Sayfalar

Solarisss

Her bilim birtakım sözde bilimlere can verir, garip tali yollar arayan ayrıksı kafaları esinlendirir.  Astronominin gülünç taklitçileri astrolojide boy vermiş. Kimyadakiler simyada.
(Şu alıntıyı yazmazsam çok içimde kalacaktı.)
Bu aralar malum kendimi kitap okumaya verdim (evde inzivaya çekilip kitap okuma film izleme partyleri). En son okuduğum kitap da Solaristi. Nedir peki bu Solaris Stanislaw Lem neyi anlatıyor?
Solaris adında bir gezegene yapılan uzay yolculuğunu ve gezegenin gizemli, okyanusa benzer yapısının insanlar tarafından tanımlanma çabalarını anlatıyor. Bu esnada geçen zaman ise aslında  insan beyninin kuytu köşelerine ulaşan analizin yansımasıdır.
Okyanus, kendi üzerinde çalışan görevlilerin belleklerinde geriye itilmiş kişileri cisimleştirerek karşılarına çıkarır. Bildiğin kanlı canlı hem de. Yıllar önce psikiyatrist Kris'in kendisini terk etmesi üzerine yaşamına son veren, unutulamayan eski sevgili Rheya, psikiyatristimizin bilinçdışındaki en büyük patojenidir.
Cris Solaris'te çalıştığı süre içinde beklenmedik bir biçimde geri dönen Rheya'yla ne yapacağını bilemez. Rheya tıpkı anılardaki gibi çok güzeldir mimikleri tıpatıp aynıdır ve ses tonu hiç değişmemiştir.. Tek farkıysa ölümsüz olmasıdır!

Freud'dan ve Jung'dan alınmış psikolojik kuramlar yerleştirilmiş romanın içine. Tabi bu kısımda bir iç hesaplaşma yaşıyor insan. Acaba benim vicdan patojenim kim? Geçmişte bıraktığım hangi kişiyle yaşamak zorunda kalsam bu katlanılmaz olurdu? Bilinçaltımın en derinlerinde ne iğrençlikler yatıyor? Ve geçmişimle vicdanımla yüzleşmek zorunda kalsam kimler hortlayıp da karşıma dikilecek? vs vs soğuk terler dökebilirsiniz.

Bunun dışında bahsettiğim okyanusun canlı, evrimini tamamlamış üstüne üstlük aklı fikri olan hatta insandan da zeki bir yaratık olduğu düşünülüp onunla iletişim kurulmaya çalışılıyor. Ezberbozan bir uzaylı tasviri değil mi?
Yıllardır hayal ettiğimizin tersine yeşil, koca kafalı veya lazer tabancalı değiller!
Biz şayet uzayda gelişmiş canlı organizmalar varsa bize benzerler diye düşünüyoruz. Görebilen işitebilen koklayabilen tadabilen dokunabilen tek beyinli çevrenin şartlarına bağlı olarak evrimleşebilen zamanla gelişip uygarlık kurabilen şeyler olarak tasvir ediyoruz onları kendi kafamızda. Oysa bu okyanusumsu yaratık etrafında hareket edeceği yörüngeleri bile kendi belirliyor evet çift yörüngeli. Kitapta bir kırmızı bir de mavi güneşten bahsediliyor.

İşte neyse insancıklar bu devasa yaratığımızla diyalog halinde olmak için yıllar yılı epey kafa patlatıyorlar sinyaller mi göndermiyorlar ışınlar mı yağdırmıyorlar fakat nafile..
Okyanusu keşfetmek uğruna bazı astronotlar fizyologlar biyologlar matematikçiler elektrik elektronik mühendisleri falan heba oluyor efendime söyleyeyim kimisi kayboluyor kimisi gaz zehirlenmesi geçiriyor kimisi için akli dengesini kaybetti deniliyor işinden alınıyor vs vs. Anlayacağınız gezegen uğursuz!
Kimileri de böyle düşünüp atom bombası nükleer silah bir şekilde yok edelim burayı diyorlar nefret ediyorlar Solaristen illallah geliyor. Ama bunu insanlığın yenilgisi vazgeçisi olarak görenler de var ve kimse açık açık mağlubiyeti kabul etmek istemediği için okyanusu yok etmek adına bir şey de yapamıyorlar.
Sonracığıma insanoğlu bu ağzı torba değil ki büzesin misali çeşitli söylentiler ortaya çıkıyor kuramlar oluşuyor. Solaris acaba tanrı mı? Dırınınıımmm!
Yani netice itibariyle ufuk açıcı bir felsefi bilimkurgu kitabıdır kendileri ve Tarkovski yönetmenliğinde sinemaya aktarılmışlığı da vardır. Hoş Lemin bu uyarlamayı sevmediği söyleniyor fakat hep aynı memnuniyetsizlik durumu var bu yazarlar ve yönetmenler arasında.

Son olarak bir bilim kurgu eserine yakışacak kadar çok bilimsel veri var içeriğinde. Kendimi yetersiz hissettim ister fizik kimya ister matematik coğrafya yönünden olsun. Bir de kitap eski basımdı ve her yer öztürkçe kelime kaynıyordu (biliyorsunuz bu duruma aşırı gıcığım). Arada onları çevirmeye çalıştım kitabın akıcılığı mahvoldu çevirmeyeyim dedim yarısını anlamayarak sayfayı geçtim falan hoş olmadı. Gerçi oradaki tüm terimleri anlayabilmek için fen fakültesinden mezun olmak lazım zira baktım Lem de tıp okumuş elektrik teknisyenliği yapmış otomotiv sektöründe çalışmış hatta kaynakçılık bile yapmış. Böylesine bilgili insanlara da saygı duymamak imkansız..

Neslimiz Tükeniyor

Facebook hesabı olmayan sadece 3 insan tanıyorum;
Birincisi ben.
İkincisi sevgilim.
Üçüncüsü de kızın biri okuldan..

Açıklama

Şimdi twitterdaki Pink Freudla karıştırılıyorum bunu hepimiz biliyoruz. Bu blogu açarken amacım da onun fake'i olmak ya da izleyicisini çalmak değildi.
Blogun adresini 1,5 yılı geçkin zaman önce almıştım o zamanlar diğer Pink Freud bu kadar popüler değildi ya da öyleydi ama ben tanımıyordum çünkü sosyal medyayla ilk bağlantım bu blog aracılığıyla oldu.
Pink Freud ismini nereden bulduğumu soracak olursanız picsy.com mu ne öyle bir resim-fotoğraf sitesi vardı orada benim şu an sol köşemde, ilk resim olan pink freud yazan Freud portresini görüp çok sevmiştim. Pink Freud tamlaması bana çok dahiyane gelmişti. Freud modern psikolojinin babası ve Pink Floyd da pychedelic rock progressive rock yapan bi grup.. E süper!
Sonra bir de wikipediaye falan bakmıştım pink freud yazıp Polish Jazz Groups çıkmıştı karşıma. Ayrıca pinkfreud.blogspot.com diye url yazmıştım kayde değer birşey bulamamıştım falan.
Zaten twitterım yoktu oradan aratamazdım böylece blog ve profil ismim olarak bu tamlama gayet şahane olmuştu!
Fakat baktım ki -doğal olarak- diğer Pink Freudla karıştırılıyorum bloga başka isim veriyim dedim aylar önce.. Lakin aklıma hiçbir şey gelmiyor. Yani blogun dizaynında bilerek pembe renk kullandım sonra yüzlerce kez Sigmund Freud'u sevdiğimi çok saygı duyduğımu anlatmışımdır. Kendimce Freud'la ilgili bir sıfat yaratıcı bir ad koymam gerekiyordu ama bulamadım.
Bu aralar okula gitmediğimden boş vaktim çok oluyor. Ben de ne var bu twitterda herkesin dilinde diye bir merakla girdim oraya da. Girmeden önce de düşünüyorum gerçek ismimle girmek istemiyorum. Napsam adımı napsamm? Blogla aynı olsun isterdim ama Pink Freud zaten var. İşte Buraka soruyorum falan nevrotikli bir şeyler olsun benim kişiliğimi yansıtsın diye komiklik yaparken nevrotik kelebek geldi aklıma. Evet tamam harika nevrotik bir genç kız için en uygun isim!
Neyse twittera nevrotik kelebek ismiyle girdikten sonra eh blogla aynı olsun blogun adını da değiştireyim dedim.
Ama profil ismimi değiştirince bile bu sefer "benim  twitterdaki Pink Freud olmadığımı bilip de öyle okuyan insanlar" beni tanımıyor. Zaten ben de alıştım ne zamandır aynı nick. Zaten başka birşey de içime sinmiyor.
Hem banane Pink Freud nickini en çok hak eden benim!
O sebepledir ki herşey aynı kalacak..

