kitaba duyduğum saygıdan ötürü başka kitaplara elimi sürememiştim birkaç gün.

Sonra aniden gelen bir ilhamla yeşilçam filmlerine benzediğini fark ettim.
İşte bu noktada moralim bozulmuştu. Kitabın gözümde gerçekliğini kaybetmesinden korktum.
Ben Kürk Mantolu Madonna'yı okumamış, yaşamıştım..
Kitaptan aldığım mesajlar o sıralar yaşadıklarıma o kadar uygundu ki, kafamdaki birçok soruya yanıt bulmuş gibiydim.
Ama fazla özel olduklarından bu mesajları paylaşmayacağım.
Roman sayesinde bolca irdelediğim sevgi kavramını da kafamda belirli bir çerçeveye yerleştirebilmiştim sonunda.
Ne olursa olsun sevdim seni kitap!

Sevmekten korkmamalıyım aslında.

Görünce Kusmak İstiyorum

Açık bir şey giydiğimde beni ayıplayan gözlerle süzen türbandan, gazetedeki habere "tek amaçları devleti yıkmak dirliği düzeni bozmak ahlaksızlığı yaymak" şeklinde yorum yapan hacı sakalından ne kadar iğreniyorsam;
Epsilon yayınları okuyup Gossip Girl izleyen, modernliğini ve elitliğini bulduğu her fırsatta iktidara söverek kanıtlayan timberland botun altına giyilen ponponlu çoraptan, "tüm türbanlıları bir gemiye bindirip hepsini yakmak istiyorum" diyerek sırıtan surattan da o kadar iğreniyorum.

Özge olsa aynı bokun laciverti derdi.
Terbiyesiz Özge.

Korelasyon

Ben diyorum ki birini seviyorsak mutlaka ona acıyoruzdur.
Özge diyor ki birini sevmenin en kolay yolu ona acımaktır.

ESSM

Nerede Eternal Sunshine of Spotless Mind seven birine rastlasam içim yanıyor.

Hastalık?
Artık sağlıklı ya da normal biri var mı ki?
Varsa da fazla basit değil mi?

Başlıksız

Kendi hayallerim gerçekleşmiyor diye başkalarının -uçuk gördüğüm ya da onu mutlu etmeyeceğini bildiğim- hayallerine engel olmaya çalışmam bi nevi saçmalık bi nevi iyi niyetlilik.
Zaten iyi niyet de saçma olduğuna göre sorun yok.

Zebercet Sorunsalı

İtiraf edeyim; Anayurt Oteli'ni bitirmek için okudum.

Zebercet'in ruhsal otomatizmin doruklarına çıkıp çağrışımlarla kıvrandığı zamanlarda, bütün ömrünü aynı mekanda aynı işlerle geçirmiş ilkokul beş mezunu biri olarak fazla akışkan bir bilinçaltına sahip olmasını neye bağlamam gerektiğini düşünüp durdum.
Zeberceti bu kadar farkındalıklı yapan unsur ne?
Hayatının sıradanlığımı?
Oedipusa mı bağlayacağız bunu da?

Sartre'a göndermeler vardı, kitabın tümü varoluçuluğun emrettiği şekilde anlamsızlığın içinde eriyip gitti zaten.
İşte böyle mayası natüralist egzistansiyalizmle yoğrulmuş romanlar epey yapay geliyor bana. Zaten natüralizmle romantizmin çıkış noktası aynı:
Abartı!

Belki de Anayurt Oteli'nin bu kadar yüceltilmesine yol açan şey; Atılgan'ın üslubundan dolayı romanı okurken midenizde bir boşluk, boşluğu takriben bir bulantı hissetmenizdir.

Zaten kitapta dikkat çekmek için içerikten çok yazın stiline önem verilmiş ayrıca bu stil düzensizce değiştirilip durulmuş.

Anayurt Oteli'nde çok yoğun psikanaliz yapılmış alegorik bir anlatım var falan falan diyenler olacaktır her zamanki gibi.
Ortada bir homoseksüellik bestioseksüellik yani belirgin bir "seksüellik" sözkonusu da ee yani?
-Kadını boğdu aa bak şiddet de katmışşş!
-Vay bee.

Hı tabi ki dönemine göre başarılı olduğu gerçeğini yadsıyamayız ama Araba Sevdası da dönemine göre başarılı sayılan bir roman. Ama Araba Sevdası(İntibah Sergüzeşt) edebi bir haz almak için değil Tanzimat döneminde emekleyen Türk Edebiyatını incelemek için okunur. İlk olması açısından önemli dersek Taaşşuk-ı Talat ve Fitnatda ilk. Ama okuyunca güler geçersin çocuk masalı gibidir. Gerçi masala göre daha trajik kalıyor ama neyse.

Anayurt Oteli'ne bu kadar cephe almamın sebebi klasik sayılan her filmi kitabı entelektüel olma tutkusuyla göklere çıkaran insan güruhudur. Yok noktalama işaretlerinden anlam çıkar yok numeroloji yapmaya çalış. Bkz Ömer Çelakıl. İşin yoksa ebcet hesabı yap dur. Kelimeleri topla çıkar çarp böl...

Her Camus'a Sartre'a bağlanan şeyden ( Camus'a Sartre'a bağlandığını anlasam da) hoşlanmak zorunda mıyım?
Sevmemem anlamadığım anlamına mı gelir?

Ağlamak için gözden yaş mı akmalı?
Dudaklar gülerken insan ağlayamaz mı?
Sevmek için güzele mi bakmalı?

Şeklinde bir şiir var. Victor Hugo'nun yazdığı iddia edilen.
Yaa çağrışım böyle yapılır Zebercet.
Sapıttıysam;
Atılgan yan etkisidir geçer.

Kaçak Oynamak

Bilirsiniz mart ayının en karakteristik özelliği dengesizliğidir hakeza mart ayında doğan kişilere de bu sebeple güvenilmez. İnsanlara, içine doğdukları uzam mekan ve zaman ziyadesiyle tesir eder. İşte bu sebeple martta doğanlar marta benzer yani onlarda değişmeyen tek şey dengesizliktir.

