Sayfalar

Gerçeklerle Yüzleşirken Acı Vermeyecek Kadar Tatlı Rüyalar

Acıyı nasıl tanımlarsınız?

Beynimdeki belirsizliğin midemi kazımaya orada bir boşluk oluşturmaya başlaması uzun zaman öncesine dayanıyor. O günden bu güne boşluk büyüyor, hayallerimin en naif olanlarını soğurarak ve sömürerek içimde habis bir ur gibi büyüyor.
Hayatıma musallat olan bu karadelik önceleri içimde var olacağı için hevesliydi, önceleri dediğim zamana -çektiğim acıları tecrübe diye adlandırma- dönemi de diyebiliriz, karadelik şimdiyse var olduğu için sonsuz bir haz içinde ve var oluşa karşı tarifsiz bir tutku duyuyor.
Boşluğun acısını çekiyorum, midem içine beton dökülmüşçesine kaskatı kesiliyor ve boğazım beton artığı tozlar yüzünden tahriş oluyor. Bu ritüeli her uykudan uyandığımda yaşıyorum, bilinçaltım kabuslarımı zaaflarım üzerine kurup benimle eğleniyor. Uyandığımda içimin burkulduğu tatlı rüyalar da gösteriyor ve güçsüzlüğümü sindirip hayata dönmem için gerekli zamanı benden çalıyor. Bilinçaltım midemdeki karadeliği besliyor ve benden çok onu seviyor. Beton atılma törenime katılmak ister miydiniz?

Acı bir karadeliktir.
Uzaydaki karadelikler hakkında ne bilirsiniz?


Karadeliklerin en dip noktası kabul edilen yerde hacim sıfırdır ve bundan dolayı yoğunluk sonsuzdur. Bilimadamları hacmin sıfır olmasından yola çıkarak karadeliğin dibinin inanılmaz güçlü bir vakum etkisi ile her şeyi yok ettiğini düşünürler.
Maddeler için vardır diyebilirsiniz değil mi?
Bir şeyin madde olması için gerekli temel şartlardan biri de hacimdir.
Hacimsiz yani var olmayan bir şeye yokluk değil sonsuzluk diyoruz o zaman, değil mi?

Zihinsel acılarım bir saat önce beni kıvrandıran karın ağrısı gibi yok olmuyor tersine evriliyor ve kronik mutsuzluğa dönüşüyor. Acılar sonsuzdur ve tabii boşluk da...
Hiç bir estetik ameliyatın düzeltemeyeceği yamuk yumuk varlığımı eğreti hale getiren depresifliğimden ben de memnun değilim. Kendimi lanetlemem de bir işe yaramıyor aksine karadeliğimin tüm iştahıyla vücudumda hüküm sürmesi kolaylaşıyor.

Bir şeylerin yokluğu sonsuz azap kaynağı. Ve ben olmasını istediğim şeyleri yoktan var edemiyorum. Yine de isimlerini sayabileceğim varlıklar zihnimden bağımsız olarak var olmadığı için duyduğum rahatsızlıktan daha çok varlığın var olmasından rahatsız oluyorum. Sindirilmesi zor bir cümle öyle değil mi?
Acılar statik, acıya götüren yollar parametriktir.
Acı varlıkta ve yoklukta yanınızda olan en sadık yoldaşınızdır.
Bazıları da acıyı insan olmanın gereği olarak görürler. Bence onlar yeterince acı çekmemişlerdir.
Bunu yazarken içimdeki soğuk ve bitkin ses "Çaresizlik acıdır, acı çaresizliktir. İnsan çaresizdir. Acının tanımını yapsa bile çaresizdir karnı ağrıdığında daha da çaresizdir." dedi.
İçinizdeki sesin sizi sevmediğini ne zaman anlarsınız?

Peki umut çaresizlerinin yapabildiği en iyi şey nedir? "Uyumak."
Gerçeklerle yüzleşirken acı vermeyecek kadar tatlı rüyalar...

Başlıksız

Herhangi bir anda okunan herhangi bir kitabın 55.sayfasından;

Ne kadar sefil bir hayatımız olursa olsun mevcudiyetimizin en büyük lüksü, ne zaman öleceğimizi bilememektir.

-Bir insanın hayatta tek gerçek seçeneğinin intihar edip edemeyeceğinin olduğunu söyleyen Camus değil miydi? Varoluşun en büyük sorusu.
-Ben bunu Sartre'a ait sanıyordum.

Bacaktan İbaret Olmak

"Kadının güzeli ve fazla zeki olmayanı makbuldür." diyorlar.


Evet öyle. Yalan mı şimdi öyle işte.
Keşke sarışın birer salak olsaydık biz de merve.
Daha fazla eğlenirdik değil mi evet daha fazla mutlu olurduk.
Keşke daha sarışın keşke daha salak olsaydık.
En sarışın olsaydık.
Beynimiz de sarı olsaydı.
Keşke.

Sadece bacaklarımdan ibaret olsam daha mutlu olurdum.

Ama değilim?
Belki de suç bizdedir merve. Niye farkındalıklı insanlar arıyoruz?
Zengin ve yakışıklı olsun diyebiliriz pekala.
Sen benden daha umutlusun ve benden daha şanslısın.
Çünkü ben dışarıdan yüzeyselin tekiyim.
Öyle de kalacağım.
Sadece bacaklarımdan ibaret olmadığımı kanıtlamak zorunda değilim.
Ne yapıyım bağıra çağıra film ve kitaplardan mı bahsedeyim? (Ki bu da yüzeysellik)
Tamam her yere elimde kitapla gitmeliyim artık. Her hafta başka bir klasik elime yapışmış olmalı.
Fight Club David Fincher. Fight Club David Fincher. Fight Club David Fincher.
Eteğimi uzatmalıyım çok derli toplu ve topuksuz giyinmeliyim, ruj sürmemeliyim.
Bütün feminen özelliklerimi arka plana saklayarak kültürlü kız gibi gözükmek için bohem giyiniş tarzını benimsemeliyim.
Hatta bakımsız olmalıyım. Belki de çocuksu. Tırnaklarım kısa, saçım dağınık olmalı.
Öbür türlü kaşar oluyorum çünkü.
Kaşar olmak çok kolay ve formülü de "kısa etek".
Kısa etekle bir dünya görüşü bir felsefe benimseyemem.
Çünkü her konuştuğunda hem zeki hem güzel olduğunu ispatlamaya çalışıyorumdur.
Her yaptığın hareket dikkat çekmek içindir.
Kısa etek giyen bir kızın beyni yoktur bacakları vardır bu işler böyle.
Ya beyninden ya da bacaklarından vazgeçmelisin kızım.
Sadece bacaklarımdan ibaret olsam daha mutlu olurdum.
Maalesef beynim de var ha çok zekiyim falan demiyorum ama duyarlı bir beynim var.
Her şeyi düşünüp dert eder empati kurmaktan bitap düşer, hayatın sırrı(!)nı çözmeye meraklıdır.
Bestseller bir insan olmanın da zevkli olacağını düşünüp doya doya da yüzeysel takılmış olabilirim bir ara.
Kendime toz pembe ve ateş kırmızısı ama asla siyah olmayan bir dünya yaratmaya çalışmıştım.
Aslında onu da bu dönemde tanıdım.
Sadece bacaktan ibaret olmaya çalıştığım dönemde...
Keşke daha doğal olsaymışım.
Peki beynimi ne yapacağım?
Sadece bacaklarımdan ibaret olsam daha mutlu olurdum.
Ama değilim?


Başlıksız

Sosyoloji çalışırken:
  • Ekonomi sınırsız olan ihtiyaçlar ile sınırlı kaynaklar arasında denge kurmaya çalışan bilim dalıdır.