Kitap Tavsiyesi Olan?

Postmodernist olmayan hatta herhangi karamsar bir felsefi içeriği de bulunmayan bir roman okumak istiyorum. Edebi olmasına gerek yok sürükleyici olsun.
Ama içeriği sadece basitçe aşk olmasın.
Sonracığıma genelkültür dünya tarihi babında bilgi de verebilir ama tamamen informatif olmasın.
En son okuduğum roman Aylak Adam en son okuduğum kitap Kamu Hukuku-Devletin Temel Doktrinleri (sadece 100 sayfa okumama rağmen) olduğundan mıdır nedir böyle bir istek oluştu bende.
Evet farkındayım çok fazla şey talep ettim fakat kitap tavsiyesi olan???

Aniden Kabaran Feminizm Damarı 2

Bu dünyadan nefret etme sebeplerim de biri de insan algısının yüzde doksanının görsellikten oluşması. Yani eğer kadınsan ve gerçekten güzelsen 90-0 öndesin. Güzelliğin yanında zekiysen yetenekliysen falan oh oh artı bonuslar. Ama çirkinsen (üzgünüm gerçekler acıdır) çirkin ama zeki çirkin ama yetenekli çirkin ama sempatik olursun insanların kafasında. Gerçi her güzel olan seksi olamıyor evet bu değerlendirilebilinir hmmm..
Erkekler bu açıdan daha şanslı aslında. Yalnız onların da mutlaka ama mutlaka güçlü olması gerekiyor çekici olmaları için. Bu güç paradan gelebilir karakterden gelebiliyor sosyal statü ve çevreden gelebilir. Yakışıklı olması öyle mühim değildir.
Tatmin olmayanlar için bkz Halo Effect.

Nevrotikelebek

Ve ben de twittera girmiş bulunmaktayım!

İç ses: Neyime yarayacaksa sanki?
Öbür iç ses; Komik yazı yazar komik yazı okurum yeaa böyle eğlenir vakit geçiririm :/
İç ses; Ne yani senin eğlence anlayışın bu muydu?
Öbür iç ses; Allah aşkına kuzum niçin eleştiriyorsun kendini bu kadar boşuna yoruyorsun o güzel kafacığınııı.
İç ses; Of aman ya of. Daha bir takipçim var zaten.
Öbür iç ses; Nolcak cicim olmadı kendin çalar kendin oynarsın kime ne demi ama?
İç ses; Kime bu özgüvenli tavırlar? Haha güleyim bari başarısızlıktan korkmayan özgür kızı oynarsın anca sen kendi kendine.

Ben daha fazla sapıtmadan önce twitter linkime buyurunuz;

Uyarı!

Siz siz olun Tekzen'e uğramayın!
Tıklayıp okuyun hak vereceksiniz.
Aslında bloglar aracılığıyla müşteri memnuniyetsizliklerini paylaşsak ya arada? Pek de hoş olurdu hani? 

Yeşil Tırnaklı Kadınlar

Çoğu zaman kadınlar erkeklerden daha garip davranıyorlar.
(İstisnalar kaideyi bozmaz buradaki erkek tanımamız "karı gibi dedikodu etmeyen", mürdüm rengi nedir bilmeyen, "kaşlarını çok fazla inceltmişsin" gibi saçma sapan muhabbetlere girmeyen normal erkek beyni olan normal erkekler..)
Mesela;
modayla giyinmek dışında uğraşmayan kadınlarda; herhangi bir ürününü satın alamayacağı, zibilyon dolarlık tasarım yapan tasarımcıların yeni koleksiyonlarını incelemek gibi saçma alışkanlıklar hasıl olmuş.
Ya da bilmemnenin galasında, bilmemne ödül gecesinde ünlülerin kıyafetlerini inceleyip hangi marka olduğunu bulmaya çalışmak gibi?!

Alışveriş yapmak kadının en temel dürtülerinden biridir evet buna ben de dahilim de Emmy'de kim ne giymiş aa bak saks mavisi nasıl da yakışmış kadına ben de tez elden kendime saks mavisi saten kumaştan dökümlü bir gece kıyafeti diktireyim demiyorum. Diyen varsa da anlamıyorum. Ya da Gossip Girl'ün Serenası şunu giymiş wow nasıl yakışmış diye düzenli takip edenler var??

Bir de sezonun trend renkleri var, o daha da saçma bir iş. Yani bir renk senin tenine ya gidiyordur ya gitmiyordur bu kadar basit. Bazı renklerden tenin solgun görünürken bazı renklerde ön plana çıkıyordur daha hoş duruyordur, güzel gözüküyordur ve bu durum sezon sezon da değişmez. Bu yıl pudra pembesi mercan rengi moda. Hı nasıl yani??
Ya da balık etli bir kadının tayt giymesi çoğu zaman bir faciadır. Kadınlar moda akımlarına göre değil vücut özelliklerine boylarına ten renklerine ve de karakterlerine uygun kıyafet seçmeli. Kişisel zevk diye de bir şey var canım ne diye poponun içine kaçan kırış kırış olan potluk yapan şu etekleri taytları giyersin artık yahu neyse.

Son olarak şu pastel renkli oje furyasını kim başlattı böyle? Berbat ya etrafta yeşil turuncu mavi tırnaklı kadınlar var!
Ekşisözlükte kıro kızlar diye bir başlık var, entryleri okuyunca bazen sinirleniyorum ne hakla erkekler bu kadar eleştiriyor kadınları diye. Ama haklılar yahu. Badisinin rengiyle uysun diye pembe mor turuncu far sürmüş kızları görünce tabii ki dalga geçilecekler diyorum. Bir de mavi far kırmızı ruj kombinasyonu var günlük kombin olarak. Aman evlerden ırak...

Asosyal Kobay Faresi

Bir insanın asosyal olmasının 2 nedeni vardır;
1-Kendini beğenmez
2-İnsanları beğenmez

-İlk kategorimizdeki insan utangaç, içe dönük, sessiz sakin, çekingen biridir. Bazen cool olmakla karıştırılır.
-İkinci kategorimizdeki insan münzevi, mükemmelliyetçi, entelektüel, cool biridir. Bazen çekingen olmakla karıştırılır.

Otobüs Yaşlıları

Okuluna sürekli servislerle giden biri olarak bu yıl otobüs insanı haline gelmemin bir takım eksileri oluyor haliyle. Eve gelene kadar ya 3 otobüs değiştirmek zorundayım ya da epeyce bir yürümek. Heralde fiziksel olarak en survivor dönemimdeyim. Ve bu dönemimde benden yer vermemi isteyen teyzelere bir gün "aa yettiniz be" diye bağırmama ramak kaldı. Bir de ittire kaktıra otobüs kuyruğunda önünüze geçmeye çalışan, sizin yanınızdaki boş koltuğa oturmak için ayağınıza basan ihtiyarlar var ve bunlara saygı duymuyorum nefret ediyorum. Bir insan 60 yaşında bile bu kadar hırs doluysa bana göre dünyanın en gereksiz insanıdır. Ayrıca ayakta duramayacak bir insan otobüse neden biner? Hastaneye gidecektir, devlet dairesinde işi vardır ne bileyim bir zorunluluk gereğidir. Akşamın 5inde herhangi bir yere gitme zorunluluğu yoktur ve gezmek için dışarı çıkıyorsa paşa paşa ayakta kalacaktır. Evet şu an hayatımdaki en büyük sorun bu şimdilik. O yüzden pireyi deve yapar bloga da yazarım.

Başlıksız

Bloglarını düzenli okuduğum sanal insanları, hayatımdaki diğer gerçek insanlardan daha çok seviyorum. Sanırım.

Başlıksız

Her şeyin bilincinde olup nefret etmemek...
Ne büyük bi aşmışlık durumu değil mi?