Servis koltuğunda, sabahın yüzüme vuran ilk ışıklarına rağmen azimle uyumaya çalışırken aldım müjdeli haberi. Babam telefondan arayarak muştuladı.
-"Bloglar açılmış hadi gözün aydın".
(my daddy <3)

Ne zamandır ne post gönderebiliyor ne de yorum yazabiliyordum.
İşin garip tarafı bu çaresizliğe alışmış olmamdı. Hatta bir ara blogtan da soğudum aman napıyım kapansın dedim, neye elimi atsam kuruyor zaten. Sonra da bloga alıştığım için kendime kızdım.
-"Çok bağlanmayacaksın bir şeye öyle körü körüne!" dedim.
Ben böyleyim işte nerde bir zorluk çıksa karşıma kaçar giderim, hiç yaşanmamış gibi davranırım. Bugün B. böyle devam edersem hayat boyu başarısız olacağımı söyledi.
-"Kaçma artık yüzleş" dedi.
Daha önce de bana kaçak oynuyorsun denmişti. Hiçbir şeye değer vermek istemeyeşimden olsa gerek uğruna mücadele ettiğim bir amacım kalmadı.

Hayal kurmaktan vazgeçeli epey zaman oluyor. Hayallerime bile bağlanmak istemiyorum. Fakat günümüz sistemi geleceğe endeksli olduğundan "şimdi"yle yaşamak zor.
Aslında hayale bağlanmak demek mutluluğunu hayalindekilere bağlamak demek. Bir sürü gerçekleşmeyen istek ve plandan sonra önüme çıkanları yaşamaya karar verdim. Önüme çıkacak seçenekler de ciddi anlamda berbatlıkta birbirleriyle yarışan şeyler. Babam geçen gün seni Avustralya'ya gönderelim dedi. Ben daha İzmir'den İstanbul'a gitmek istemezken...

Bu arada reşit olmama çok az kaldı dırım dırım çanlar benim için çalıyor Holly March!

Yeşil Ameliyat Önlüğü İzlenimlerim

Somurtmak bana gülmekten daha çok yakışıyor, hastanede aynanın karşısında geçirdiğim dakikalardan sonra yaptığım çıkarım budur.
Biliyorum evren mutlu olmamı istemiyorsun.
Ayrıca niye durup dururken 13 yıl önce hastane kafeteryasında içtiğim ekşi vişne suyunu anımsattın şimdi bana?

Bugün hastanede ufacık bir operasyon geçirdim sayılır.
Şu deli gömleği gibi arkadan kapatılan, sadece boyun kısmında bir düğüm ve vücudunuzun geri kalanını kapatması için iki düğmesi bulunan koyu yeşil ameliyat önlüklerini giymek insanı dehşete düşürüyor. Üstünüzdeki her şeyi ama her şeyi çıkarttırıyorlar ufak bir tokaya bile izin vermiyorlar.
Zaten uzun olan saçımı toka olmaksızın boneye sokmaya çabalamak sinir bozucuydu. Daha da iğrenci ise benim önlüğümün ikinci çıtçıtının çalışmamasıydı. Ah neler çektim...
Sanki kendimi kefenliyormuşum gibi bir his. Rujumu bile sildirttiler (bkz ameliyathaneye rujla gitmek) nedenini anlayamadığım şekilde.
Dedim ya önemsiz bir sebeple oradaydım ama yok sedyelerle oraya buraya taşın yok kocaman ameliyathane ışıkları yok parmağına takılan nabız ölçer neredeyse böbrek nakli yaptıracağım sandım.
Nabız ölçerin sesine bile heyecanlandım ben heyecanlandıkça daha çok biplemeye başladı o bipledikçe ben... Sakinleştirici falan yaptılar artık ölmeyeyim stresten diye herhalde.
Bir de ben sanıyorum ki genel anestezi alacağım onun mutluluk ve heyecanı var üzerimde. İşte anesteziden sonra kendime gelirken halüsinasyonlar göreceğim garip olaylar yaşacağım vs diye kendi kendime kuruyorum.
Ama gayet bilinçli bilinçli girdim ameliyathaneye bilinçli bilinçli çıktım daha doğrusu sedyeyle taşındım. Başım bile dönmedi ya ne dirençliyim kendimi kutluyorum ( rebkz sarhoş da olamayan zavallı insan).

İki gün öncesinden bir sürü testle prosedürle uğraşmamıza sonra bilmem kaç saat aç kalmama rağmen genel anestezi yapmamaları beni derinden yaraladı.
Zaten kansızım bir de test yapacağız diye damacana damacana kan aldılar üstüne üstlük hepsi boşa gitti. Çok içim yanıyor kanlarımı gördüğümde :(
Anlatacaklarım bu kadar.
Aa dur bir de hemşire bana türk müsün konuştuklarımızı anlayabiliyor musun diye sordu. Nasıl bir aksanım(!) var bilmiyorum ama genelde bu soruyla sık sık karşılaşıyorum. Bazen yüklemi olmayan cümleler kurabiliyorum, soru fiili kullanmak yerine gözlerimi dikip bakabiliyorum falan falan. Ama sırf bundan değil konuşmam da bozuk yuvarlamalarım olsun ş'leri s diye çıkartmam olsun. Aslında uğraşsam güzel konuşabilirim de çok kasıntı olur. Bir de ciddi bir şey hakkında konuşacaksam sesimi topralamaya çalışıp etkili bir giriş yapsam da hatta gelişme bölümünü getirsem de sonuç bölümünde sesim incelmeye dalgalanmaya başlıyor. Bunlar da bana arkadaşlarımın armağanları...
Ayna nöronlarım fazla mı çalıyor nedir kiminle uzun süre vakit geçirsem elimde olmadan konuşmasını gülüşünü kapıyorum. İstemsiz şekilde jestlerine mimiklerine çok dikkat ediyorum ve sonra farkında olmasan taklit ediyorum onları. Bir aralar "tikky" gibi konuşmuşluğum da vardır o sıralar çevremde çok fazla o türden insanlar olması sebebiyle. Öf nefret ettim gene geçmişimden. Spotless Mind'ı bu yüzden sevmiyorum neyse bu konu çok uzar.
King's Speech de sanki çok mükemmelmiş gibi lanse edildi ama gayet ortalama bir film değil miydi ya?
Ben b12 hapımı içmeye gidiyorum....
...
..
.