Edebiyat çalışırken:
  • Şair Robert Frost, şiiri düz yazı türlerinden ayırmak için şöyle bir formül öne sürmüştür; bir şiiri bir dilden bir başka dile çevirmeyi deneyin çevrilmeyen şey neyse işte o şiirdir.

    sözlerine denk gelip onları sevdim.

İçerik Uyarısı

Yaşamak üzere olduğunuz hayat yalnızca güçlülere uygun içeriğe sahip olabilir. Genel olarak insanlar, bu adaletsizliğin veya herhangi bir kötü durumun içeriğini gözden geçirmez veya onaylamaz. İçerik politikalarımız hakkında daha fazla bilgi için, lütfen insanlık Hizmet Şartları'nı ziyaret edin.

ANLIYORUM VE DEVAM ETMEK İSTEMİYORUM.

Bu Videonun İzlenmesini Bu Kadar Can-ı Gönülden İstemem Beni de Şaşırttı

Tanrıyla ilgili kafanızda biraz da olsa soru varsa bu videoyu izlemelisiniz!

http://diziizlemeli.com/video-10347-Through-the-Wormhole-with-Morgan-Freeman-S01E01-1Sezon-1Bolum-izle.html

*Aşağıdakileri, liknteki videoyu 3.kısmının sonuna kadar seyrettikten sonra okumalısınız.

Uzun zamandan beri mekanik materyalizmin ontolojik açıdan en mantıklı en gerçekçi "en mükemmel" görüş olduğunu düşünüyordum.
Tabi bunda Matrix, 13. Kat, Gamer, Surrogates, Inception, Truman Show, Bicentennial Man filmleri ve Genesis adlı kitabın da payı var.
Mekanik aletlerle aramızdaki benzerliğin ne kadar fazla olduğu gözlemliyordum.
Mesela uyku; bedenimizi ve zihnimizi -tıpkı elektronik cihazlarda olduğu gibi- şarj etmek görevini görüyor.
Herhangi bir araba için benzin, mazot ne işe yarıyorsa bizim de suyumuz sütümüz o işe yarıyor.
Makinelerde enerjiler diğer bir enerji türüne çevrilerek boşaltım sağlanmış oluyor. Elektrik enerjisi; ısı, ışık, ses vb enerjilere dönüşüyor.
Bu felsefi görüş 18.yy'da La Mettrie tarafından ortaya çıkarılmış. Tabi aradan yüzyıllar geçti artık felsefe varlık problemleriyle eskisi kadar ilgilenmiyor, bu işi günümüzde bilim üstlenmiş durumda.
21. yüzyıla geldiğimizde ortaya simülatik materyalizm çıktı. (Bu adı ben uydurdum.)
Tıpkı simsler gibi bizim de bir simülasyon oyunundan ibaret olmadığımızı kim söyleyebilir?
Bütün o duygularımız beynimizdeki elektrik sinyallerine bağlı. Dünyadaki düzeni oluşturan 4 ana kuvvetten biri de elektromanyetizma.
Tanrı dediğimiz varlık mükemmel bir bilgisayarı kullanan zeki bir bilgisayar mühendisiyse?
Böyle konular beni çok heyecanlandırıyor keşke bilim adamı olabilsem diyorum bazen.
Bilim bana göre felsefeden de edebiyattan da üstün. (Evet üzerinde çok tartışılabilinir bir şey.)

Delikte Deliksiz Uyku

Televizyondaki sarışın adam karşısındaki sivri çeneli, göz çizgisi aşağı eğimli, vücudunda sıska acizliği sezilen uzun boylu daha esmerce olan adama dönüp:
-"İşte şimdi kaçacak delik ara!" dedi.

Bana göre dünyada kaçılacak en iyi delik annedir.
Niye çıkardı ki beni oradan?
Diye bir an sinirlendim bunun üzerine.

Bu arada hafızamı sildirmek istiyorum. Neşeli 2 saat geçirmek ve ardından "2 saat boyunca o şeyi düşünmemişim aferin bana demek" çok sıktı. Saatlerini günlerini hatta yıllarını (1 yıl oldu) o şeyin düşüncesiyle geçirmek bezdirdi.

Bir de annemin karnında doğum anından habersiz uyumak istiyorum.
Evren çoğu zaman isteklerimi umursamıyor...
"O zaman ben de evreni umursamam" diyecek güç kudret ve coolluk aşırı doz kullanımdan ötürü bitti.

Bir şey daha diyecektim çok pis son bir şey söyleyesim vardı. Unuttum. Don't panic.

Sen Ağlarken Tanrı Sana Küfrediyordu

Biri ne kadar çirkin, pasaklı, tembel, kıskanç, karaktersiz, şerefsiz (şerefli olmak nedir anlamamışımdır bir türlü ne yapınca şerefli ya da şerefsiz olursun?) boklu püsürlü olursa olsun size değer vermiyorsa dünyanın en yüce kişisi yaparsınız onu.

Biri sizinle konuşmuyor mu gözlerinizin içine bakmıyor mu, şayet bir gün gözlerinizin içine bakarak konuşursa dünyalar sizin olur. Bu kadar da basitsiniz işte.

Birine ulaşamıyor musunuz, iç dünyasına girmeye çalışıp giremiyor musunuz, deliye dönersiniz o zaman. Hayatınızın odak noktası o kişi olur, kafanızda onun kişiliğiyle ve davranışlarıyla ilgili bin bir tane olasılık oluşturup seçenekleri tek tek elemeye başlarsınız.

Ben bu karakter analizi işini abartıyorum. Bir insan dışarıdan ne kadar kötü gözükürse gözüksün onun içindeki iyiliği bulmak için kendimce keşfe çıkıyordum ve çabalarımın sonucunda elimde örselenmiş şefkatimden başka bir şey kalmıyordu.

Kendimi hemşire merhametinden arındırmak için uğraş veriyordum. Kısa bir süre önce geçti. Belki de uzun? Neden insanların yaralarını sarmaya bu kadar heves duyuyordum?
-Dışarıdan ne kadar kötü biri gibi gözüksem de insanların aslında iyi biri olduğumu anlamalarına sebep olacak keşfe çıkmaları için?

Bilmiyorum belki de her şey dna'larımın içinde yazılı olduğundandır. Çünkü böyle şeyleri düşüncelerden ve zihnimizden çok uzak şekilde tasarlıyoruz, bu tasarılardan haberimiz bile olmayabiliyor. Sonra" ben neden böyleyim, neden şunu yaptım, bu ben miyim" vs vs baş ağrıtan sorularla karşı karşıya kalıyoruz. Bu boyuttaki tepkilerimizin çoğu istemsiz. Keşke karakterimizi kendimiz oluşturabilseydik, keşke halihazırdaki isteklerimizi kendimiz isteseydik.
Bu düzenin böyle oluşmasını sağlayan biri varsa ona edeceğim küfürler hazır. Kısıtlandırılmışlığa, iradesizliğe, iradenin bile belli sınırlar içinde var olabilmesine duyduğum hınç...

Şeytan haklı, şeytan anarşist, tanrıdan çok şeytanı seviyorum.

Neyse, gereksiz yardımseverliğimden bahsediyordum. Yine kısa bir süre öncesine kadar (belki de uzun?) insanlarının hiçbirinin gözüktükleri kadar kötü olmadığını, özellikle de toplum tarafından fazla yargılanan insanların, yargılandıkları özelliklerinin altında sakladıkları insanlığa küsmüş, güvenden mahrum, hoşgörüyle tedavi edilebilecek ruhları olduklarına inanıyordum.
Hepsine biraz sıcak sevgi sunmak ve onları tedavi etmek?
-Ahah güldürme beni!

