Sinirlendim
Sanki beyaz atlı prens imgesinden kurtulabiliyorlar.
İyice sıkışmış haldeler modern mi olsalar evlenip yuva mı kursalar (bu deyime hayranım) yoksa özgürce istedikleri kişiyle beraber mi yaşasalar mükemmel insanı bekleyip kendilerini ona mı saklasalar?
Ne yapsalar da mutlu olsalar?
Seçenekler arttıkça kararsızlık ve tatminsizlikleri de artıyor.
Hangi kadın ne kadar okumuş bilgili kültürlü olsa da hayallerinin erkeğini beklemiyor?
Çok sinirlendim.
Elveda Dindar Psikolog
Ayrıca
Sanırım ben dışarıdan gayet yüzeysel gözüken sonra tanışınca biraz da konuşunca olgun zannedilen en derinine inildiğinde de gayet basit hırslarla hareket eden, tutarsız olduğuna kanaat getirilen biriyim.
Alakasız olarak bir şey anlatacağım aşağıda.
---
Psikolog dün bana insan olmayı kabullenmem gerektiğini söyledi.
Aynı zamanda sınırlarımın olduğunu bazı şeyleri değiştiremeyeceğimi de anlamalıymışım.
Ve en önemlisi de kendime haksızlık etmemeliymişim.
Bolca merhamamet taşıyormuşum kalbimde insanları hem çok seviyor hem de ölesiye nefret ediyormuşum bu iki uç arasında gidip gelmekten kafam karışmış, aşırı hırpalanmışım.
Güçlü olmak adına sürekli olduğumdan daha sert daha soğuk daha acımasız gözükmeye çalışıyormuşum. Ama asıl güç bu değilmiş, kendini tanımak kabullenmek ve ona göre davranmakmış.
Sihirli bir değneyi yokmuş ben zihinsel şemalarımı değiştirmedikçe onun da bana hiçbir yardımı dokunmazmış...
bla bla
Evet buraya kadar sana hak verebilirim verebilirdim sayın psikolog.
Taa ki sen bütün bu sorunları inanç mevzusuna getirene kadar...
Dün görüşme süremiz iki katına çıktı ve bunun yarısında din-inanç konuştuk sen beni ikna etmeye çalışıp kendimi kapattığımı, önyargılı olduğumu hatta ve hatta bazı kişiler ya da kuruluşlar tarafından bu konularla ilgilili bilgilendirdiğimi öne sürdün oysa ben sadece kendim gibi olan arkadaşlarımla konuşmuş bir iki bir şey okumuş ve düşünmüştüm. Düşünebiliyordum ve sen gözümde çok düşmüştün.
Masallar anlatmaya başladın Darwin'den girdin Nietzsche'den çıktı. Resmen Nietzsche için cehennemin dibini boyladın dedin. O anda ben beynimden vurulmuşa döndüm kendimi zorlayarak mantıklı tepkiler vermeye çalıştım.
Ve bilgi işleme gidip paranı yatırmadım ben dün. Ertesi haftaki randevuma da gelmeyeceğim.
İyice neoateist haline getireceksiniz beni.
Eve gelince de sinirden...
ya da itiraf edeyim üzüldüğümden ağladım (utana sıkıla yazmak) psikoloji konusunda uzman olduğunu iddia edip bilgi birikimini ve zekasını beni etkilemek için sergileyen biri nasıl hayatı boyunca acı çekmiş ve acılarını hafifletmek için tanrı imajından kurtulup mantığıyla çıkar yollar arayan diğer birine cehenneme gidecek Nietzsche diyebilir?
Evet sergilemişti çünkü en başından psikolojiyle ilgili olduğumu söyleyip kullandığı terimleri anlamıştım şu şu terapiyi uygulamayın demiştim.
Babama anlattım psikologun bana söylediklerini o da kızdı hatta gece geç saat olmasa arayıp fırça atabilirdi.
-"Hangi dine mensup olursa olsun dindar insanlarla görüşmek istemiyorum baba" dedim.
İstemiyorum.
Nevropat Tesellisi
Nevropat Tesellisi part 56.