Hangisi?

"Eat Pray Love"
yerine
Drink Play Fuck
diyorlarmış.
Daha gerçekçi değil mi?



Aylar sonra gelen edit:
DEĞİLMİŞ!

Ve Tanrı Geceyi Yarattı

Sabahlardan o kadar nefret ediyorum ki ılık nemli yerlere yapışıp kalan parazitler gibi tüm hayatımı sıcak yatakta uyuyarak geçirmek istiyorum.
Her sabah yatakta, ancak tek gözüm açılabilmiş halde ve uyanmam gerektiği bilinciyle bir sağa bir sola kıvranıyorum. Bu arada çarşafı buruştururken evrene daha doğrusu insanlığa çeşitli lanetlemeler ve küfürler iletiyorum. İnsanlar sabah erken kalkma gibi absürd bir huy edinmişler kendi kendilerine. İşte eskiden geceleri ormanlar tekin olmadığından mağaralarına çekilip dinlenmişler. Ama yirmibirinci yüzyılda yaşayan benim suçum ne?

Tabi bunları düşünmek bir fayda etmiyor hatta ne zaman düşünmek fayda etmiş ki? Yine çaresizce ve güneş ışıklarından rahatsız olarak homurdana homurdana giyiniyorum.
Ardından yüzümü yıkamak için banyoya sürüklendiğimde nedenini çözemediğim şiş gözler ve şişmiş dudaklarla karşılaşıyorum. Dayak yemiş gibi uyanmak dedikleri bu olsa gerek.

Aslına bakarsak sabah kalkmayı değil de gece uyumayı sevmiyorum zaten asla deliksiz uyuyamam da.

Bebekken bile gece değil gündüz yatarmışım biyoritmim mi bozuk acaba diye düşünmedim değil.
Günün en güzel zamanı olan geceyi uyuyarak heba ediyormuşum gibi geldiğinden dayanabildiğim kadar ayakta kalırım. Çünkü gece okunan kitaplar, izlenilen filmler, çizilen resimler hatta kurulan hayaller bile daha zevkli daha anlamlı çok daha hoştur.

Gündüz Vassaf'ın da bununla ilgili bir denemesi vardı ona göre gündüz düzenin, otoritenin sembolüydü. Gece ise suçluların ve sanatçıların sevgilisiydi.

Ben de geceyi sonunda dek değerlendirme taraftarıyım her tatilde ya da tatilimsi günde yatma vaktim sabah ezanına (namazı mı denir) müteakiben yarım saat, bir saat sonrasına kadar uzar.
Bu arada sabah ezanı kadar ürkütücü ses azdır. Hele çocukken artık nasıl korkuyorsam ezanı yatarak dinlersem cehenneme gideceğimi düşünüp hoparlörden gelen ses tükeninceye kadar ayakta kalıp sonra tekrar yatardım.

Sabahları sinir küpüne dönüşüp aynalara, daha doğrusu yüzümün en önemli yerinde (neresiyse orası?) çıkan bir sivilceye ya da kafama yapışmış saç tutamına bağırıp çağırmaktan veya o gün için giymeyi planladığım ceketin lekelenmiş olmasına öfkelenip ağladığımdan ya da klozetin kapağına oturmuş dişimi fırçalarken uyukladığımdan çoğu zaman servise geç kalırım.

Eğer bir mucize gerçekleştirip evden erken çıkmışsam apoletleri eksik muzaffer komutan edasıyla sallana sallana kaldırım taşlarını sindire sindire yürürüm, sokağın bitimine vardığımda çöp konteynırları içindeki kedilere bile sevgi saygı duyarım.
Çünkü ben sorumluluklarının bilincinde, sabahları erken kalkma konusunda bile başarılı, mantıklı, saygılı ve en önemlisi de sevgi dolu bir insanım...
Bu ulvi anın büyüsü ince külotlu çorabımın bileğimden diz kapağıma kadar kaçtığını fark etmemle birlikte yok olur.
Günaydın sabah!

Acaba

Rüyalarım o kadar sıradan ve normal ki bazen onları gerçeklerle karıştırıyorum.
Bazı görüntüler var fotoğraf karelerine benzeyen, onların aylar öncesine ait bir anı mı yoksa üç gün öncesine ait bir rüya mı olduğuna karar veremiyorum.
İlaveten hayalgücümün bu kadar sıradanlaşması da epey nahoş.

Get Away From Me

Hayatımdan çıkarmak istediğim insanlar;
Ben bunu size anlatmaya çalışmadan bi siktirip gider misiniz?
Gitmezsiniz biliyorum.

*Demet Akalın şarkısı oldu bu ya allah belamı versin.

Başlıksız

Ne kadar zenginsen o kadar özgürsün.
Tabi imkanlar dahilinde.
Ahah bu bir şaka mı?

Sevgili İnsanlar Taraf Olmayı Abartmayınız

32. Günü izliyorum da pedofiliklere ilaçla hormon dengesi sağlama cezasından konuşuluyor.
Ama öyle bir çarpıtıldı ki "insanlar hadım edilecek bu fiziksel cezadır ilkeldir ortaçağ zihniyeti" diye yaygara koparıldı.
İşte bu pedofili olayı tekrar tekrar devam ediyorsa ve kişi iflah olmuyorsa kontrol amaçlı kimyasallar kullanılacakmış aynı uygulama Avrupa ülkelerinde de mevcutmuş fakat yasa tasarısı iktidar tarafından sunuldu diye yersiz şekilde eleştiriliyor.
Bozuk saat bile günde iki defa doğru ölçer zamanı.
Yin-yang diye bir şey var yahu.
At gözlükleriyle bakıp burun kıvırmayın her şeye.
Tek taraf olacağız diye diyalektiği yani gelişimi önlüyorsunuz hem iktidar hem muhalefet.
Ne olacak bu memleketin hali? Hala sinirliyim.