Zamanla görüyordum ki biri serseriyse serseri, oyunbazsa oyunbaz, düzenbazsa düzenbaz.
Oyunbaz kısmını vurgulamalıyız çünkü sıradan bir ikileme değil oyunbaz ve düzenbaz.
Hani derler ya hep hayat bir oyun. Hayat bir oyundu ve rolüyle çelişmeyen insanlar mutlu oluyordu.

Birini değiştiremiyoruz, tıpkı kendimizi de değiştiremediğimiz gibi.
Hatta duvarlarını, duvarlarımızı da yıkamıyoruz çünkü o, insanların duygusal saldırısını engelleyen bentler benliğimize sımsıkı yapışıyor bir süre sonra duvarlarımızla perdelerimizle maskelerimizle tek vücut haline geliyoruz.
Duvar sözcüğünü çok kullandığımın da farkındayım.

"İnsanlığı değil insanları seviyorum." diyorum hep. Oysa kimi kandırıyorum?
-Kendimi.
Kendinden bile hoşlanmayan biri diğer insanları nasıl sevebilir ki?
Sevmez ama ihtiyaç duyar hatta kendi varlığından çok onların varlığına ihtiyaç duyar.

"Buraya ait değilim" sözü çok kitschtir çok "emo"tionaldır değil mi? Öyledir ama hissedilen de budur. Sanki öbür boyutta öbür evrende bir yerlerde tanrının işine çomak soktum o da beni buraya attı, iblis gibi dışladı beni çünkü çok inatçı çok şüpheci ve biraz olsa da asi varlıkları sevmiyordu hem de hiç sevmiyordu.

Bana bütün bunları yazdırtan, bardağın son damlası olan şey de bir çift kara gözdür.

İnsanlar ağladığında üzülmüyorum, öfkeleniyorum.
İnsanlar ağladığında üzülmüyorum, sinirleniyorum.
İnsanlar ağladığında üzülmüyorum, küfrediyorum.

Var olmanın acısı mı, var olduğunu görmezden gelenin acısı mı?
-Bilmem ?

Peki ya o gözler yardım istediğinde?
-Her şeyi yapabilirdim ama yardım istemeyecekler çünkü inatçılar üzgün olsalar bile inatçılar ya da hiç takmıyorlar, hiçbir zaman takmadılar. Bilmem?

...

Wicked Game

"Bir şarkı nasıl hem bu kadar erotik hem de bu kadar hüzünlü olabilir ki?"
Sorusunun cevabı;
http://fizy.com/#s/16lxwf

Şarkı! hayatımın fon müziği ilan ediyorum seni.
Chris seviyorum seni de.

Başlıksız

İnsanların arkadaşsız kaldıklarında herkese çok iyi davranmaları?

Fahişe

http://fizy.com/#s/1ago1h

bir fahişe sabaha karşı
çok seksiymişim öyle diyor
gülüyoruz yalanına
karşılıklı anlayışlı

dalgakıranlardaki banklarda
çıkardı ayakkabılarını
bak, dedi köprü ışıkları
siliyorlar yıldızları

kazıyınca yaldızlarını
altlarındaki demir paslı
ateşe vermeli onları ama
her yerde yangın çıkışları

sordum niye sattın diye yoksulluğunu?
dedi, elimdeki sadece oydu

niye sattın vücudunu?
daha mı kötü dedi satmaktan ruhumu?

herkes, dedi merak içinde
ölümden sonra hayat var mı diye
boşuna düşünürler
sanki hayat varmış gibi ölümden önce

sevdim seni ama bir şekilde
hüzün var diye belki gözlerinde
eğer sever gibi sarılırsan da
bu vücut sana bedava

aslında derdim çok gençsin daha
yirmiyim dedi ama ruhum bin yaşında
kayalar kesti ayaklarımı
yine de bir şeyler hissetmek güzel hala
bu dalgakıranda

tek başıma bu vücutla fırlatıldım bu dünyaya
aşk da basit pişmanlık da hayat hoyrat bu zamanda
şahin kuşa kuzgun leşe.. ben değil bu dünya fahişe

korkum; çığlık atan adam gibi
tablodaki şakağımda ellerim
hep kaçarken tek kişilik dünyayı
ben artık nasıl severim?

anladım dedim senin kalbin birinde
geceyle gündüz o hep seninle
sarıldı ağladı saatlerce
o yine işe gitmeden önce

aslında derdim çok gençsin daha
yirmiyim dedi ama ruhum bin yaşında
kayalar kesti ayaklarımı
yine de bir şeyler hissetmek güzel hala
bu dalgakıranda..

tek başıma bu vücutla fırlatıldım bu dünyaya
aşk da basit pişmanlık da hayat hoyrat bu zamanda
şahin kuşa kuzgun leşe.. ben değil bu dünya fahişe

***Teoman şarkı sözlerini kendisi mi yazıyor merak ediyorum. Çoğu harika. Sanırım en sevdiğim de fahişe.

Başlıksız

Her zaman ilk olmak güzeldir.
İlkler her zaman güzeldir.
İlkler her zaman
İlkler her
İlk?

Ve sen hiçbir şeyin ilki değilsen
Ya da hiç kimsenin
Boşver hayatını yaşa.
Yaşamanı istedikleri hayatı yaşa.
Kayıplara karışsın hayallerin ilklerinle birlikte.
Sen yaşa antidepresanlarınla yaşa.

Tevazunun Amaçları

Mütevazı insanı şirin biri gibi gördük, tevazuyu kutsadık. Tahmin edebilir miydik alçak gönüllülüğün topluluğa girmek için tatlı bir silah olarak kullanıldığını? Komplimanları önemsemiyor hatta kendisine edilen iltifatların içeriğine inanmıyor görünmek ve böylece daha fazla övgü toplamak... Hem güzel hem mütevazı, hem farkındalıklı hem kibirsiz olmak, daha doğrusu olmaya çalışmak.

En çok ve en rahat iltifat ettiğimiz insanların aslında bizim olduğunu söylediğimiz kadar zeki, duyarlı, kültürlü olmadıklarını biliriz. Kendine güvensiz; davranışlarının, beyninin ya da vücudunun hoşluğu hakkında bir fikri olmadığını düşündüğümüz kişiler bizden en fazla güzel söz duyanlardır. Pek az kimse kendine rakip olarak görebileceği nitelikteki birine komplimanda bulunabilir o da karşıdaki insanın narsizm minimalistliğinden kaynaklanır.

Bilmem farkında mıyız ama bugünlerde çoğu insan mütevazı ve olgun karakter rolünü oynuyor, takdir edilmek ve takdire şayanlığının başkaları tarafından bolca ve rahatça ifade edilebilmesi için...
Bu kişilerin emellerine ulaşmasını engellemenin yolu da her başarılarının normal olarak karşılanmasından geçiyor. Çünkü normalliğin alçak gönüllülüğü yapılamaz.

Sakladığım Bir Sır Kalmasa Keşke

Birinin bana kendini açması, verdiği her sır sırtımda ağır bir yük.
Kendi sırlarım yüzündense kambur olmak üzereyim.
İşin en kötü tarafı bu yükten hiçbir zaman kurtulamayacak olduğumu bilmem.

Başlıksız

Düşünmek ve öğrenmek arasında dağlar kadar fark var. Önce bunu anlamalıyız.

Felsefenin Var Olmasını Sağlayan Tanrı

Bilim geliştikçe felsefe kan kaybeder fakat yine de yok olmaz.
Felsefenin gelecekte de var olacak olmasının nedeni tanrıyla ilgili yargılarımızdır. Başlıca yargıysa tanrının "iyi" bir varlık olduğudur.