Tactless

Sözlükte tactin türkçe karşılığı olarak; ortama göre davranma, nabza göre şerbet verme, naziklik, incelik yazıyordu... kafamda birden şimşekler çaktı! İşte tam da bu sebeple fazla kibarlık eğreti duruyordu. Özellikle de erkeklerde..
İngilizce derslerimiz bazen genel kültür saatine dönüşüyor. En son Kubrick, Salinger ve Syd Barret'ın özet geçilmiş hayatlarını okuduk. Another Brick on the Wall'un videosunu izledik birkaç kere, hoca klipteki sembolleri bulmamızı istedi. Hatta -genel kültürünüzü ölçeceğim böylece- falan bişeyler geveledi içimden güldüm. İşte Berlin duvarına, Auschwitzdeki gaz odalarına kısaca 2. Dünya Savaşına bağladık. Keşke her ders böyle şeyler yapsak diye düşünürken biri bana Kubrick'i saçma ve salak bulduğunu söyledi evet ne yazık ki bunu yaptı... Üstelik bu çocuk 26 yaşında, bu sebeple sınıfın tümünden daha olgundur diye düşünüyordum biraz da olsa farkındalıklıdır diye.. Acaba kaç film izledi de Clockwork Orange'ı overrated buldu merak ediyorum. Yazarken tüylerim diken diken oldu. İşte filmler sıkıcıymış gereksizmiş kim izlermiş ki öyle filmleri, bir de bana anlatıyor; kadına tecavüz ediyorlar sonra bla bla. Tamam tamam biliyorum dedim sözünü kestim. Hayır tabi ki Kubrick tanrı değil fakat onu eleştirecek kapasitede olmak için kaç fırın eleştiri yemek gerekir..
Herkes eğlendirmek Hollywood işi filmler yapmak zorunda mı dedim üstelik sembolleri bulmaya çalışırken de zevk alınıyor daha kültürlü kitleye hitap ediyor vs dedim ama şaşkınlıktan toparlayabildiğime emin değilim
Neyse bağlayacağım yer şudur ki kitapta Kubrick için reclusive and tactless diyordu. Canım benim ya.

Başlıksız

Eğer Tanrı olsaydım ve birini lanetlemek isteseydim ona ayrıntılı bir hafıza ve bol bol östrojen verirdim.

Başlıksız

Bana öyle geliyor ki yalnızlık çeken insanlar saçlarını kızıla boyuyor.

Pis Lise Dizileri

Of yeter saçma sapan lise dizilerinden gına geldi. Pis 7'linin reklamları saçmalığın daniskası.
Neymiş kızın teki öyle fettanmış ki dedikodu yaparak öğretmenlerini boşandırtmış neymiş derse geç kaldığı için hocası derse almamış çocuğu, çocuk da fazla asabiymiş öğretmenini 2.kattan aşağı atıvermişşşş! Evet bahsedilen çocuğumuz bu davranışlarına rağmen uzaklaştırma falan almamış. Hem de bildiğin devlet okulunda?!
Aynı eğitim kurumunda öğretim hayatına devam etmiş taa ki lisesinde yangın çıkıncaya kadar evet asıl macera bundan sonra başlıyor; okulları yanıp kül olduğu için öğrenciler açıkta kalmış ve aynı ilçedeki başka liselere yerleştirilmişler fakat pis 7li'miz için kontenjan bulunamamış onlar da idealist eğitim danışmanı(wtf?) Filiz Hanımın çabaları sonucu bir koleje kaydettirilmişler.
Böyle bir şey mümkün mü?
Sanki ilkokuldayız da herkes ikametgah gösterip evine yakın yere gidiyor. Kişi eğer düz lisedeyse aynı ilçede dengi olduğu bir okul yok diye bir anadolu lisesine veya koleje yerleştirilemez, başka ilçede muadili olan diğer bir okula nakledilir.
Reklama göre okulun müdiresi okulsuz kalmış yetim fakir yedi çocukcağızımızdan nefret etmiş haklarında slayt falan hazırlamış ki okul öğretmenleri bu baş belalarına hazırlıklı olsun. Ne kadar da inandırıcı ne kadar hayatın içinden..

Buraya kadar mantık hatalarını eleştirdik gelelim asıl sorunaaa;
Aptal Türk gençlik dizilerin sorunu en başta oyuncuların birer karaktere dönüşememesi sadece tip olarak kalması. Yani bize devamlı kalıpsal prototip bir gençlik sunuluyor.
Lise Defteri, Hayat Bilgisi, Arka Sıradakiler, Kemal Öğretmen...
Sürekli aynı tema; sorunlu öğrenciler ve duyarlı edebiyat öğretmenleri ya da idealist eğitim danışmanı Filiz Hanım. Aslında birer kanatsız melek olan fakat sevgisizlikten şeytana dönüşmüş, haşarı öğrenciler...
İnekler evet çalışkanlığından başka niteliği yokmuş gibi gösterilen her daim derse iştirak eden parmağı havada tipler...
Sınıfın en alımlı havalı kızı ya da en yakışıklı cool genci, bu asıl kız ile asıl erkekin aşkları...
Asıl kızın en yakın arkadaşı olmak dışında hiçbir vasfı bulunmayan naylon karakter haline getirilmiş özel hayatına asla değinilmeyen sıradan kız...
Okulun salakları süzmeleri ve maruz kaldıkları eşek şakaları...
Fakir ama gururlu parasızlıktan bir yerde part time çalışan hayatın sillesini yemiş burslular...
Her saniye birbirine sataşan tek derdi karşısındakine laf sokmak olan grup insanları...
Reklamlarda hayatla yüzleşmeler akıl almaz maceralar sımsıcak dostluklar tutkulu aşklar falan diye lise martavalları okunup duruyor. Gerçekçi olun ya biraz!!

Günümüzün türk dizileri tanzimat döneminde yazılmış romantik romanlar kadar gerçek dışı tutarsız ve mantıksız.
Bir allahın kulu da lisede sahiden hayatla gerçeklerle yalnızlıkla yüzleştirilsin. Bir kere de iç dünyasına inebileceğimiz empati kurabileceğimiz derinlikte karakter görelim. Günlük hayatın monotonluğu, getirdiği sıkıntılar yansıtılsın, eğitim sisteminin dandikliğinden sikilmiş beyinler sergilensin. Anadolu ve fen liselerindeki zeki çocukların ihtiyaçlarına cevap veremeyen kompleksli öğretmenler disiplin lafını gereksiz kurallar bütünü ve öğrenciye eziyet olarak algılayıp uygulayan idarecilerden bahsedilsin. Tüm eğitim hayatı boyunca yolda görünce yüzüne tükürülmeyecek eğitimci kadrosunun diktasındasında yaşamak zorunda kalmış gençleri yansıtsın. Ergen haliyle bürokrasiye merhaba öğrenciler anlatılsın. Bu sefer de bir lise dizisi kendisini, bulunduğu konumu, diğer insanları sorgulayan ezber bozan gençlerin gözünden ekrana aktarılsın.

Demek istediğim şu ki dışarıdan güllük gülistanlık bir hayat sürüyormuş gibi gözüken güzel-popüler kızın ruh dünyası ele alınsın mesela arkasından konuşan tonlarca kişi, hakkındaki gerçek olmayan söylentileri onaylayan arkadaşları, kimseye hatta kendine bile güvenememesi yalnızlık korkusu yüzünden insanlara iyi davranması, sırf dedikodusunu yapabilmek için ona yakınlaşmaya çalışan insanlar, bu kişileri ayırt etme çabasına girip paranoyaklaşması, en normal hareketinin bile abartılması günlerce yorumlanması, zaaflarını zayıflıklarını gizleme   mücadelesi, bu söylentileri iyi arkadaşmışçasına kızımıza taşıyanlar, yüzüne karşı pohpohlayan arkasından acımasızca eleştirenler, biraz uğraşınca elde edemeyeceği erkek olmaması hatta tek etkileyemediği erkekten hoşlanması ve onun iç dünyasına girmeye çalışması ve söz konusu çocuğun ruhunun derinlerine indikçe karşılaştıklarından şaşırması ufkunun genişlemesi vs. Şu an aklıma gelenleri yazdım tabi üzerinde biraz düşününce hem tutarlı hem de seyretmesi keyifli şeyler çıkabilir karşımıza.
**İngiliz yapımı bir gençlik dizisi olan Skins bu dediklerim için biçilmiş kaftan, izleyenler bilir.

Sahte Özgüven Sendromları

Ezici bir çoğunluk tarafından öyle olduğu kabul edilen -yani gerçekten- güzel veya zeki olan insanların kendilerine güven duymalarına ya da duysalar bile bu özgüveni beyan etmek için çaba harcamalarına gerek yoktur çoğu zaman.
Dışarıdan bakıldığında harikulade gözüken bir insanın "ben kendimle barışığım" demesine lüzum yoktur. Çünkü vücudunla beyninle ruhunla barışık olduğunu düşünecek kadar irdelemişsen kendini, kusurlarının da farkındasın demektir. "Eksiklerime rağmen kendimi seviyorum, sevmeye çalışıyorum, en azından siz öyle bilin istiyorum"un tek kelimelik özeti özgüvenliyimdir.

Sürekli ne kadar muhteşem olduklarını ima eden kişilere sinirlenmeden önce acıyın hatta merhamet edin çünkü onlar kusurlarının farkında olup diğerleri fark etmesin diye çabalayan, kendilerini ancak başkaları sevdiği-beğendiği taktirde kabul edebilecek olan insancıklardır.