Sinirlendim

Gene antifeministliğimi ortaya koyarak kadınlar özgürleşiyor da ne oluyor? diye soracağım.
Sanki beyaz atlı prens imgesinden kurtulabiliyorlar.
İyice sıkışmış haldeler modern mi olsalar evlenip yuva mı kursalar (bu deyime hayranım) yoksa özgürce istedikleri kişiyle beraber mi yaşasalar mükemmel insanı bekleyip kendilerini ona mı saklasalar?
Ne yapsalar da mutlu olsalar?
Seçenekler arttıkça kararsızlık ve tatminsizlikleri de artıyor.
Hangi kadın ne kadar okumuş bilgili kültürlü olsa da hayallerinin erkeğini beklemiyor?
Çok sinirlendim.


Elveda Dindar Psikolog

Evet yüzeyselim derken bile mastürbasyon yapıyormuşuz sevgili seyirciler.
Ayrıca
Sanırım ben dışarıdan gayet yüzeysel gözüken sonra tanışınca biraz da konuşunca olgun zannedilen en derinine inildiğinde de gayet basit hırslarla hareket eden, tutarsız olduğuna kanaat getirilen biriyim.
Alakasız olarak bir şey anlatacağım aşağıda.

---

Psikolog dün bana insan olmayı kabullenmem gerektiğini söyledi.
Aynı zamanda sınırlarımın olduğunu bazı şeyleri değiştiremeyeceğimi de anlamalıymışım.
Ve en önemlisi de kendime haksızlık etmemeliymişim.
Bolca merhamamet taşıyormuşum kalbimde insanları hem çok seviyor hem de ölesiye nefret ediyormuşum bu iki uç arasında gidip gelmekten kafam karışmış, aşırı hırpalanmışım.
Güçlü olmak adına sürekli olduğumdan daha sert daha soğuk daha acımasız gözükmeye çalışıyormuşum. Ama asıl güç bu değilmiş, kendini tanımak kabullenmek ve ona göre davranmakmış.
Sihirli bir değneyi yokmuş ben zihinsel şemalarımı değiştirmedikçe onun da bana hiçbir yardımı dokunmazmış...
bla bla
Evet buraya kadar sana hak verebilirim verebilirdim sayın psikolog.
Taa ki sen bütün bu sorunları inanç mevzusuna getirene kadar...
Dün görüşme süremiz iki katına çıktı ve bunun yarısında din-inanç konuştuk sen beni ikna etmeye çalışıp kendimi kapattığımı, önyargılı olduğumu hatta ve hatta bazı kişiler ya da kuruluşlar tarafından bu konularla ilgilili bilgilendirdiğimi öne sürdün oysa ben sadece kendim gibi olan arkadaşlarımla konuşmuş bir iki bir şey okumuş ve düşünmüştüm. Düşünebiliyordum ve sen gözümde çok düşmüştün.
Masallar anlatmaya başladın Darwin'den girdin Nietzsche'den çıktı. Resmen Nietzsche için cehennemin dibini boyladın dedin. O anda ben beynimden vurulmuşa döndüm kendimi zorlayarak mantıklı tepkiler vermeye çalıştım.
Ve bilgi işleme gidip paranı yatırmadım ben dün. Ertesi haftaki randevuma da gelmeyeceğim.
İyice neoateist haline getireceksiniz beni.
Eve gelince de sinirden...
ya da itiraf edeyim üzüldüğümden ağladım (utana sıkıla yazmak) psikoloji konusunda uzman olduğunu iddia edip bilgi birikimini ve zekasını beni etkilemek için sergileyen biri nasıl hayatı boyunca acı çekmiş ve acılarını hafifletmek için tanrı imajından kurtulup mantığıyla çıkar yollar arayan diğer birine
cehenneme gidecek Nietzsche diyebilir?
Evet sergilemişti çünkü en başından psikolojiyle ilgili olduğumu söyleyip kullandığı terimleri anlamıştım şu şu terapiyi uygulamayın demiştim.
Babama anlattım psikologun bana söylediklerini o da kızdı hatta gece geç saat olmasa arayıp fırça atabilirdi.
-"Hangi dine mensup olursa olsun dindar insanlarla görüşmek istemiyorum baba" dedim.
İstemiyorum.

Nevropat Tesellisi

Kesinlikle yapacağım dediğim şeyleri yapmayı başaramasam da yapmayacağım dediklerimi sahiden de yapmadığım için bir nebze gurur duymalıyım kendimle.

Nevropat Tesellisi part 56.