Benim Twitterım Yok ki

Belirtmek istediğim bir şey var;
Twitter'daki Pink Freud ya da Pinky Freud ben değilim hatta açılmış bir hesabım bile yok.
Facebook'um bile yok. Anlayacağınız blog hariç herhangi bir paylaşım sitesine üye değilim(aa dur tumblr da hariç ama onunla ilgilenmiyorum). Blog adresini alırken de, bloga Pink Freud adını verirken de twitterdaki Pink Freud'dan haberdar değildim. Birkaç kez (olmayan)tweetlerim hakkında yorum yapılınca söylemek istedim.

Kasıntı Öztürkçeye Hayır!

Şu öztürkçeleştirmeye bi son verin!


Romantizm yerine Coşumculuk
Pastoral yerine Çobanlama
Paralel yerine Koşut
Sadist yerine Elezer
Simetri yerine Bakışım
Empati yerine Eşduyum
Sempozyum yerine Bilgi Şöleni
Sendrom yerine Belirge
Enerji yerine Erke
Sarhoş yerine Esrik
Bakire yerine Erden
Sinerji yerine Görevdaşlık
Çip yerine Yonga
Jakuzi yerine Sağlık Havuzu
.

Ne bu ya ne bu?! Okuduğumdan bir şey anlamıyorum başlarım böyle türkçeye. Ateizm yerine tanrıtanımazlık deyince kelime yerini bulmuyor tad vermiyor. Olmuyor zorla güzellik olmuyor!

Dile yerleşmiş kelimeler ne diye söküp atılmak isteniyor bilmem! Nesil farkı oluşsun benim, dedemin kitaplarında neyden söz edildiği hakkında hiçbir fikrimin olmaması gibi bizim okuduğumuz kitapları da torunlarımız anlamasın... Amaç bu.

Neymiş sömürge uluslar gibi dilimize sahip çıkamıyormuşuz. Hadi canım! Ekonomimize, sanayimize sahip çıktık sömürge olmadık da dildeki yabancı kökenli sözcükler yerine -gaç, guç eklemeli kelimeler getirmeyince mi sömürge olduk!

Geçenlerde okuduğum kitabın yayınevi öztürkçe basım yapacağım diye kasa kasa bir hal olmuş. Sinirim bozuldu okuyorum anlamıyorum illa sözlük kullanmam gerekiyor, sözlükten bakınca da aslında konuşma dilimizde sıkça kullandığımız söz, söz öbekleri yerine kasıntı ama öz be öz türkçenin tercih edildiğini görüyorum. Hal böyle olunca kitabı attım bir köşeye sonra TDK'nın sitesi girdim, sözcük öztürkçeleri diye bir bölüm var. Mesela terapi yerine tedavi yazmışlar. Tedavi Arapça deva kökünden türemiş bir fiil, başına Arapça'da isimleri eylem yapan "te" konulmuş deva bulmak anlamına geliyor bu haliyle. Aman Latin kökenli değil Arap kökenli kelimeler kullanalım konuşurken! Terapi yerine tedavi lütfen! İşin ilginci niye öztürkçe bölümünde bu sözcük? İyice gerildim.

Fanatik'in çevirisi olarak da bağnaz'ı koymuşlar. -Evet sayın seyirciler fenerbahçe bağnazları tribünleri yavaş yavaş doldurmakta( dur bir dakika tribünün karşılığı ne?) "Sekilik" çıktı. Baştan alıyoruz;
-Evet sayın seyirciler fenerbahçe bağnazları sekilikleri yavaş yavaş doldurmakta.
Aslında seyirci yerine izleyici denilmesi gerekiyor deyip durumu abartmak istemiyorum.

Dilde yenileşme hareketleri Tanzimat'tan sonra özellikle Genç Kalemler dergisiyle ivme kazanmış. Daha sonra harf inkilabı, Türk Dil Kurumu'nun kurulması derken acele bir sadeleşme ve özleşme hareketi baş göstermiş. O zaman için gerekliymiş de bu çalışmalar, Özellikle 19.yüzyılda halk Arapça, Farsça(Osmanlıca) esintili kelimelerin ve Orta Asya gramerinin harmanı bir dil konuşurken aydınlar Fransızca başta olmak üzere Avrupa dillerini kullanıyormuş. Dolayısıyla sınıf farkından doğan dil çatışmasının engellenmesi icap etmiş. Ama günümüzde böyle bir çabaya gerek yok.

Üstelik dünyada ortak terimlerden oluşan bir bilim, felsefe, sanat dili vardır ve öyle kalmalıdır da... "Ahmet Mithat Efendi
eserlerini coşumcu bir tarzda kaleme almıştır."

-Ku -gaç -daş -ge li hecelerin çok bulunduğu cümleler ve konuşmalar kulağa ve göze hiç hoş gelmiyor. Çincenin bir değişik versiyonu gibi. Böyle sesler çıkaracağımıza Avrupa fonetiğini kullanalım daha iyi. Hem de yabancı dil öğrenmek daha kolay bir hal alır, ortak olan sözcükler unutulmaz çünkü. Tabi buna karşı çıkanlar olacaktır dilimiz kültürümüz aman aman diye fakat dil iletişim kurmak yani insan hayatına yarar sağlamak amacıyla oluşturulmuş sesler bütünüdür ve dile pragmatist şekilde yaklaşılmalıdır. Bu arada pragmatizm yerine yararcılık? I-ıh olmuyor..

Başlıksız

Nezaketten yoksun iyi niyet patavatsızlıktan başka bir şey değildir.

Trainspotting Ve Genç Werther'in Acıları'nın Düşündürdükleri

Genç Werther'in Acıları'nın insanları intihara meyilli hale getirdiği söylenir özellikle de gençleri.
Fakat bana ters etki yaptı intihardan soğudum, soğumakla kalmayıp tırstım da.
Zavallı Werthercik, kafama sıkıp gideyim buralardan derken alnına sıkıp bütün gece beyni akmış şekilde ölümü bekledi.

Oysa ki bana silahla intihar en kısa süre acı çektiren, en kesin çözümmüş gibi geliyordu.
Bir de aşırı doz uyuşturucudan ölmek var; tabii şanslıysan, eğer bir salak seni hastaneye falan götürürse, sen de ağır hasar almışsan sinir sistemin felç olmuş şekilde yaşamak zorunda kalabilirsin. Bir de öldürücü dozun miktarını, yapılış şeklini bi eroinman bilir ancak. Şimdi bana damarını bul enjeksiyondaki sıvıyı boşalt deseler kalırım öyle. Dün de Trainspotting'i izleyip bozuk psikolojimi iyice bozdum. Gerçi orada intihar eden falan yoktu ama bolca eroin tüketmek de bir nevi ölüme niyetlenme.

Çokça ilaç yut desen o da ölmemek açısından çok riskli, karaciğerin iflas eder hastanede ciğer bekleyerek yaşamaya devam edebilirsin.

Daha birçok yöntem bulunabilir tabi ama hangileri acısız olacak?
Yüksek bina bulup çatısına çıkmak çok zahmetli ve tantanalı."Gençlerimize Ne Oluyor" başlığında anahaber bültenlerinde, gazete sürmanşetlerinde sık sık adınız geçer artık.

Ben kendime hedef koymuştum geçenlerde; 30 yaşıma kadar yine böyle mutsuz olursam, hayattan beklediğim hiçbir şeyi elde edemediysem intihar edecektim. Tabi burada lay lay ölmeyi planlıyorum deyince işin bi ciddiyeti kalmadı. Ama gerçekten beynim akmış şekilde ölümü beklemek istemiyorum. Neyse.