Özeleştirinin dozunu kaçırıp kendini sürekli yerden yere vuranlara da merhamet edin (yok yok etmeyin merhametten maraz doğar memnuniyetsizliklerini size de bulaştırırlar) çünkü bunlar da zayıflıklarından prim yapmaya uğraşırlar. Eksiklerimin farkındayım hatta bunları açıklama cesaretine ve açıksözlülüğüne sahibim benliğimde hissettiğim boşlukları bu saydığım niteliklerimle dolduracağım ve karşımdaki kişiye ya zeki-olgun ya da sempatik-hoş gözükeceğim diye düşünürler.
Saydığım iki tür özgüven muzdariplerinden ikinci grup tabi ki daha farkındalıklı bireylerden oluşur hatta belki de güven yoksunluklarını gizlemek istemeyen kişilerdir bunlar.

Neyse şimdi daha eğlenceli olan türe gelelim, bu topluluğun çoğu kaç yaşında olursa olsun ergenlikten çıkamamış dişi bireylerden oluşur. Aşırı makyajlı, aşırı dikkat çekici giyinen, saçları fazla yapay bir renge boyanmış, gözleri lensli kızlar bize doğal hallerinden memnun olmadıklarının sinyallerini verirler, öyle ya kendilerini güzel hissetseler bunca şeyi yapmaya gerek duymazlardı. Bir yandan da geçtikleri işlemler sayesinde bakımlı olduklarını düşünürler ve burnu havada gezmeye başlarlar.
İşte salak kız imajı tam da bu çelişkiden doğar! Hem görünüşleri hem de davranışları yapay olan bu güruh bize özgüvenin ekmek su kadar mühim olduğunu ispatlar. Gördüğünüz gibi eksikliğinde ciddi davranış bozuklukları ortaya çıkar.

Peki kusursuz değilsek nasıl kazanacağız bu özgüveni? Şimdi bu sorunun ardından sizi elbetteki kişisel gelişim kitaplarındaki mantıksız saçma tavsiyelere boğmayacağım. Kendine güven duymanın yolu kaliteli sevgi veya ilgidir.
 Acı gerçeğe buyurun; bir şekilde bir zamanlar birileri tarafından onaylanmışsanız, sevilip sayılmışsanız kendinden emin biri olursunuz. Aksi taktirde ne kadar kitap okursanız okuyun fikirleriniz beğenilmedikçe ne kadar film çekerseniz çekin ne kadar muhteşem piyano çalarsanız çalın ne kadar mükemmel rol yaparsanız yapın alkış almadıkça ve ne kadar harika görünürseniz görünür birileri sizinle tanışmaya çalışmadıkça iltifat almadıkça beğendiğiniz kişinin ilgisini çekemedikçe kendinizi koca bir sıfır kabul edersiniz. Hayat pek adaletsiz her zamanki gibi.

Yere Sakız Atarsanız Duygusallaşırım

Kuş ölümlerinin en büyük nedenlerinden biri çiğnendikten sonra sokağa atılmış sakızlarmış. Çünkü zavallı kuşlar bu sakızları ekmek parçası zannederek yemeye çalışıyormuş ama dillerine yapışan ve gagalarını bir daha açmalarına imkan vermeyen sakızlar yüzünden açlık ve susuzluktan ölüyorlarmış. İçim kıyıldı resmen ya pms dönemi midir nedir valla ağlayasım geldi :/

İzmirin Sorunları

-Yıllar yılı yapmayı beceremediği metro yüzünden ulaşımı mahveden, bir sokak açıldı diye bayram ettiren İzmir belediyesini ve "yok efendim bütçeleri az mali destek göremiyorlar engelleniyorlar" diye sayıklayan parti fanatiklerini esefle kınıyorum. Her yere amaçsızca kaldırım taşı döşendi. Amaç ne cidden amaç ne? Hani olur kaldırım eskir püskür aşınır delinir tamam da gayet kendi halinde takılan, üstünde yürüyünce -aa şu kaldırımlar da yenilensin artık yetti canım" hissi vermeyen herhangi bir eksiği gediği bulunmayan taşlar sökülüp sikilip atıldı. Üçyolda metroya ulaşana kadar yapmadığım cambazlık kalmıyor. Dararrarara her yer kazılır delinir... Madem mali sıkıntı var niye Kıbrıs Şehitleri Sevgi Yolu yenilendi ki ne gerek vardı? Hem sevgi yolu salaştı eski haliyle hoştu. Hayır metro inşaat halindeyken ne diye revizyon yapacağız diye uğraşırsınız? O kaldırım taşı sıralayan işçiyi ver metroya ver metroya ki biz de rahat nefes alalım! Tek otobüsle gideceğim yere otobüs-metro-otobüs şeklinde gitmek zorunda kalıyorum ya sinirim öfkem nefretim kusmuğum her şeyim tavan yaptı hrrrr!!! Ben belediye başkanı olacağım ya yeter valla yeter. Zat-ı muhteremler derler ki izmirliler ha gayret metro on ay sonra hizmetinizde! Ve on ay geçer -aa şey ya bize 9 ay daha lazım- deyiverirler!

-Klimasız otobüslerde pencere kenarında oturup da o camı açmayı akıl edemeyen beyinsizleri ayrıca esefle protesto ediyorum. Oksijensizlikten bayılacağım birgün :/

Ah be ah burslu olsaydım şimdi altımda arabam olurdu böyle de sinirlenmezdim. Kahpe kader ağlarını ördü yine.

Afraid of Girls

Saçlarını sarıya boyatmayanları  bizim üniversiteye almıyorlarmış. Güzelleşme çabası iğrençleşebiliyor, küçük düşürücü olabiliyormuş. Bir de çok takıp takıştırmayı, yüzün makyajdan parıldamasını bakımlı olmak sananlar var. Bu tür kızlardan hoşlanan erkekler de böyle nasıl desem olgunluktan çok uzak geliyor. Ya da bu sarışın olmaya çabalayan kozmetik kokan hep aynı tarz hep aynı marka giyen kızlar bana gerçekten sevilemez gibi geliyor. Bilemiyorum gözlem yapamadım fazla henüz yeni başladık.
Dersanede bir ara aynı sınıfta olduğumuz bir kız vardı uzaktan görünce pis pis bakıyor karşılaşınca yüzünü buruşturuyor falan daha ismini bilmiyorum ama anlaşılan o benden nefret etmiş. Evet bu da saçlarını sarıya boyatan güruhtan. Bu bütün hayatım boyunca böyle oldu ortaokulda lisede bla bla. Olmaya da devam edecek ama arada garipsemeden edemiyorum. Böyle de saçmalar yani amaan neyse.
Burssuzum zaten ders çalışayım da daha az para verdirteyim bari. Vicdan azabı mode on.

Help Me2

Hadi bu blogu okuyan İzmir Ekonomi'li biri olsun ve bana yardım etsin?

Burcu Esmersoy Zevksizliği

Ekranlarda Şafak Sezer diye bir komedyen, Burcu Esmersoy gibi de bir sunucu var.
Şafak Sezer'e nasıl gülünebilinir hep o aynı yapmacıklık nasıl komik bulunabilir hiçbir fikrim yok. Vodafone reklamı çıktığında kumanda yanımda değilse odadan kaçıyorum. Öyle de bir tiksinme geliyor.
Hele Burcu Esmersoy o sesle nasıl spikerlik yapabiliyor? Dalga dalga bir ses, volume on volume off. Bir de ben gerçekten onun kadar kalın sesli bir kıza rastlamadım hayatımda. Bak kız diyorum kadın demiyorum. Sigara tiryakiliğinden mütevellit böyle erkek sesli kadınlar var evet ama bu yaşta bu ses tonu?!
Üstelik şu ayaklara rağmen böylesine bir özgüven? Aman yarappim bunlar bende olsa utançtan evden çıkamam denize çizmeyle girerim kaldı ki yok Scarlett'e güzel diyen bana demesinler, Rosie Huntington'un güzelliğini gölgeledimler ne oluyor?
Sevgili Burcu Ntv'de Yaz Gecesi'ni sunarken her an içinden bir tarzan fırlayacakmış da höö diyecekmiş gibi geliyor "şu kadından daha güzelim" dışında iki lafın belini kır da mantıklı bir cümle kur yahu. Zaten kadında kemikli yüz yapısını çok itici buluyorum erkeksi duruyor. Bir de o sesle o yüz birleşince felaketim olurdu ağlardım...
Tabi bunları bir kız yazınca "aa çekemedi" oluyor ama güzele de güzel diyoruz canım mesela Scarlett bence dünyanın en güzel kadınlarından biridir. Ona laf eden biri olursa cık cık zevksiz derim. (Çıplak resimleri internete düşmeseydi iyiydi tabi ama kadın napsın telefonunu bilgisayarını falan hacklemişler)

Üniversite Etiketi

Etiketlere takılı kalmayın. Hayır hayır giyim markası etiketlerinden bahsetmiyorum. Gideceğiniz okulları bi şey sanmanızdan bahsediyorum. Bunu içinizde en duyarlılarınız en farkındalıklı olanlarınız bile yapıyor. Fetiş nesne haline getirdiğiniz üniversiteleriniz isminizin önüne sıfat getirmekten başka bir işe yaramayacak. X mezunu Gizem. Burberry giyen Gizem. Sırf X ünversitesi olsun diye öyle dandik bölümlere gidenler var ki... Sonra bir de övünecekler gittikleri okuldan, ailelerinin göğsü kabaracak eşe dosta caka satılacak. Aman yarappim!