Kemikleri Mezarlarında Takla Atan Sembolistler ve Freud

Edebiyat öğretmenimizin Sartre'ı satır, Verlaine'i verlayn, Rimbaud'yu da rimbaud diye okuması beni benden aldı.
Jan Pal Satır nedir ya?
Üstelik Baudelaire ile Rimbaud arasında ilişki olduğunu iddia etti. Of Verlaine Rimbaud ikilisi olmasın o? Bu arada Verlaine'nin ne kadar fırtınalı bir hayatı var öyle...
Bu kadarla kalsa gene iyi. Sürrealizmden bahsetmek için Freud'u anlatmaya kalkıştı.
"-Evet arkadaşlar Freud bir psikolog edebiyatçı falan değil yani." Kayıtsız kalamayan ben;
"-Psikiyatrist psikiyatrist!" diye bir kaç kez haykırdım. İçimden tıp okudu, nörolog aslında diye geçiriyorum ama söylemedim tuttum kendimi.
Sonra bizimki anlatmaya devam etti.
Üniversite yıllarımda okumuştum ben Freud'u hatta bir gün hiç unutmam otobüsteyim elimde Freud'un kitabı bir yandan okuyorum bir yandan da sıkıntıdan ceketimin fermuarımı çekiştiriyorum tam o anda ne göreyim, okuduğum sayfada insanın fermuarıyla oynaması cinsel açlık çektiğinin işaretidir yazıyordu. Hemen bıraktım o günden sonra da bir daha asla fermuarlara dokunmadım kah kah. İşte böyle Freud her şeyi cinselliğe bağlamış...
-"Şiddet... şiddet de var!" diye sesli sesli söylendim.
Bir kuramı bu kadar basitleştirmesi hatta dalga geçmesi fena halde sinirimi bozdu resmen hassas noktama dokunmuştu.
Bilgisiz cahil aşağılık pislik dedim içimden, yerimde duramadım garip davranışlarıma yanımdakiler anlam verememiş olabilir. Sonra gene her şeyi içime attım tuhaf olmamak adına bir de her zaman olduğu gibi çok bilmiş, kendini beğenmiş denilsin istemedim. Sustum.

Başlıksız Tenya

hepimiz aynı sabaha uyansak da
farklı akşamlar yaşarız
neden sesssşşşt! -sizlik paylaşılmaz
yalnızsan bile daha kolay yaşamak
çift kişilik sesssşşşt! -sizlikten
bak şimdi nefretin sıradanlaştı
biri diğerinin bağırsaklarındaki tenya sayısını bilirken
diğeri kafasını çevirdi
biri ilgi biri sevgi parazitiydi
umursamamazlık antibiyotiği içinde acı çeken bakteri
zamanla yitti gitti


i need your lovin' like the sunshine
everybody's gotta learn sometimes
everybody's gotta learn sometimes
Bir süredir caz dinlemeye alışmıştım evet bu normal olabilir fakat fark ettim ben Türk sanat müziğinden de hoşlanmaya başlamışım.
Ruhum çok çabuk yaşlanıyor vesselam...(vesselam deyince de yaşlanıyor insan)

Tercih Meselesi

Öyle kadınlar gördüm ki bir şiirle evlenmek için bir romandan vazgeçmeye hazırdırlar.
demiş John Keats.
Mesele şudur ki
Bazıları şiir sever...

Ceza Bir Rahim Bir Dünya

Çeşit çeşit ki insan, kimi kalabalıktan kaçar kimi yalnızlıktan kimi geleceğinden endişe eder kimi geçmişinden kimi parasını sakınır kimi vücudunu kimi nefretten çekinir kimi sevgiden.
Bazıları da insanları önemsemekten korkar.
Yoksa insanları önemsediğinin anlaşılmasından mı korkar demeliydim?
Bu talihsiz gruptakilerin korktukları da başlarına gelir sürekli.
Çünkü insanları önemsemedikleri bile önemsensin isterler.
Ne suçları vardı da bu dünyaya yollandılar bilinmez..

Yapmayacaklarımdan Pişman Olmayacağım

Çok gaza getirici söylemler vardır. Bunlardan biri de şüphesiz
"İnsanlar yapamadıkları şeyler için fazla pişmanlık duyarlar, yaptıkları şeyler için değil" dir.

Oysa bu vecize benim için külliyen yalandır, avuntunun daniskasıdır.
Geçmişime baktığımda yaptıklarımın yüz kızartıcılığıyla kıvranırken, yap(a)madıklarım için rahat bir nefes alıyor dirayetimden dolayı kendimi kutluyorum. Herhangi birine herhangi bir şeye bağlanmaktan, bağlansam da belli etmekten korkarak ilerliyorum ve güçlü gözüküyorum.
Gözükmek olmaktan evladır bilirsiniz.



İyi ki gidip onunla konuşup kendimi rezil etmiyorum.
Haberi olmayacak.
Hiçbir zaman.
Gelecekte, şimdiyi sorguladığımda bir oh çekeceğim.
Ölsem belli etmem.
Aferin sana!
Gidip tek kelime etmedin ya..


Evladım kendini hayattan sakına sakına bi hal oldun.

Tahriş Olmak

Uyumamalıyım.
Uyandığımda yine yeni bir güne başlayacağım yoo hayır buna hazır değilim.

Niye doğal ben bu dünyada bu kadar mutsuz keyifsiz? Gerçeklerden kaçmam gerektiğini kim bilir kaçıncı kez keşfediyorum boşu boşuna.
Son bir gayretle değişik karakterler yaratıp bozdurup bozdurup harcamam gerekiyor onları. Of hayır daha fazla savunma mekanizması savunma maskesi istemiyorum.

Kin tutuyorum ve sırf intikam almak için güçlü olmaya çalışıyorum.
Ama tükenmez kalem tükendi.
Garez asit gibi bir şey, içinde taşıyorsan kendin yanıyorsun önce.

Şu an hayatımda olan insanlara karşı gerçek sevgi dedikleri şeyin zerresi yok içimde.
Sevdiğim birinin bana -benim ona verdiğim değerden- daha az değer verdiğini düşünürsem eğer bırakıyorum o kişiyi. Ya nefret edip her fırsatta iğneliyorum ya da hiç tanışmamışız gibi davranıyorum.
Böyle kaybettiğim insanları özlüyorum.
Hepsini kırılmıyayım incinmeyeyim diye yapıyorum bırakıp gidiyorum.
İnsanlar bana zarar vermesin diye uğraşırken kendi kendimi yıpratıyorum.

Mutlu ve dengeli bir hayat için tek çare yeni bir karaktere doğru yol almak.
Lanet olsun ki ölemediği için yaşayan bir sürüngenim.
Adilik.
Keşke joker olabilsem.

Nefret

Bir şeylerin farkında olduğunu sanan, kendi hariç diğer tüm insanların dertlerini yüzeysel bulup küçümseyen, insanlık ya da var oluş adına acı çektiğini sanan insanlardan nefret ediyorum.