Görüngü

Yine depresyon. Yine insanlar gözüme böyle gözükmeye başlayacak.
Ben dahil.

Başlıksız

Facebookta, in relationship with yapanlara neden bu kadar gıcık oluyorsam.. Lanet.

Yabanileşmek

Bir yandan doğduğum güne lanet ediyor bir yandan okulun merdivenlerini ayaklarımı sürüye sürüye tırmanıyordum. İnsan içine çıkıyorum saçım ne halde acaba diyerek lavaboya yöneldim. Ayaklarımdan birini tuvalete atmaya muvaffak olmuştum ki eşikte kim olduğunu bilmediğim bir kız gülümseyerek "günaydın" dedi.
Bu kız da kim ki? Birisine mi benzetti niye bana günaydın diyor? Imm eski okulumdan mı liseden mi ortaokuldan mı, dersaneden mi tanıyor acaba, komşumuz olabilir mi? Hala gülümseyerek bakıyor? Beynimde fırtınalar koparken bir yandan da kızın yüzüne tanımlanamaz cisim görmüşçesine bakıyor olmalıyım ki kızın gülümsemesi bir süre suratında asılı kaldı ve sonra da soldu.
-"Tanışmıyoruz sadece günaydın demek istedim."
Artık nasıl bir yabani hal aldıysam, tanımadığım bir insanın bana günaydın demesi ihtimalini beynim sindiremedi. Özellikle de bir kızın..
Orada normal bir insan evladının vereceği tepki;
Gülümseyerek "Sana da günaydın", "aa ben de nereden tanıyorum diye bakıyordum", en azından "teşekkürler"di.
Bense "mmm" dedim duygusuz bir şekilde. Hatta demedim bile homurdandım. Ses çıkarmaya çalışmak sonucu ortaya çıkan anlamsız nağme. Sonra kıçımı dönüp aynaya bakmaya gittim.
İsteyerek yaptığım bir şey değildi. Hatta o kadar önemli bir olay da değil. Ama niye bu kadar yabanileştim diye sormadan edemedim. Çünkü savunma mekanizmam sayesinde artık insanlara karşı genel tavrım bu. Ben orada seni takmazken aslında kendimi koruyordum. Özür dilerim yabancı kız.

İnsan Bi Çeşit Su


Su nasıl bulunduğu kabın şeklini alıyorsa insanlar da bulunduğu ortamın şeklini alabilir.
İpek giysinize bulaşıp leke yapabilir.
Elinizden akıp gidebilir, b
uhar olup uçabilir
Değişebilir.

Egoist Sevgi İsteği

Birinden nefret edince istiyorum ki herkes ondan nefret etsin.
Ama sevdiğim kişinin herkes tarafından sevilmesi gibi bi isteğim yok.
Hatta onu kimse sevmesin sadece ben seveyim.
Hatta ve hatta o da kimseyi sevmeyip beni severse, sevgiye karnım doyar.
Paçalarımdan akan bencillik buharlaşıp ciğerlerime tatminsizlik olarak doluyor.
Çünkü ne nefret ettiğim insandan herkes nefret ediyor ne de "sadece beni" seven biri var.

İzmir ve Güven

İzmir'in havasına gerçekten güven olmaz. İnsanlar burada kışın değil baharda üşütüp hastalanırlar. Tek belli olan şey Aralık ve Ocak aylarının soğuk geçeceğidir. Hatta o aylarda bile mini etek, şort giyip ince çorapla dolaşabilirsiniz.
Peki ya kızlarına güven olur mu? Imm tanıdığım 10 kızdan 8ine olmaz. Aman boşverin bu devirde kime güven olur ki zaten?(çok kiç farkındayım.)

Ben Doğanın İstemediği Zayıf

**Aşağıda okuyacağınız yazıyı yayınlayıp yayınlamamak konusunda çok kararsız kaldım çünkü kısa bir süre öncesine kadar bir duvar ustasıydım ben. İnsanlar ve kendi zayıflığım arasına ördüğüm kalın duvarlar, beni daha neşeli daha güçlü ve daha kibirli göstermek için yarattığım yeni yüzlerdi. Doğanın bile istemediği "zayıf" olmamak için renkli boyalarla boyandım.
Ama artık inşa ettiğim duvarlardaki çatlakları kapatamıyorum. Kendimi insanlardan korumak için duvarlarla uğraşmama gerek yok çünkü hiçbir zaman bana zarar vermelerini engelleyemeyeceğim. Verdikleri hasarı onlardan saklamak konusunda da herhangi bir endişem kalmadı. O yüzden blogta günlük hayattan tanıdığım insanlar olsa bile zayıflığımı rahatça sergileyebiliyorum artık. Ve işte;


Aylardan beri bıkkınım, yıllardan beri mutsuzum dememe az kalacak zamandan beri mutsuzum. Aylardan beri zayıfım yine de güçlü gözükmeye çalışıyorum. Aylardan beri son kullanma tarihi geçmiş küçük sevinçlerle yetiniyorum.
Aylar geçiyor, değersiz, anlamsız ve sevimsiz aylar..


Elimde sıfır var, midemdeki boşluk kadar sonsuz bir sıfır. İmge yaratmak için uğraşmıyorum sahiden midemde bir boşluk var, bütün kırgınlıkları, incinmişlikleri içine çekiyor ve doymak bilmiyor. Eskiden üzüldüğümde midem bulanırdı ağlamak yerine kusardım, şimdi ikisini birden yapıyorum.
Birkaç haftadır ağlamadığım gün yok, herhangi bir şarkı, herhangi bir söz, herhangi bir fotoğraf beni ağlatmaya yetiyor.


Okula gitmek istemiyorum çünkü okulda rahat ağlayamıyorum, hatta neredeyse rahat hiçbir şey yapamıyorum. Sorgulanmaktan, yargılanmaktan ya da dikkat çekmeye çalışıyor gibi gözükmekten o kadar korkuyorum ki.. Yaşadığım onca olaydan sonra aslında normal olmalı bu kaygı, kendi kendime yaptığım bir kuruntu olmasa gerek.


Öyle bir savunma mekanizması kurmuşum ki ailem hariç kimsenin yanında normalde olduğum kadar duygusal olamıyorum. Tamamen güçlü gözükmeye çalışmayı bırakıp derdimi anlatamıyorum. Psikologla bile sınırlarını çizdiğim çerçeve içinde konuşuyorum. Sevdiğim insanlara sarılmak, onlara ne kadar güzel olduklarını söylemek, hediyeler almak bir şekilde mutlu etmek istiyorum ama yine korkuyorum. Belki de onlar beni, benim onları sevdiğim kadar sevmiyorlardır hatta belki de hiç sevmiyorlardır sadece menfaatleri gereği arkadaşızdır. Sık sık rastlamadım mı zaten böyle kişilere.
Üstelik bir insanı içimden geldiği kadar sevsem abartılı ve yapmacık olacakmışım gibi. Peki ya olur da ilgimle bezdirirsem onları? Yapışkan biri olmak yerine yapayalnız biri olurum daha iyi..


Ha böyle sevgi pıtırcığı olduğuma bakmayın. Bazen öyle ufak bir şeye öylesine sinirleniyorum ki çok sevdiğim biri için bile "bu salakla işim ne benim" diyebiliyorum. Sevdiğim biri beni incittiğinde çeşit çeşit intikam tasarlıyorum kafamda. Affedemiyorum ve lanet kinciliğim içimi kemiriyor.
Ayrıca ya o da bana içinden salak diyorsa? Ona bile ne kadar zeki olduğumu kanıtlamak zorundayım.