Lay Lay

Tanrı bile bir cehennem yaratacak kadar kindar kindar olamaz. Belki Türkler...
demiş Palahniuk.
Valla doğru tespit güldüm akşam akşam.
Sözün aslı astarı için tıkla

Gereksiz Şeyler

İstilacı çekirge gibi gelen misafir...
Çocuğunu da al git.
Kapı açık arkanı dön ve çık.
Gidişin olsun dönüşün olmasın.

Amaçsız Post

Bazen aynaya bakıp "aman bu ne yaa" diyorum
Ardından sokağa çıkıyorum insanları görüyorum ve tatmin oluyorum.

Taslaklarda Buldum; Yine Kime Sinirlenmişsem

Sabit bir karaktere sahip olamamaktan, insanlara ve olaylara göre form değiştirmekten kendinizi zayıf görmekten mi şikayetçisiniz? Cevabınız evetse okumaya devam edin. Değişkenliğinizi lanetlemeden güçsüz sandığınız kendinize hakaret etmeden devam edin. Mutlu değil olgun olmanızı isteyenlere aldırmadan devam edin. Hayatta önemli olan gerçekler değil zevklerdir, zevk alabilme kapasitesidir bunu aklınızın bir köşesine yazarak devam edin yoldaşlarım!

Şimdi anlatacak olduğum kişi hem sensin hem de benim;
Sevinip heyecanlandığım ve acı çekip karamsarlığın dibine vurduğum zamanlara özgü farklı kimliklerim var. Ama bu benim suçum değil. Bu kadar değişken olmak benim elimde değil. Benle ilgili değil. Bana özgü değil. Değil.
Deneyimlediğim kişi ve olayların sarsıcılığına göre fikirlerim evrimleşiyor sonra da davranışlarım değişiyor. Evet belki de bu başkalaşım çok ani oluyor. Bu tür hızlı devinimlerim önceki ya da sonraki karakterimi samimiyetsizleştiriyor, beni güvenilmez bir insan yapıyor.

Ama yapım böyle. Zaten yapısalcı değil miyiz biz? Asıl yapısalcıların anlayışlı olması gerekmez mi hem kendilerine hem ötekilere hem de gereksiz yere ötekileştirdiklerine? Aslında bunu anlayış olarak adlandırmayalım kabullenme diyelim. Ben böyleyim sen şöylesin o da öyle. Saymakla bitmeyecek kadar yanlış bulabiliriz birbirimizde. Ama bi yerden sonra "insandır yapar" diyecek dinginliğe ulaşmak gerek.

Yakınlarımızı kendimize benzetmeye çalışmak hatta bunu arada başarmak.. Çok mu matah? Çok mu başarılısın? Çok mu dominantsın? Çok musun sen? Üzgünüm insancık ama zor olan "insanları olduğu gibi kabullenmek". Sense bu lafı bile yanlış anlıyorsun. Olduğu gibi kabullenmek demek; birinin o anki ruh halini fikirlerini, mutlak kişiliği ilan etmek demek değil. Onun ne doğrultuda fikir yürüttüğünü ne doğrultuda fikir çürüttüğünü anlamak ve eleştirmemek demek. Hangi açıdan baktığını bulup olaylara nasıl tepki vereceğini bilmek ve eleştirmemek demek. Eleştirmemek demek.

Aslında senin mental kapasiten belirler insanlara uyum sürecini. Dikte etmekten vazgeçip kabul etmen de varlığının bir gereğidir.
Sevdiklerinin ya da en azından bir zamanlar sevmiş olduklarının dengesiz belki  bazen şımarık ve çocukça tavırları senin gözüne batmamalı. Özellikle de bizzat kendinin mükemmel olmadığını bilirken etrafındakilerden üstün insan olmalarını nasıl bekleyebilirsin ki? Bunun bir mazereti olabilir mi?

Neyse neyse dinle küçük kadın:
-İyi biri olduğunu, herkesin sana haksızlık yaptığını zannederek devam ediyorsun yaşamaya. Oysaki kendini savunmak için başkalarına ne kadar zarar verdiğinin, bencilleştiğinin farkında değilsin. Daha fazla kandırılmamak adına sürekli dikkatli davranmak gözlem yapmak gerektiğini düşünüyorsun. Tecrübelerin seni acımasızlaştırıyor en ufak hareketten türlü manalar çıkartıyorsun. Devamlı birileriyle satranç oynuyorsun eğer yenersen kolay lokma olmadığını kanıtlayacaksın ve geçmişine karşı zafer kazanacaksın. İnsanların seni üzmemesi için çok çabalıyorsun be yavrum. Böylece onlara her zamanki gibi gereğinden fazla anlam yüklemiş oluyorsun ve işte kaçınılmaz son; çok önemseyince çok üzülüyorsun! Üzüldükçe daha fazla üzemeyecekler diye hırslanıyorsun nefretle doluyorsun yine haddinden fazla değer veriyorsun yine hüsrana uğruyorsun. Çok yoruldun ah sen çok yorgunsun..
Kısır döngü kısır döngü kısır döngü...

Hiiiç

İzleyici sayım düzenli olarak azalırken sorun bende mi diye düşünmeden edemiyorum.

Bazı Bloggerlar

Bazı bloggerlar depresyon anlarında yazıp yayınladıklarından utanıyorlar. Depresif postlarıyla ilgili "Ay ne kadar arabesk yazmışım ahah emo olsaymışım" şeklinde yorumlarda bulunuyorlar. Bu -hata veya zayıflık olarak gördükleri şeyi- kendilerince esprili yaklaşımlarla örtbas etmeye çalışıyorlar. Kimisi o duygusal, nevrotik yazının blogunda yer almasına dahi dayanamıyor, siliyor. Fark etmeleri gereken şey şu ki; melankoliyi ne kadar zayıflık olarak görseler de melankoliden utanmak ya da saklamaktır asıl zayıflık göstergesi. Böyle durumlarda yapılması gereken hoşlanılmayan duygudan kaçmak değil duyguyu kabullenip umursamamak.
Ve bu anlattıklarımı bizzat kendimde tatbik edebilirsem üstün insan olmasam da mutlu insan olacağım.

İkea Evinizin Herşeyi

İkea kataloglarını sanatsal bulan bir tek ben miyim?

Arielle

Evet her kız prenses olma isteği taşır derinlerde bir yerde. Baktım dişi bloglarda hangi prenses'mişim trendi var. Ben de merak ettim yaa bakayım ben hangisiyim dedim, ortaokuldayken ergen kız dergilerinde böyle testler çözmeye bayılırdım. Her genç kızın başına gelebilir..

Arielle çıktım bilenler bilir Deniz Kızı Arielle'nin masalı mutsuz sonla biter, genelde çocuk masallarında sonlar tatlıya bağlanır prensle prenses evlenir, kötüler cezalarını bulur iyiler mükafatlandırılır. Karakterler değil tipler vardır zira biz de mutlak kötüye karşı mutlak iyi'nin zaferine şahit oluruz. Bu yüzdendir ki masalları sevmiyorum. Toz pembe bir dünyaya inandırılan çocuklar gerçeklerle karşılaştıklarında fazla bocalıyorlar, kendimden biliyorum.
Ayrıca mimden dolayı Hera ve Memento Mori'ye teşekkürler :)


Arielle:
[ x] ebeveynlerinin seninle ilgili beklentileri cok
[ x] kurallara uymaya calisiyorsun ama zor geliyor
[ x] kiskirticisin azcik
[ ] 3ten fazla kardesin var
[x ] birsey topluyorsun
[ x] uzun sacin var
[x ] ev hayvani olarak balikin vardi
[x ] fazlaca meraklisin
[ x] cok safsin, herseye inaniyorsun

Sizi Yeni Tanrımla Tanıştırayım

Sayın seyircilerim artık ben bir pastafaryanım ve sizi yeni dinim olan pastafaryanizme davet ediyorum.
Pastafaryanizm 2005 yılında Bobby Henderson tarafından kurulan tanrısı Uçan Spagetti Canavarı olan parodi bir dindir. Pastafaryanizm, İtalyanca makarna anlamına gelen "pasta" ve Rastafaryanizm (Bob Marley'nin mensup olduğu garip bir din) sözcüklerinin birleşiminden türetilmiştir.