Kendimden de..

Başlıksız

Yaltaklanmalar.
ve
Kaltaklanmalar.

Hmm..

Bir Ben Bir Dünyaya Bedel Sendromu

Şu "isyan" kavramı üzerinde bugünlerde epey düşündüm ve rahatlıkla söyleyebilirim ki her isyan bir kibir göstergesidir.

Otoriteyi beğenmediğinizde ve kendinizin bundan daha iyisini yapabileceğinizi düşündüğünüzde kaşlarınızı çatar, eleştirir ve kurallara uymama lüksüne sahip olduğunuzu düşünürsünüz.
İdareyi sizin iradenize bıraktıklarında mevcut durumu daha iyi hale getiremeyeceğinizi anlarsanız dizinizi kırar oturur çenenizi de kaparsınız.

Diğer bir seçenek de idari ya da mali, statüsel veya fiziksel anlamda sizden üstün birileri olduğunu kabullenemediğiniz için isyan ettiğinizdir.

Annemler dün, beni muayene etmeye çalışan bir doktoru nasıl tokatladığımı anlattılar. Tabi daha küçükmüşüm belki de beş altı yaşlarında falanım. Ama benim iznim olmadan o doktor o çubuğu benim ağzıma sokamaz! İzin vermem! Bir keresinde de bilerek doktorun üstüne kusmuştum, hatta o günü çok iyi hatırlıyorum adam yanıma yaklaştıkça ben çıkarıyordum. Farklı madde ve yöntemlerle insan püskürtme sanatı... Bir taşla iki kuş çok şey püskürtürüm valla.

Sonracığıma birinci sınıftayız, okulda veli toplantısı var. Annemle beraber gitmiştik ben bir süre oyalandım bahçede hopladım zıpladım baktım annemler de çıkmış yürüyor yanaştım yanlarına.
Fikret öğretmen bana; "-Ben pink'e öğretmen olma diyorum ama o illa ben öğretmen olacağım diyor oysa öğretmen olan benim" demişti. Ben de ehehe ben öğretmen değil doktor olmak istiyorum ki diye geçirmiştim içimden. Yıllar sonra anladım ki adamın işine çok karışıyormuşum o da bunu şaka yollu söylemiş.

Bugün yine bir çok öğretmene sinir oluyorum. Elimden gelse kafalarını duvara sürteceğim. Bir ara sırf bu insanlardan intikam alacağım diye mafya, ajan, killer queen olmaya karar vermiştim. Tabi Olasılıksız'daki seksi, esmer ve Rus (esmer rus da oluyor tabi) hafiyenin de bu karardaki payı yadsınamaz.

Bir de 60'ından sonra kendini dine adayan babannem bana namaz kıldırmaya çalıştığında işin secde kısmında "niye başka biri için alnımı yere değdiriyorum ki?" sorusu kafamda çalkalanıp durmuştu. 10 yaşında falan olmalıyım yani tanrı adaletsiz zaten seslensem duymaz duysa cevap vermez hatta belki de yok kısmına gelmemiştim henüz.
Sonra insanların allaha dua edişlerini duyup "övgüyü abartmıyorlar mı ıyy yağcılık" bu kadarı dediğim çok olmuştur. Tabi arkasından şimdi ben günah mı işledim diye durup düşünmeler...

İsyankarlığı narsizme bağladıktan sonra ben nerde yanlış yaptım ben nerde kendime taptım diye de kafa yordum. Sonra çocukluğuma indim ve bana el sallayan anne babamı gördüm. Küçükken omzuma fazla yük yükleyip bunları kaldırabilmem için sen çok güçlüsün, sen diğer çocuklardan olgunsun, yaşıtlarından zekisin, harikasın vs vs telkinlerde bulunup bana bolca level atlattılar. Sonra kazanılan ödüller, okulunun en çalışkan öğrencisi olma sendromları falan filan. Açıkçası etrafıma bakıp da insanları küçümsemediğim bir zaman dilimi hatırlamıyorum. Bütün insanlar mı böyle yapıyorlar onu da bilmiyorum. Şu an babamın ofisindeyim kendisinin özel bir odası var ve orada bir arkadaşıyla benimle ilgili konuşuyor benim duymadığımı sanarak.
Yeteneksizim diyor ama mükemmel yazıyor ilkokul birinci sınıfın ilk dönemi kompozisyon yazmıştı.

Yine kendimi boşlukta hissettim. Özgüvenim denge profiline ulaşamıyor. Beni çocukları olduğum için çok abartıyorlar ama belki de gerçekten fena yazmıyordumdur?
Şu son iki senedir kendime olan güvenim yerlerde geziyor. Ve ben böyle diğerleri gibi sıradan biri olarak yaşamak istemediğimi kendime kaç kez gizli gizli fısıldadım. Şimdiyse alenen söylüyorum ki kendimi topluluktan üstün görmeden mutlu olamıyorum. Tek tesellim bu duygunun tüm insanlığa ait olduğunun bir bilim adamı tarafından açıklanması... Dur dur herkese ait olmasın ben özelim!

Fırçala

Sosyal mesaj vereceğim sıkı durun!

Bence insanlar dişlerini fırçalamalı.
Gerçekten.
Ciddiyim.

Şeytana Övgü-Sonuna Kadar Satanizm!

Türk eğitim sisteminden başlayıp evrenin varoluş sistemine kadar uzanan bir listede her şeye sinirliyim!
nimet çubukçuyu yok etmek (baş harflerini bilerek küçük yazıyorum saygısızlık olsun, tanrım ya yapabileceğim tek şey bu resmen!), YÖK'ün gelmiş geçmiş tüm üyelerini kapsayan bir soykırım yapmak ve Milli Eğitim Bakanlığı'na dahil her kurumu kuruluşu, yasayı, müfredatı yakmak yıkmak tırmalamak ısırmak istiyorum.
Ne suçum vardı da Türkiye'de doğdum?
Ne suçum vardı da öğrenci oldum?
Ne suçum vardı da ... ?
İnşallah vatana millete hayırlı biri olmam.