Onlardan nefret ederek insanların çoğunu gereksiz yere fazla önemsiyorum. Kendimi daha da fazla önemsiyor olmalıyım ki en fazla öfkelendiğim kişi yine benim. Yaptığım her şeyden attığım her adımdan ölesiye pişmanlık duyuyorum. Beynimden kurtulmak, kendime hesap vermeyi bırakmak istiyorum. Düşünceler insana bu kadar işkence edebilir mi?


Bugüne kadar olmasını gerçekten çok istediğim hangi şey gerçekleşti? Söyleyeyim mi ?
"Hiçbiri".
Annemse yüz binlerce kişinin benim yerimde olmak isteyeceği fikrinde. Sayının bu kadar fazla olmasının nedeni Afrika kıtasının varlığı.
"Hayatta hiçbir şeyi böylesine çok istememeli"ymiş insanlar anneme göre. Elimdekilerle yetinemeyen ben, mutsuz olmaya ya da hayallerimden vazgeçmeye mecbur bıraktırılıyorum.
-"Daha yaşın küçük, gençsin önünde çok güzel günler yaşayacağın bir ömür var." Umarım yoktur.
Çünkü bir yıl önce de aynı martavalları dinliyordum. Yaşım küçük ama insanlıktan iğrenmeye yetecek kadar şey yaşadım. Hatta insanlıktan iğrenmek için çok şey tecrübe etmeye de gerek yok ki. Biraz gözlem ve farklı bakış açısı yeterli olacaktır. Ama belki de bunları kazanmak için çok deneyim gerekiyordur neyse üzerinde tartışılabilinir bir konu.


"Madem dişli çarklar mekanizmasında yaşıyorum ve ne kadar çabalasam da kendim de bir çark olduğum için düzeni bozamayacağım o zaman en güçlü dişlilerden biri olurum." demeye başlamıştım.
Fakat sorun şu ki ben bu kadar hırslı bir insan değilim ve olmaya çabalasam dahi olamayacağım. Üstelik gerçekten bir konuda hırslandığım zaman yıpranıyorum. Hayata ve insanlara uyum sağlayamamamın nedeni de "hırssızlık" olmalı. Ama diyemiyorum ki "kusura bakmayın ben zayıfım dişlerinizin arasında olmak istemiyorum a pardon dişlilerinizin.."


Neyse bilgisayarı kapatıp uyuyacağım, uyanacağımı düşünüp yatacağım. Umarım işler bu sefer de planladığım gibi gitmez.

Anne Sence?

"Dışarıdan nasıl biri olarak gözüküyorum?" diye sordum anneme.
"Kendini beğenmiş" dedi.
Demek ki rolümü iyi oynuyormuşum anne.

Varlığını Kanıtlama Çabası

Birine yapabileceğiniz en kötü şey onu "yok saymak"tır.
İnsanlar, kendi varlıklarının başkaları tarafından tasdik edilmesine o kadar muhtaç ki...

Sizi önemseyen birine -ki bu kişi sabah size günaydın deyip gülümseyen biri bile olabilir- yapabileceğiniz en büyük duygusal işkence yine onu "yok saymak"tır.
Ben varım! Benim varlığımı kabullenmesin! Hey sen! Hey!

Mevcudiyetinin başka kişilerce onaylanmasına gerek duymadan var olabilen kişi; sana şapka çıkarıyorum buradan. Her kimsen... Henüz karşılaşmasak da...

Bloga Bağlanmak

Eskiden öğrendiğimde heycanlandığım, okuduğumda keyiflendiğim, izlediğimde depresyona girdiğim film, kitap, makale, kişisel deneyim vs şeyleri arkadaşlarıma anlatmak için sabırsızlanır, telefon eder, mesaj çeker, yolunu keser, evine gider ve dinlemeye mecbur ederdim.

Anlatacağım şeyi nasıl anlatacağımı; serim düğüm çözüm bölümlerini kafamda oluşturup hikaye ederdim.
Artık anlatış anımdaki coşkumu, mimiklerimi, jestlerimi siz hayal edin!

Şimdiyse onlara ihtiyacım kalmadı çünkü blog var.
"Yazmak, yemek içmek kadar hayati bir ihtiyaç" derler ya yazarlar.
Aslında yazmak değil paylaşmak hayati bir ihtiyaç.
Paylaşım gereksinimini yazarak gideren insanlar var. Onların elinden kalemi ya da klavyeyi alırsanız hayat damarlarından birini kesmiş olursunuz.

Birkaç gündür kafamda bloga yazmadığım konu kalmadı. Ama internetimde sorun olduğundan yazılar sadece zihnimde kaldı ve unutulmama mücadelesi içinde yaşama tutunmaya çalışıyorlar.
Son zamanlarda kendimi blogla konuşur halde buldum. Bunu anlatacağım şunu yazacağım o resmi önceki yayınladığım şeye koyacağım vs vs. Şu anda da ne kadar çetin şartlar altında bilgisayar kullandığımı bilemezsiniz, çocuklar üstüme zıplıyor, şu çıldırmış çocukların bir tavşanı var kötü kokan, o masanın üstünde bana bakıyor. Bunlara rağmen yılmadım.

Resmen bloga bağlanmış durumdayım. Korkmuyorum değil...

Kaç İnsan

Bir kopuş anında şefkat görünce uzanan elleri tutmayacak kaç insan var?

Sırıtkan Küskün

Topluma, çevresine küskün insanlar vardır.
Somurtkan küskün ve sırıtkan küskün.

Şu asosyal, içine kapanık dediğimiz insanlar var ya işte onlar somurtkan küskün.
Abartılı kahkaha atan, manik depresifler de sırıtkan küskün.
Sırıtkan küskünler, sizden sırıtkan yüzlerinize kanmanızı isteyebilirler.
Fakat sevdikleri insanlardan da, kendi somurtkan iç dünyalarını keşfetmelerini beklerler.
Sevilen kişi keşfedemezse bizim şu sırıtkanın küskünlüğünü işte o zaman durumlar kötü.

Bye For Now

Taşınıyoruz ve benim hayatım kolilerle geçiyor o yüzden yorumlarla ilgilenemedim, sanırım kısa bi süre bloga giremeyeceğim.
Özliycem! .d

Oku Anla ve Yazarın Kişiliğini Çöz

Çok iyi sandığım insanların (ben dahil) hiç de masum olmadıklarını görmek şaşırtıcıydı.
Uzun zaman önce fark ettim.
Yapılabilecek en kötü şeyleri kendime ben yapıyorum.

İnsanları sevdiğini sanıp yine kendi kendime iyi insan rolümü oynuyorum.
Şu an "yakınımmış gibi gözüken" insanlardan iğreniyorum ve buna rağmen hala ihtiyaç duyuyorum onlara.
Sevdiğim için değil gereksinim duyduğum için "normal" davranabiliyorum nefret ettiğim insanlara bile.
Oysa onlarla bi işim kalmasa ya da kalmadığında her şey değişecek.
"Sana bir şeyler olmuş, değişmişsin sen" diyecekler daha önce de olduğu gibi.
Belki de "ben artık size ihtiyacım kalmadığından rahatım" diyebileceğim o zaman.

Sizi sevemeyecek kadar bencilim.
Bugüne kadar öğrendiğim şey kendimi insanlardan korumam gerektiği çünkü.
İşte o yüzden içimde öfke dalga dalga kabarırken size isteksizce de olsa gülümseyebiliyorum.
Çoğu insan böyle işte. Yapay.
Ben de bir aralar doğal olduğumu düşünürdüm oysaki.
Sonra ta daa bir aydınlanma! Ve birden kendimi yapay ve yalancı olarak buldum.