Henderson'ın bu dini kurma amacı ABD'nin bir eyaletinde eğitim kurulu tarafından eyalet okullarında Evrim Kuramına alternatif olarak Akıllı Tasarım konusunun müfredata koyulmasını protesto etmektir. Benim ve tüm pastafaryenlerin sarkastik peygamberi Henderson, bahsi geçen eğitim kuruluna gönderdiği bir mektupla Uçan Spagetti Canavarı adlı bir yaratıcıya olan inancından söz etmiş ve okullarda Pastafaryan Yaratılış Kuramı'nın da öğretilmesini istemiştir. Bu şekilde Akıllı Tasarım'ın gösterilmesine karşı reductio ad absurdum yani saçmalığa indirgeyen bir argüman öne sürmüştür.
Extra Bilgi; Reductio Absurdum bir iddiayı doğru kabul ederek saçma sonuca varıp böylece iddianın yanlış olduğuna kanaat getirilen bir mantık yürütme yöntemidir. Zamanında Aristo bunu sıkça kullanırmış.

Uçan Spagetti Canavarı Dini yakın bir tarihte Bertrand Russell tarafından oluşturulmuş Richard Dawkins tarafından desteklenmiş Russell'in Çaydanlığı metaforundan etkilenmiştir. Dolayısıyla Russell'in Çaydanlığı'nın çağdaş versiyonu kabul edilmiştir.
Nedir bu çaydanlık mevzu-i bahsi derseniz; zeki filozofumuz Bertrand tarafından dinlerin yanlışlanamaz savlarının yanlışlanması görevinin septiklere düştüğü fikrini çürütmek amacıyla ileri sürülen bir görüştür.
1952 yılında Illustraded dergisinin içeriğine kattığı fakat hiç yayınlamadığı makalesinde şöyle söylemiş;
Eğer ben Dünya ve Mars arasında eliptik bir yörüngede güneşin etrafında dönen Çin seramiği bir çaydanlık olduğunu öne sürseydim ve bu çaydanlığın en güçlü teleskoplarımızla bile tespit edilemeyecek kadar küçük olduğunu ekleyecek kadar da dikkatli olsaydım, kimse bu görüşümün tersini kanıtlayamazdı. Ama devam edip de bu savımın yanlışlanamaz nitelikte oluşundan dolayı insan aklının ondan kuşku duymasının kabul edilemez bir küstahlık olacağını söyleseydim, herkes haklı olarak saçmaladığımı düşünürdü. Ancak, eğer böyle bir çaydanlığın varlığı eski kitaplarca onaylansaydı, her Pazar günü kilisede kutsal gerçeklik olarak öğretilseydi ve okullarda çocukların beynine kazınsaydı, onun varlığından kuşku duymak bir gariplik belirtisi olarak görülür ve o kuşkuyu duyan kişiye yakınçağda bir ruh doktoruyla ya da daha önceki çağlarda bir Engizisyon yargıcıyla bir randevu alınırdı.
Richard Dawkins çaydanlık fikrini biraz daha ileri götürerek;
Organize dinlerin, açık düşmanlığımızı haketmesinin nedeni şudur ki, Russell'ın çaydanlığına olan bir inancın aksine, din güçlüdür, etkilidir, vergiden muaftır ve kendini korumaktan aciz küçük çocuklara sistematik biçimde aşılanır. Çocuklar gelişim yıllarını çaydanlıklar hakkında manyakça kitaplar ezberleyerek harcamaya zorlanmazlar. Devletin okulları, anababaları yanlış biçimdeki çaydanlıklara inanmayı tercih eden çocukları okul sisteminin dışında tutmaz. Çaydanlığa inananlar, çaydanlığa inanmayanları ya da çaydanlık kâfirlerini veya çaydanlık sapkınlarını hatta çaydanlığı inkar edenleri ölümüne taşlamaz. Anneler çocuklarını, bir değil de üç çaydanlığa inanan çaydanlık-gâvuru eşlerle evlenmemeleri için uyarmaz. Önce sütü koyanlar, önce çayı koyanların dizlerini parçalamaz. 
demiştir.

Harika peygamberimiz Henderson, dinimizin inançlarını Akıllı Tasarım savunucularının sıkça kullandığı savlara reaksiyon olarak geliştirdi. Temel argümanları şunlardır;

-Evren beraberinde bir dağ ağaçlar ve bir cüce ile birlikte görünmeyen ve saptanmayan bir Uçan Spagetti Canavarı tarafından yaratılmıştır.

-Evrim hakkındaki bütün kanıtlar Uçan Spagetti Canavarı tarafından yerleştirilmiştir. Tanrımız etraftaki şeyleri olduklarından daha yaşlı göstererek pastafaryanların imanlarını sınamaktadır. Örneğin bir bilimadamı bir kalıntıya radyokarbon testi uygulasın, kalıntıdaki Karbon-14'ün %75inin elektron ışınımıyla Nitrojen-14'e dönüştüğünü görsün ve bu kalıntının yaklaşık 11.000 yıllık olduğu sonucuna ulaşsın zira Karbon-14'ün yarıömrünün 5.730 yıl olduğu düşünülüyor.
Ancak bilimadamımızın gözden kaçırdığı nokta yaptığı her ölçümde Uçan Spagetti Canavarı'nın gelip Kutsal Makara kollarıyla onun bulduğu sonucu değiştiriyor olduğudur. Elimizde bunun nasıl vuku bulduğunu detaylarla anlatan ve O'nun bunu neden yaptığını söyleyen çok sayıda belge mevcuttur. O elbette ki görünmez olandır, normal cisimlerin içinden kolaylıkla geçebilendir.

-Pastafaryan inancındaki cennette göze çarpan iki nokta vardır. A)Uçsuz bucaksız bira volkanlarıyla doludur B)Bir striptizci fabrikası vardır.

-Pastafaryan dininin metinlerine "Delifişek" denir. On Emir yerine ahlaki açıdan daha zayıf olan sekiz "Yapmazsanız Çok Memnun Olurum"  ögesi içerir. Bunlar On Emir'in parodileşmiş halidir.

Peygamberimiz Henderson Uçan Spagetti Canavarı'nın kutsal kitabını yazöası için Aralık 2005'te 80.000 dolar miktarında bir ödenek almıştır ve kitabın satışından elde edilecek gelirle korsan gemisi yapmayı ve dünyayı dolaşarak kafirleri Pastafaryan dinine geçirmeyi planladığını açıklamıştır. Kitap Mart 2006'da yayımlanmıştır.
Uçan Spagetti Canavarı'nın kutsal kitabı, İncil'in Pastafaryan dinindeki karşılığıdır. İncil'de yer alan Musa peygamber gibi kişiliklere karşılık olarak Captain Modey gibi kişilikler getirmiştir.
Pastafaryanların inanç sistemine göre korsanları mutlak kutsallıktaki varlıklardır ve gerçek pastafaryanlardır. Hırsız ve dışlanmış kişiler oldukları izlenimi Orta Çağ'da  Hristiyan din adamlarınca yayılmış yanlış bilgilerin sonucudur. Pastafaryanizme göre onlar gerçekten barışsever kaşifler ve iyiniyet elçileridir ve çocuklara şeker dağıtırlar.
Hicivkar peygamberimiz Henderson korsanlarla ilgili görüşlerini Kansan Eğitim Kuruluna gönderdiği mektuba eklemiştir; "Küresel ısınmanın, depremlerin. tayfunların vb karakıyımlarının nedeninin dünyadaki korsan sayısının 1800l'erden beri azalmakta oluşu olduğunu" öne sürmüştür. Mektubuna eklediği bir çizelgede korsanların sayısı azaldıkça küresel sıcaklığın yükseldiği görülüyordu;bu şekilde istatistiksel olarak anlamlı görünen bir bağlamın illa ki nedensen bir ilişkiye dayanmadığını gösteriyordu.

Herderson'ın kurula meyda okuyuşu duyuldukça kendi internet sitesi  ve sürdürdüğü savaşım ilgi uyandırmış, destek toplamıştır. Uçan Spagetti Canavarı, Akıllı Tasarım'ın öğretilmesine karşı bir sembol haline dönüştükçe medya da konuyu işlemeye başlamıştır.
Ağustos 2005'te okuyucularının birinin tepkisi üzerine BoingBoing.net sitesi İsa'nın Uçan Spagetti Canavarı'nın oğlu olmadığını deneysel olarak kanıtlayabilen ilk kişiye 250.000 $ "akıllıca tasarlanmış nakit" ödül vereceğini açıklamış daha sonra da ödülü 1.000.000 $'a çıkartmıştır.
Extra Bilgi; Yaratılışçı Ken Hovind bilimadamlarının mantık hatası yaptıklarını, evrenin ve yaşamın ortaya çıkışının açıklamasında evrimin mümkün olan tek yol olduğunu kanıtlayana 250.000 $ ödül vereceğini beyan etmiştir.