Bazen kendimi Öyle Bir Geçer Zamanki' de Mete'ye benzetiyorum. Dişi versiyonuyum adeta.
Hiç cam çerçeve indirdiğim olmadı da bir keresinde okul idaresine kızıp sırayı tekmeleyip devirmiştim falan. Bir de duvarı tekmelerseniz kaybeden sadece siz oluyorsunuz. Otoriteler için de aynısı geçerli. Otoriteyi ya da duvarı tekmelemeye çalışırsanız sızlayan bir bacakla ortada kalırsınız.

Anarşizme ve satanizme işte bu yüzden bayılıyorum. Umarım satanizm denince kafasında kedi kesen piercingli gençler imajı oluşturan birileri okumuyodur bu blogu. Satanizm taa ortaçağ kökenli bir akım. Amaç kiliseye (otoritelere) boyun eğmemek. Bir de bazıları diyor ki "tanrı buysa üstü kalsın şeytan haklı beyler". Ben de hep anlatılagelen mitolojik din öykülerinde şeytanı kendime tanrıdan daha yakın bulurum.

Tanrının karakteristiği masikülen özellikler taşır, şeytansa daha çok feminen bir kimlikle karşımıza çıkar. İslama göre şeytan diye ayrı bir varlık türü yoktur. Bizim iblis dediğimiz yaratık,melekler kadar ibadet ve taatte bulunmuş ve onların mertebesine yükselebilmiş sonra da ademin ondan üstün olduğu söylenince isyan etmiş olan bir cindir.

Sen bir kadınsın hatta kadının tekisin (sen Allah'ın yarattığı bir cinsin) bir adamı seviyorsun bütün zamanını ona harcıyorsun(Allah'a 7-24 pardon ∞-niyaz) sonra o sana, senden daha hoş bulduğu bir diğer adamı (Adem!) tercih ediyor.
-Sana kuma getirdim ona merhaba de! (Senden daha üstün bir şey yarattım ona secde et)
Sonra şeytan çıldırıyor tabi. Haklı değil mi şimdi hangimiz çıldırmazdık? Kulağınızda Muhteşem Yüzyıl'ın ikinci bölüm fragmanında Mahidevran'ın "onun yegane aşkı bendim" serzenişleri yankılansın.
Sonracığıma bizim kadın(şeytan) aynı evde(aynı evrende) yaşamak zorunda olduğu kumasından intikam almaya and içer. İntikam soğuk yenen bir yemek olduğu için kumasının çocuklarıyla uğraşır, onları babalarına saygısız evlatlar haline getirmek için elinden geleni ardına koymaz.
Sürekli kumasından ve onun soyundan (ademoğulları) olanlarla rekabet halindedir kendisinin ve kendi ırkının üstün olduğunu kanıtlamaya çalışır.
Yani bu kadın kıskanç ey ahali! Sevmek suç mu? Şeytan kırılmış kızmış kıskanmış ama sevmiş de...

Neyse gece gece zavallı şeytanın haline ağlamak istemiyorum. Ama ne kadar benziyor değil mi hani erkeğin kaburgasından kadın oluşturulmuş ya tanrı da kendinden bir şeyler katarak yaratıyor canlıları yani en azından bütün yaratıklar onun hayalgücünün ürünü.

Fizy'i, Grooveshark'ı, Lime Wire'ı, Sesli Sözlük'ü kapattılar engellediler. Sayemde blogun akıbeti de böyle olmasın. Evet yazının girişindeki kelimeleri değiştirdim ve yumuşattım siz sansürlü halini okuyacaksınız. Tabii ki benim yüzümden blogspot engellenmez de ne olur ne olmaz biraz tedbirli davranayım.
Umarım vatana millete dünyaya evrene zararlı bir post olur!
Şimdi bunları yazmak yerine iki trigonometri testi çözseydim daha başarılı biri olacaktım. Milletin yüzeysel başarı kriterlerinden bıktım usandım, Boğaziçine girmek istemiyorum, girmek isteyene de sempatiyle bakmıyorum!
Fuck the system.

Guguk Kuşu Balesi


Çarşamba günü, Ken Kesey'nin 1962 yılında Kalifornya'da bir hastanede çalışırken yazdığı 60'lı yılların en iyi romanı sayılan Guguk Kuşu(One Flew Over the Cuckoo's Nest)'nun bale gösterimindeydik.

Okuldan, dersaneye gittik, dersaneden de Opera Bale Binasına teşrif ettik. Salona girdiğimiz an garip bir uyumsuzluk gözümüze çarptı. Üstünde lise üniformaları olan öğrenciler yani biz, ve salonda salınan orta yaşlı, şık giyimli hatta fashionista kadınlar topluluğu...
Özge bu durumdan hoşlanmadı. "Keşke eve gidip giyinip gelseydik "dedi çevresini süzerek.
Ben de sanırım umursamayarak "boşver şu anda onlar bize özeniyor bu yaşta olup da lise öğrencisi gördüğünde içini çekmeyerek -ah gençlik yıllarım- demeyecek olan var mıdır?" dedim. Üstelik içimde de -bara gitmekten değil baleye gitmekten daha çok zevk alıyorum-un haklı gururu vardı. Doğruya doğru şimdi hissettiklerim bunlardı.

Bir şeyi söylemeden geçemeyeceğim; bekleme salonunu modernize edeceğiz diye güzelim Osmanlı mimarisini harap etmişler. Haberleri olsun ekletik mimari ya da eklektik dizayn dedikleri bu değil hem de hiç değil.
Lavaboların ve bir kaç alelade beklem
e sandalyesi(!)nin olduğu alt katın tasvir-i efkarında bulunmak bile istemiyorum. Daha önce dikkat etmemişim bunlara.