Oysa sen benim iyi biri olduğumu düşünüyorsun, defalarca sana ben kötüyüm dememe rağmen.
Bana evet kötüsün desen ne kadar rahatlayacağım bi bilsen!
Çünkü senin iyi olmama ihtimalin her insanda olduğu gibi çok fazla ve sen iyi değilken ben sana karşı iyi'diysem incineceğim ve kızacağım.
O yüzden senin beni aldatmış olma ihtimaline karşı ben seni aldatacağım.

Yo yo bu sevgili meselesi falan değil. Sadece bi arkadaş.
Gözlerimi gerçek dünyaya açan sonra o savunmasız zamanlarımda yanımda olmayan bir arkadaş.
Üzgünüm ama kinciyim bunu da sana çoğu kez söylemişimdir ama sen sana karşı kin besleyebileceğimi düşünmüyorsun.
Ama öyle bi besliyorum ki gerçekten hayal bile edemezsin.
Şu an bana güveniyorsun farkındayım ama önceden senin bana dediğin gibi "bana bile güvenmemelisin".

Belki beni sevmeni sağlayan bendim. Bu süreç zor olmadı değil kendimden nefret ede ede konuşuyordum seninle ama aynı zamanda konuşmak da istiyordum. İkilemlerinden de senden de kendimden de iğrendim. Her şey bu noktaya gelebilmek içindi, özledim seni dediğinde havaların ne kadar sıcak olduğundan bahsedebilmek içindi. Evet şu an ipler benim elimde ama tuhaf olan şu ki ipleri elimden bırakmak istemiyorum. Tam eğlence başlamışken...

***Bu yazıyı bi yerde gördüm okurken çok etkilendim, yazarın bunları anlatırken yaşadığı duyguları merak ediyorum ve iki saattir kişiliğini çözmeye çalışıyorum. Anlattıkları basit hisler değil bana göre. Bilmiyorum ama çok sevdim nedense.

Fark

Jostein Gaarder Sofie'nin Dünyası'nı yazar.
Cevdet Kudret de Süleyman'ın dünyasını...

Re Kendini Kendin Yaratsaydın

İnsanlara görünüşlerini değiştirme hakkı verilseydi ortaya neler çıkardı merak ediyorum.

Çok tek tip hale gelirdi herhalde insanlık.
Medyanın dayattığı standart güzellik anlayışı sayesinde.

Bir de şöyle bi sorun var; kendini, kendin yaratsan yeni sen daha mı çok kendin olurdun?

***Yapılan yorumlardan sonra kişisel görüşümü belirtmek için bir not ekliyorum.
Not; Eğer insanlar kendilerini yaratabilseydi ve medyanın dayattığı güzellik anlayışı onları tek tip hale getirseydi bu hiç de fena olmazdı!
Çünkü hemen hemen herkes aynı "standartlaşmış güzellik"te olacaktı.
Böylece insanlar arasındaki güzellik hiyerarşisi sona ererdi. Görünüş değil karakter ön planda olurdu.

Bu konu da benim "aynı olsak daha mutlu, farklı olsak daha özel oluruz" düşüncemin dallanıp budaklanmış hali.

Bireyselleşemeyen insan sosyalleşir evet ama belki de sosyalleşemeyen insan bireyselleşir.

Farklılıklar renkliliktir falan denir ya belki de hepimiz aynı olsak daha mutlu olurduk. Kimse kimseyi ne fiziksel özellikleriyle ne de zekasıyla ezmeye çalışırdı. Güzellik ve zeka eşit olunca kazanılan para da eşit olurdu ve dünya da daha adaletli...
Evet tahmin edebileceğiniz gibi bu fikir karmaşasını yaşamama yol açan ana düşünce komün hayat'tı. Belki de bayat bir konu diyeceksiniz ama bence bu konuda Dosteyevskinin romanları gibi.

Platon'un adı İdeal Devlet olan, çocukların küçükken ailelerinden alınıp, devlet tarafından yetiştirildiği bir ütopyası vardır. İlk duyduğunuzda ürpertici gelir fakat bence adaletli bir uygulamadır. Sarhoş bir babanın elinde büyüyen çocukla, mutlu ailesiyle büyük sıcak yuvasında büyüyen çocuk arasındaki eşitsizlik ortadan kalkar.

İnsanları aynılaştırma çabası çoğu zaman tepkiyle karşılanmıştır tıpkı okullarda forma giyilmesine karşı çıkılması gibi. Oysa gereklidir tüm dersanelerin kapatılması kadar gereklidir.

"Bir insanın suçu çirkin olmak ya da salak olmak değildir."

Güzellik ve zeka seviyemizi kendimiz belirleyemiyoruz hatta kişiliğimiz bile genlerimize ve çevremize bağlı oluyor ki bunlarsa yine bizim karar veremediğimiz durumlar.

İşte aklımdan geçenler bunlardı fakat yazıya dökmek için gerekli zihin berraklığını kendimde bulamadım, sadece güzellikler ilgili 3 satır bir şey yazdım ve o haliyle farklı anlaşılması ihtimaline karşı bunları da eklemeye karar verdim. Hadi bakalım.

Heralde

How I Met Your Mother izleyip depresyona giren başka bi insan yoktur. Heralde?

Birisi Kendini Çok Beğeniyorsa ve Bu Durum Seni Çok Geriyorsa

Evet narsist insanlardan pek hoşlanılmaz. Ama niye?
Çünkü kendini büyük gören insanların diğerlerini küçük gördüğü düşünülür. Çoğu zaman bu fikir beyine bilinçsizce de olsa yerleşir.

Yani çevrenizde biri varsa ve siz onu çok burnu havada bulup sinir olmaya başlamışsanız aynı zamanda o kişi tarafından aşağılandığınızı da düşüyor ve bu nedenle ona sinir oluyorsunuzdur.
Eğer kibirli kişinin kendini beğendiği yönü sizde eksikse ya da kendini beğendiği konuda ona üstünlük sağlayamıyorsanız iyice gıcık olursunuz.

Fakat garip olansa bu döngüde narsist olanın suçlanmasıdır. Kendini çok beğenmek olgun olmayan ve uygunsuz bir davranış gibi değerlendirilir. Çünkü sizde herhangi bir yönden aşağılık kompleksi varsa kibirli kişinin kibri de sizi fazlaca rahatsız eder. Ama eğer bir kişi kendini zeki buluyorsa fakat siz kendinizi ondan daha zeki hissederseniz gıcık da olmazsınız, arkasından da konuşmazsınız. Kısaca takmazsınız hiç umurunuzda olmaz.

Hatta sizde ona karşı küçümsemeyle karışık bir acıma hissi oluşur, "zavallıcık kendini zeki sanıyor oysa dediklerine de bak" vs dersiniz. Ve kimse küçümsediği insanı önemsemez. Ona gıcık olamaz, nefret edemez.

Ayrıca narsistliği yüzünden nefret ettiğiniz insan kendi yaşamına devam ederken, siz kendi kendinizi yiyip ona sinir olmaya devam edersiniz, zihninizde oluşturduğunuz bu olumsuz durum herhangi bir faydası sağlamadığı gibi zarar da verir. Dönüşlü fiil gibi kendinizden çıkar ve tekrar kendinize döner.

Sonuç olarak birini kendini beğenmişliği hakkında çok eleştiriyorsanız, merceği kendinize çevirmenin vakti gelmiştir..

Nietzsche Ölmedi Kalbimizde Yaşıyor

Bugün önünde
"God is dead"
Nietzsche

Arkasında
"Nietzsche is dead"
God

Yazan bi t-shirt giymişti Ö.