Lise Üniversite Şeysileri(özel hayat içerir)

Üretkenliğim azaldı yazamıyorum. Beğenmediğim için yayınlamadığım bi dolu kayıt var taslaklarda.
Darısı tüm cynic pesimist ve manik depresiflilerin başına diyerek depresyondan çıktığımı beyan ederim.
Durun kıskanmayın (ben bana benzeyen depresif bloggerla hayatla barışınca kıskanıyorum da) arada benim de canım bazı şeylere sıkılmıyor mu sıkılıyor tabi. Mesela üniversiteye başlıyorum gel gör ki hiç hevesli değilim. İzmir'de vakıf üniversitesine gideceğim ayrıca kızların çok olduğu bir bölümdeyim. "Nerede kız orada samimiyetsizlik" lafını hayatımın her döneminde test edip onaylamış biri olarak hafiften tedirginim. Ayrıca ekşisözlüğe göre bizim üniversitede gerçekten de kızlar teklif ediyormuş!!

Yıl boyunca ders çalışmadım beni takip edenler bilir buraya post döşeyip durdum. Zaten lisede parlak bir öğrenci değildim sadece sevdiğim derslere çalışırdım. (Vay be artık lise hayatım için di'li geçmiş zaman kullanıyorum.) Matematikten yıllardır nefret etmeme rağmen biraz çabalamış İzmir'in en yüksek puanlı anadolu liselerinden birine girmiştim. Aman girmez olaydım diyecek kadar çalkantılı bir lise hayatım oldu. Okulun standartlarına uymayan bu yüzden disiplinden çıkamayan, bir dönem popüler olan bunu da matah bir şey sanan, çoğu kişinin arkasından konuştuğu, öğretmenlerine asi öğrencilerin ilgisine odaklı bir ergendim. Hala da ergenlik mefhumunu üstümden atabilmiş değilim sanırım.

İdarenin baskılarından bıktığımdan okul değiştirdim ama gittiğim yer gossip girl tarzı bir liseydi. Sex Drugs Alcohol and Complications şeklinde özetleyebiliriz. İkiyüzlüden öte çokyüzlü barınağı, inciğinin cıncığının marka olma zorunluluğu taşıdığı dedikodunun tanrı olduğu garip yer. En fazla anlam veremediğim durum tikky tabir ettiğimiz kızların (ki benim de öyle gözükmüşlüğüm vardır) notlarının çok yüksek olmasıydı. Zaten en yüksek puanla alan liseydi.
Bu yapmacıklık silsilesine dayanamayıp idarecileri değişecek diye eski okuluma dönmüştüm, sevdiğim falan yoktu ama kötünün iyisi işte. Nitekim ciddi anlamda bana takmış her gün yanına çağırıp tırnaklarımı biraz uzun gördüğünde bile bağırıp çağırıp bendenizi saygısız kibirli ve inatçı olmakla suçlayan sesini duyduğum an sinirden titrediğim müdür yardımcısı kadın gitmişti. O yüzden huzura kavuşmuş gibi olmuş fakat ardından bin beter sorunlar edinmiştim. Böyle soğukkanlı anlattığıma bakmayın aslında cehennem azabı çektim diyebilirim ve abartmış da olmam. Bu dönemde karakola bile düşmüşlüğüm var yaa :O

Geçmişim, belki yaşadıklarımın sıradan olmayışından belki benim garipliğimden fakat ne sebeple olursa olsun sıradanlığın çok ötesinde bir yerde. "Hayatımı yazsam roman olur"a bağlıyorum farkındayım. Aslında herkesin hayatı kitap olabilir. Teenage romandan tutun postmodern romanlara kadar geniş bir yelpazede herkesten bir şey çıkabilir. Neyse içinizden hepi topu bir okul değiştirmiş derseniz de daha da garip eğitim kurumlarında bulunduğumu söyleyerek itiraz ederim.

Ortaokulda ailemin yapma etme demesine rağmen Fethullahın şu okullarından birine gitmiştim. Semavi dinlerden(evet budizm mantıklı geliyor), dincilerden nefret etmemin başlıca unsurlarından biridir bu kurum. Ama bardağa dolu tarafından bakacak olursak din olgusu hakkında çok fazla araştırma yapmamı sağladı hakeza İslam hakkında da... O yüzden ben burada Müslümanlıkla ilgili yazarken hariçten gazel okumuyorum. Üstelik araştırmakla da kalmayıp bu dini savunanların içlerinde de bulundum mantalitelerini kavradım benim sorularıma cevap veremediklerini sürekli seni daha yetkili biriyle görüştürelim dediklerini de biliyorum.

Kusar gibi yazdım neyse ya okullar açılınca çok iğrenç bir ortama düşecekmişim gibi hissediyorum ya of amaan asosyal olurum ben de. Artık insana da ihtiyacım kalmadı zaten ;)
Ben niye iğrenç yazıyorum yaaağ?!

Sinirliyim 1 2 3 ...

İzmir'de bile mahalle baskısı görüyorsak varın siz düşünün gerisini.
Ülkedeki dincilerin car car bağırıp yokluğundan şikayet ettiği oysa bizim iliklerimize kadar hissettiğimiz "din özgürlüğü" adı verilen iğrenç baskı yüzünden istediğimiz gibi yaşayamıyoruz. Öyle ki bu din anlayışı türk halkı tarafından saçma sapan yorumlanmış kokuşmuş bir kültür olarak üstümüze yapıştırılmıştır.
Tabi bu peygamber denen insanlar kendi zamanlarında kendi çıkarları paralelinde oluşturdukları din adı verilen öğretilerinin, ileride nasıl kitlesel facialara yol açacağını kestirememişlerdir veya kestirmişler fakat umursamamışlardır.
Ben halkı eğitmek diye bir şey olduğuna inanmıyorum.
Gerçek şu ki; her bardak kapasitesi kadar suyla dolabiliyor.
İşte bu yüzden küçük bardakların büyük bardaklar tarafından yönlendirilmesinde yönetilmesinde hiçbir sakınca görmüyorum. Hatta küçük bardaklara yasaklar konulmasını onların sınırlandırılmasını istiyorum. İstiyorum ki biz rahat edelim özgürce yaşayabilelim.
Buyur bir de burdan yak;
http://gundem.milliyet.com.tr/-bu-hayvani-bulun-/gundem/gundemdetay/11.08.2011/1425266/default.htm?ref=OtherNews

Başlıksız

Hiçbir şey koymadı istediğim şeyleri hissedememek kadar.
Hislerimi kontrol edememek kadar.

Garip

Sıradan -ama gerçekten sıradan- insanların sıkça kullandığı bir sözcük vardır; Garip.
Garip davranış, garip zevk, garip insan garip kıyafet... vs vs.
Garip demek bizden farklı demektir. Bize benzemeyene garip deriz.
Bu yüzden çok yönlü olmayan farklı bakış açısı bulunmayan kimseler, evet böylelerine örümcek kafalılar da diyebiliyoruz anlayamadıklarına garip der geçer.

Annem

İnsanları edebiyat akımlarıyla eşleştirmek bayağı eğlenceli. Mesela annem klasisizmin kalesi babam realizmin kaymak yiyicisi. Arkadaşlar benim için de dadaist demişlerdi. Aklıma geldikçe gururlanırım.

Annemin ağzından -salak- lafını dahi duyamazdık eskiden. Fakat tartışırken arada ben hafif hafif küfrettiğimden olsa gerek o da sinirlenince ağzını açmaya başladı artık.
Kendisi çoğu şeyi pis olarak nitelendirir. Mutfak lavabosunda el yıkamaktan günümüz modern açık ilişkilerine uzanan geniş bir yelpazede çoğu şey pistir.

Makyaj yapmayı sevmez, parfüm kokusu başını ağrıtır. Önemli olan doğallıktır, güzelsen eğer zaten süslenmene gerek yoktur. Kendisini beğenir ve sever. Sebepsiz yere o kadar güvenir ki kendine şaşar kalırsınız. Bu konuda ve başka diğer konularda taban taban zıttızdır. Görünüşümüzün tamamen farklı olmasının yanında zeka türlerimiz zevklerimiz de bambaşkadır.
Ben estetiğe önem verirken o pratikliği benimsemiştir.*

Kalıpları keskin kuralları vardır ve o bunları önyargı olarak görmez tecrübe der.
Kendi inancı mutlak doğrudur, eninde sonunda -ben dahil- herkes onun dediklerine geleceğizdir.
Ufku dardır. Dolayısıyla Türkiye'de doğduğundan müslümandır.*

Babamı çok sever. Normal anneler gibi babamla aramı bulmak şöyle dursun "hişt çok ayıp babaya öyle denilir mi babanın yanına o kılıkla çıkılır mı" der. Üstelik bunu babamın yanında yapar. Adam o an sinirlenmeyecekse bile sinirlenir. Tartışmalarda ara bulmaya çalıştığını iddia ederek insanı öfkeden deliye döndürebilir.
Söylediği hiçbir söz beni teselli etmez aksine üzüntümü arttırır ağlamamı şiddetlendirir.