Esere dönecek olursak sözcüklerin önemi dansın anlamında kaybolurken figürleri yorumlamak insana gerçekten zevk veriyor. Konuysa genel bağlamda "yerleşik düzene başkaldırı"ydı. Başhemşire Ratched'ın marazi ego kokan diktası altında yaşayan akıl hastalarını özgürleştirmek ve bireyselleştirmek için mücadele veren otorite karşıtı Mc Murphy ile arkadaşlarının gördükleri işkence ve baskılar yüzünden susmaya mahkum edilmelerinin hikayesi... Hatta bu susuş bazıları için nihai sessizlik olacaktı.

Önceden Milos Forman'ın yönettiği, Mc Murphy karakterini Jack Nicholsun'ın canlandırdığı film uyarlamasını izlemiştim. Bu arada film 1976 yılında 9 dalda Oscar'a aday gösterilmiş fakat heykelciğe 5 dalda sahip olabilmiş.
Olay örgüsü bale gösterimi ve film versiyonu arasında paralellik taşımıyor. Doğal olarak bale gösteriminin kitap temel alınarak oluşturulduğunu tahmin ettik.

Bu arada In the Name of the Father'ı da cuma günü izlemişken suskun ve bıkkın küçük anarşist çocuk ruhum hafiften kımıldamaya başlamıştı. Fakat gene bir şekilde tarafımdan derinlere itildi.

Aslına bakarsak eşitliği ve adaleti ezilenler ister. Mesela ben hiçbir erkeğin kalkıp da erkekler de kadınlar kadar özgür olmalıdır dediğini duymadım büyük ihtimalle duymam da. Bunun gibi artık hak hukuk için uğraş veren taraf olmak istemiyorum.
Neredeyse bütün okul hayatım boyunca öğretmenlerle zıtlıklar yaşadım ortaokuldan itibaren de okul idaresiyle. Bakıyorum bunca çaba bana ne kazandırmış diye. Hiçbir şey göremiyorum.

Örselenmeden yaşamak için tatlı bir dile ve kötü esprilere gülebilme sabrına ihtiyaç var.
İhtiyacının olması da seni "muhtaç biri" kılıyor. Bu yüzden bazen diyorum ki evet evet ben de güçlü taraf olmalıyım. Çok zengin çok akıllı çok bilgili çok kültürlü olmalıyım. Küçük bir liberalist doğmakta ve bu liberalist de küçük bir kapitaliste gebe. Farkındayım. Nereden nereye gelmişim neyse ruhsal otomatizm diyorum ve konuyu kapıyorum.

Soyad

Soyadım sayesinde sanki ciddi bir işim ciddi bir konumum olması gerekiyormuş gibi geliyor.
Garip bi duygu.

Emirli Yakarış

Tanrıya dua ederken kullanılan cümlelerde yüklemin emir kipinde çekimlenmesi bana hep tuhaf gelmiştir.

Teşhir Etmek İstedim

İlk defa bir mimi, mim aldığımı belirterek cevaplayacağım. Gene kafamda "acaba değişiyor muyum ki ben" sorusu oluştu. Soruyu cehenneme yolladım. Ve sorulara başladım;

Kaç yaşındasınız? -Dur bakıyım 2011'den 1993‘ü çıkarınca ... 18!

İsminizin son harfi ne? -P


En sevdiğiniz renk? -Tabii ki mor (en sevdiğim renkle her zaman övünmüşümdür)


Kilonuz kaç? -Tartı manyaklarından değilim, pantolona sığıp sığamadığıma bakarım genelde ama 54 falan herhalde.


Boyunuz kaç? -1.72 olsa gerek.


Ailenizin kaçıncı çocuğusunuz(Evet bu soru bir psikolojik tahlil)? -İlk


En sevdiğiniz şarkı? -Benim pek fazla "en"im bulunmaz ama yaşım kaç olursa olsun Queen'den
Bohemian Rhapsody'i dinlemekten vazgeçemem.


Sizce esmer mi sarışın mı (açıklık ilkesinin ihlalinden ötürü anlatım bozukluğu var burada)? -Bir gün esmer bir gün sarışın.


Sigara kullanıyor musunuz? -Estetik kaygılardan ötürü kullanmam :p


Peki ya alkol? -Sosyal içiciyim (özenti içiciliğin nazik hali).


Çayı fincanda mı içersiniz yoksa çay bardağında mı? -Bu da çok ilginç bir soru şimdi hakkını yemiyim. Fark etmez şarap bardağında bile içerim çay çaydır yani. Zaten sıcak çay pek sevmem.


***Evet kendimi tanıtmak istedim. Ah benliğimizdeki teşhir güdüsü!

Terslik

Colalı jelibon yerken colayı hatırlar insan. Ben cola içerken, colalı jelibon yiyormuşum gibi hissediyorum. Elma yerken elmalı diş macununun tadını almak... Eğer fazla muzlu puding yersem muzdan da iğreneceğim.

Geçen yılbaşı da damarlarımda kan değil tekila ve cin dolaşıyordu. Çünkü yapılan shutlar bana kan kusturmuştu (bu cümlede söz sanatı var). Bu sene yıla sessiz sedasız girişimin nedeni de hala alkole duyarlı oluşumdur. İçkisiz de yılbaşı programı olmaz zira "nurcu musun aa klasik türk hanım kızısın seeen" gibi garip esprilere maruz kalıyorum . Hadi onların ne dediğini umursamayalım da herkes içmiş coşmuş eğlenirken bilinçli bilinçli takılmak istemem çünkü etrafı ya da insanları her zaman en kendinde olan kişi temizlar, derler toparlar. İşte geçen sene tüm ocak ayı boyunca alkol kokan her şey midemi bulandırıyordu. Saç spreyi dahil.

Hatta okulun merdivenlerini çamaşır suyuyla(belki porçöz silçöz ne biliyim neyle merdiven temizlenir?) silmişlerdi de, ben yüzümü ekşite ekşite buralara tekila dökülmüş demiştim. Tabi yanımdakiler de bayağı eğlenmişlerdi

Neyse kokuları renk olarak algılamadığıma şükretmek lazım.