Nietzsche'yle aramdaki duygusal bağ yüzünden, ulu orta öldü diye dalga geçilmesini istemiyorum. Garip gerçekten ama baya seviyorum adamı. Hani felsefesinin bazı yerlerinde kopukluklar var çelişiyor bazen kendisiyle ama ben kişiliğini de sevdim, babasına küsmüş mızmız çocuk gibi :(

Hani ateistlerin arasında geçiyor ismi ama tanrıyı yok sayıyormuş gibi değil de ona çok öfkeliymiş gibi.

Sonra fark ettim de Nietzsche yerine Nietzche yazmışlar. Ö. de aldıktan sonra görmüş. Adamın kemikleri takla attı mezarında!
Çok gıcık oluyorum adının yanlış yazılmasına. Tamam ben de ilgilendiğim ilk zamanlar Niçe yerine Nişe diyordum ki bunun için kendime çok öfkeleniyorum ezikliğini hep içimde taşıyacağım. Hayatımın en utanç verici yanlışı resmen.

Rock'n Roll Baby!

Rock Sultan

Hicri Doğum

Bugün benim hicri doğum günüm. Kadir Gecesi. Çok mübarek bi insanımdır.

Ruh Bilimi Değil Beyin Kimyası Bilimi!

Psychology'i köken olarak inceleyelim.


"Psyche"; Ruh. Eros'un karısı. Ölümsüzlüğü kazanmış ve Olimpos'ta tanrıların
yanında yaşamaya başlamıştır.

"Logos"; Yunancada akıl ile kavrama anlamındadır. Ve duyguları kavrama anlamındaki pathos sözcüğü karşılığı olarak kullanılır.(Psikopatalojiyi de açıklamış olalım.) Hem anlamıyla ilgili olarak akıl ve hem bu akıla dayanan söz, yasa, düzen, bilgi demektir.

Ve logos sözcüğünden türeyen türeyen ""Logia"; İngilizce karşılığı Logy. Genel anlamda herhangi
bir çalışma alanını veya akademik bir disiplini tanımlar.

Yani psikolojinin Türkçe'si ruh bilgisi anlamına geliyor.

Psikoloji sözcüğü ilk olarak Alman filozof Wolff tarafından 18. yy başlarında kullanılmaya başlanmış. İlerleyen yıllarda önem kazanmış ve 1879'da da Alman bilim adamı Wundt tarafından Leipzig Üniversitesinde ilk psikoloji labaratuarı kurulmuş.

Önceleri psikoloji ile uğraşan bilim adamları insanın düşünce ve duygularını açıklamak için yaptıkları çalışmalarda «ruh»u bu çalışmalarının temeli
olarak benimsiyorlardı. Günümüzde bu temelin hiç bir bilimsel yanı olmadığı ortaya çıkarılmıştır. Ruh nesnesiz, soyut bir kavramdır. Oysa ki, modern psikoloji ruh hallerinin, bilinç görevleri denilen işlemlerin maddi, somut temellerine dayandığını ortaya çıkarmıştır.

İşte görüyorsunuz ya aslında ruh bilimi diye bir şey yok. Çünkü ruh gibi tamamen soyut uydurma bir kavramın bilimi olamaz. Ama artık literatürde yerini almış bir kelime, 3 yüzyıldır evrensel olarak kullanımda olan bir sözcüğün yerine başka bir sözcük geçirilmesi önerilemez bile...

Ruh sağlığının bozulması gibi bir durum da hiçbir yönden mümkün olamaz. Mesela dinsel açıdan
bakarsak; tanrısal ve kutsal bir varlığın hasta olması beklenemez. Bilimsel açıdan ele alalım; ruh sadece varsayımlardan ibaret bir kavramdır.

Bütün duygu ve düşüncelerimiz hatta güdülerimiz beynimizin içindeki
moleküllerden, hormon ve enzimlerden ibaret... Ben olsam ruh bilimi yerine beyin kimyası bilimi derdim. Yaşasın Materyalizm!

Not; bu yazı alttaki başlıksız adlı nota yorum yapan kişilere atfedilmiştir.

Başlıksız

Bırakın şu ruh zırvalıklarını
Ruh falan yok.
Marifet zaten ruh'la değil ruh'suz yaşamakta.
Ruhun ölümsüzlük vaadleriyle kandırılıp
Çobanlarımız(!) tarafından güdülen koyunlar gibi olmaya gerek yok.
Tam tersi bütün insanlığınız olan "akıl"ınızı kullanmanıza gerek var.

Something in the Marijuana

Esrar çekerken Something in the Way dinlemek ne güzel olurdu.
O şarkı esrar için fon müziği olarak yapılmış olmalı zaten.

Klasik Tuğcu Travması

Travmatik bi çocukluk geçirmemin sebeplerinden biri de annemin "Kemalettin Tuğcu" sevmesi ve bana da "al bunlar güzel kitap, oku" demesidir.

Başlıksız

Bugün Çankaya'dayken slogan atan BDP topluluğu geçti önümüzden, korktum çünkü insana yiyecekmiş gibi bakıyorlar.
Konakta mitingleri varmış, umarım olaysız geçer.

Kıskanıyorsun Ama Kıskanmasan Daha İyi

Kıskançlık da ikiye ayrılıyor.
1)Süje(kişi)ye duyulan kıskançlık. Örnek; Adriana Lima'yı kıskanmak.
2)Süjeye gösterilen ilgiye duyulan kıskançlık. Örnek; Adriana Lima fotoğrafına bakan sevgiliyi kıskanmak.

Birincisinde gerçekten Adri'yi kıskanırsınız, kaşı gözü, kıçı başı vs.
İkincisinde sevgiliyi değil, gösterdiği alakayı kıskanırsınız. Neresini beğendi ki şimdi?!

Birincisi kendine olan güven, ikincisi başkalarına olan güven eksikliğinden kaynaklanır.

İlgi Bağımlılığı ve Burç?

Ben burçların karakter üzerindeki etkisine inanırım.
Gezegenlerin birbirleriyle yaptıkları açılar önemli.
Dünyanın güneş etrafında dönmesi, ayın dünya çevresindeki hareketleri bile canlı biyoritmini etkiliyor.
Dolunayda köpekbalıklarının daha saldırgan olduğu gözlenmiş mesela.
Gecenin gündüzün, yazın kışın insan zihnine olan etkisinden bahsetmiyorum bile.
E bunlar da güneşe olan konumumuza aradaki açıya bağlı.
İşte neyse kendime göre mantıklı sebeplerim var yani.

Şöyle bakıyorum da blogtaki bayan yazarların çoğu balık burcu sanki.
E kendimin de balık olmasından mütevellit bu durum hoşuma gidiyor.
Balıklar duygusal, melankolik, dengesiz ve değişken kişilikler genel olarak.
Ben de ah tamam işte sanatçı ruhluyuz diyorum.

Ne biliyim belki kendi kendimi teselli ediyorum duygularımın kontrolünde yaşamanın tek avantajı budur diye.
Çünkü sorsalar duygusal olmak yerine mantıksal, sıcak olmak yerine soğuk olmak isterdim ben.
Blog açarken de "kimse izlemezse günlük gibi kullanırım amaç yazmak" diyemedim.
Birileri okusun istedim ve izleyici sayısı arttıkça da mutlu oldum, işte bi şekilde yoğun olarak paylaşma dürtüm var ve bu da beni bağımlı yapıyor. İnsan bağımlısı.

Hani insanlar sevgiyle yaşar falan denir ya, ben oraya sevgi yerine "ilgi" koyuyorum. Bağımlısı yapan ilgi.