Çocukluğumda annem hep hastanede olduğu için ben babamla zaman geçirdim. Belki onun etkisidir diyeceğim ama ben hiçbir zaman annem varmış gibi hissetmedim. Hala hissetmiyorum. O, evde arada yemeğimi yapan gömleklerimi ütüleyen bir kadın.
Vakit geçirmekten hoşlanmadığım sırlarımı anlatmadığım varlığıyla gururlanmadığım bi kadın.

Ama yaşadığı berbat durumları geçirdiği büyük depresyonları düşününce acaba haksızlık mı ediyorum diyorum.
Sonra, hayır hayır o depresyondayken ben çocuktum öyle davranmamalıydı özen göstermeliydi bana kattığı hiçbir şey de yok a tabi travmalarım hariç diyorum ve sinirleniyorum.
Keşke sadece sevmiyor olsam nefret etmesem kendi kendime zarar vermesem.

*Klasisizm dışı

Düzgün Konuşun

Türkçe konuşurken yabancı bir sözcük söylediklerinde amerikan aksanı yapan insanlara gıcık oluyorum. İngilizce konuş tamamen, evet bu aşmış maşallah yabancı dil de bilirmiş diyelim.
-Bugün "meyıll"larıma baktım. O -ı ile -l arasında dil dönüyor harfler yuvarlanıyor ya nasıl sinir bozucu anlatamam.

Rüya

Bugün rüyamda Yusuf Atılgan okuyordum.
Kitaplıkta ahlaksızca duran aylak adamı elime alıyorum eviriyorum çeviriyorum anayurt oteli travmasını henüz atlatamadığımı fark edip tekrar rafa kaldırıyorum.
Ama okumam lazım, işte bu kendi kendime uydurduğum zorunluluk hali sinirimi bozuyor.
Kitabı raftan sertçe almak canını acıtmak kuşe kağıdını tırmalamak çıkardığı sesle doyuma ulaşmak istiyorum.
Sonra gevşeyen vücudumu yatağıma yatırır kitaplığa bakarak kahkahalar atarım.

Dayıma söyleyeyim de bana tutunamayanları getirsin artık.

Akşam Pazarı

Hepimiz kendimizi pazarlama çabasındayız. Kimimiz seksiliğiyle kimimiz sevgilisiyle kimimiz çello çalabilmesiyle kimimiz soylu ailesiyle kimimiz marka giyebilmesiyle kimimiz fotoğraf çekebilmesiyle kimimiz Fransızca konuşabilmesiyle kimimiz okuduğu okullarla kimimiz komikliğiyle kimimiz sosyal çevresiyle kimimiz de bilmemneyle bilmemneyiyle..
Güzel değil ama çekici dediğimiz insan kendini pazarlamayı başarabilmiş insandır.
Artık güzelliğimizi zekamızı ya da varolduğumuzu ve önemli olduğumuzu kimseye kanıtlamaya çalışmasak?
Rahat rahat doğal doğal yaşasak?
(Bkz;Kabul olmayacak duaya amin demek)

Aniden Kabaran Feminizm Damarı

Evvel zaman içinde "Her şeyinin mükemmel olmasını istiyorsun ama insan dediğin kusurludur kendinin de bir insan olduğunu kabul et artık"demişti psikolog.

Kalbur saman içinde Lübnan'da cinsel ilişkiye girmenin dişi hayvanlarla serbest ama erkek hayvanlarla yasak olması gibi bir kuralın varlığından haberdar olunca başımdan aşağı kaynar sular döküldü.

Klasik -sizin insanlığınız nerede- muhabbeti yapmayacağım elbette. Ama Lübnan'da bu yasayı koyan kişilere insan diyorsak ben farklı bir yaratığım. İnsandan daha üstünüm onun evrilmiş level atlamış haliyim falan demiyorum. Ama farklı familyadanız (tür cins sınıf) ne bileyim.
Bahsettiğim şey zoofilik insanların iğrençliği değil. Hı iğrenç değiller mi diyorum? -Demiyorum.
Ama hayvanın erkeği bile dişisinden üstün tutuluyor. Dişilere tecavüz edin tabi madem dişiler madem kadınlar elbette ki müstehak onlara.
Dişi hayvanlarla cinsel ilişki de ne demek ya? Sanki iki taraf karşılıklı anlaşmış da... Taciz onun adı tecavüz.  Asıl böyle düşünen beyinleri... Neyse.

Bir de "dekolte giyene tecavüz ederler" versiyonu var bunun ki ilk duyduğumda kanım donmuştu. Orhan Çeker.
"-Erkekler-in çok eşliliği yasal olsun" başka bir versiyon. Peki ya Malezya'daki İtaatkar Kadınlar Kulübü'ne demeli?
Sibel Üresin.

Yok yok mümkün değil kabullenemem. İnsan olmayı kabullenemem. Bu kadar sığ ve çirkin olmayı kabullenemem. Zaten insaniyet dediğin ya ürer ya çeker değil mi ama?

Ben Hepinizim veya Hepiniz Bensiniz

Arada  masum ve iyi niyetli biri olduğumu düşünüp insanlar ne kadar acımasız ne kadar da üstüme geldiler hayat ne kadar adaletsiz diyorum.
Arada çıkarcı ve bencil biri olduğumu düşünüp insanlar ne kadar acımasız ne kadar da üstüme geldiler hayat ne kadar adaletsiz beni böyle kötü biri yaptı diyorum.
Evet ben klasik insan modeliyim.
Evet hiçbirimiz masum değiliz ama aslında hiçbirimiz suçlu da değiliz.

Bilgi içerikli post atacağım bundan sonra ben bile sıkıldım kendimi anlatmaktan.

Çevremizden İnsan Manzaraları

Bazı şeylere çok hevesliydi. Mesela iphonenun arka planına Fight Club afişi koymuştu.
Birisi ona bunun bir çelişki olduğunu söylediğindeyse "-en azından İkea sevmiyorum" diyordu.
Nüfus cüzdanında din hanesinde İslam yazdığı halde anadan doğma ateistti.
Sarışınlığıyla övünür tenis ve basketbol oynayarak geliştirdiği karın kaslarını her fırsatta sergilerdi.
İzmir'in kıyı kesiminde yaşar modern ve solcu olduğunu düşünürdü.

Özgüven Mikropları

Dikkat dikkat özgüvensiz insanlarla arkadaş olmayınız. Hatta mümkünse takılmayınız aynı ortamda bulunmayınız. Zira bazıları kendi aşağılık komplekslerini başkalarına da bulaştırmaya çalışır.

Kendisinde çok fazla kusur bulan insanları başta zavallı olarak görürsünüz, acırsınız belki de yardım etmeye çalışırsınız onlarsa sadece kendilerini eleştirmekle kalmaz yavaş yavaş sizin eksikliklerinize zaaflarınıza da dadanırlar. Size kendinizi tamamen değersiz hissettirene kadar uğraşırlar sizinle.

Onlara benzemediğiniz, kendinizi saçma sapan eleştirmediğiniz zamanlardaysa sizi yapmacık kibirli bulurlar. Kurtulun onlardan!

Bu miroplara karşı raid elektrolikit kullanın;
Özgüven ısırıklarına karşı raid elektro likit.. 45 arkadaşsız gece!

Palavra Palavra

Peh peh her şeyin doğalı güzel martavallarından almayalım.
Bi kere her şeyin doğalı güzel olsa çirkin diye bir şey olmazdı.

Help Me

Ya kendi blogum hariç başka bloglara yorum yapamıyorum. Kullanıcı hesabını seçtikten sonra e-mail ve şifre soruyor onları girdiğimde yorum yapmak istediğim post'a tekrar dönüyor ve gönder dediğimde benden tekrar şifre doğrulama talep ediyor. Bıktım!!

Ayrıca blogun sağ üstünde normalde kumanda paneli ve çıkış yazardı. Şimdiyse blog oluştur, giriş yapın yazıyor. Ne kadar giriş yaparsam yapayım durum aynı. Yoruldum!

Basınç Sevgi

Herhangi birine, herhangi bir şeye bağlanmaktan ne kadar korktuğumuzu hesaba katacak olursak
21. yüzyıl insanının sorunu bastırılmış cinsellik değil bastırılmış sevgi olsa gerek.

Alerji

Güneş alerjisi olan bir insan olarak İzmirde doğmamın hesabını kim verecek?