Kemikleri Mezarlarında Takla Atan Sembolistler ve Freud
Jan Pal Satır nedir ya?
Üstelik Baudelaire ile Rimbaud arasında ilişki olduğunu iddia etti. Of Verlaine Rimbaud ikilisi olmasın o? Bu arada Verlaine'nin ne kadar fırtınalı bir hayatı var öyle...
Bu kadarla kalsa gene iyi. Sürrealizmden bahsetmek için Freud'u anlatmaya kalkıştı.
"-Evet arkadaşlar Freud bir psikolog edebiyatçı falan değil yani." Kayıtsız kalamayan ben;
"-Psikiyatrist psikiyatrist!" diye bir kaç kez haykırdım. İçimden tıp okudu, nörolog aslında diye geçiriyorum ama söylemedim tuttum kendimi.
Sonra bizimki anlatmaya devam etti.
Üniversite yıllarımda okumuştum ben Freud'u hatta bir gün hiç unutmam otobüsteyim elimde Freud'un kitabı bir yandan okuyorum bir yandan da sıkıntıdan ceketimin fermuarımı çekiştiriyorum tam o anda ne göreyim, okuduğum sayfada insanın fermuarıyla oynaması cinsel açlık çektiğinin işaretidir yazıyordu. Hemen bıraktım o günden sonra da bir daha asla fermuarlara dokunmadım kah kah. İşte böyle Freud her şeyi cinselliğe bağlamış...
-"Şiddet... şiddet de var!" diye sesli sesli söylendim.
Bir kuramı bu kadar basitleştirmesi hatta dalga geçmesi fena halde sinirimi bozdu resmen hassas noktama dokunmuştu.
Bilgisiz cahil aşağılık pislik dedim içimden, yerimde duramadım garip davranışlarıma yanımdakiler anlam verememiş olabilir. Sonra gene her şeyi içime attım tuhaf olmamak adına bir de her zaman olduğu gibi çok bilmiş, kendini beğenmiş denilsin istemedim. Sustum.
Başlıksız Tenya
farklı akşamlar yaşarız
neden sesssşşşt! -sizlik paylaşılmaz
yalnızsan bile daha kolay yaşamak
çift kişilik sesssşşşt! -sizlikten
bak şimdi nefretin sıradanlaştı
biri diğerinin bağırsaklarındaki tenya sayısını bilirken
diğeri kafasını çevirdi
biri ilgi biri sevgi parazitiydi
umursamamazlık antibiyotiği içinde acı çeken bakteri
zamanla yitti gitti
i need your lovin' like the sunshine
everybody's gotta learn sometimes
everybody's gotta learn sometimes
Tercih Meselesi
demiş John Keats.
Mesele şudur ki
Bazıları şiir sever...
Ceza Bir Rahim Bir Dünya
Bazıları da insanları önemsemekten korkar.
Yoksa insanları önemsediğinin anlaşılmasından mı korkar demeliydim?
Bu talihsiz gruptakilerin korktukları da başlarına gelir sürekli.
Çünkü insanları önemsemedikleri bile önemsensin isterler.
Ne suçları vardı da bu dünyaya yollandılar bilinmez..
Yapmayacaklarımdan Pişman Olmayacağım
"İnsanlar yapamadıkları şeyler için fazla pişmanlık duyarlar, yaptıkları şeyler için değil" dir.
Oysa bu vecize benim için külliyen yalandır, avuntunun daniskasıdır.
Geçmişime baktığımda yaptıklarımın yüz kızartıcılığıyla kıvranırken, yap(a)madıklarım için rahat bir nefes alıyor dirayetimden dolayı kendimi kutluyorum. Herhangi birine herhangi bir şeye bağlanmaktan, bağlansam da belli etmekten korkarak ilerliyorum ve güçlü gözüküyorum.
Gözükmek olmaktan evladır bilirsiniz.
İyi ki gidip onunla konuşup kendimi rezil etmiyorum.
Haberi olmayacak.
Hiçbir zaman.
Gelecekte, şimdiyi sorguladığımda bir oh çekeceğim.
Ölsem belli etmem.
Aferin sana!
Gidip tek kelime etmedin ya..
Evladım kendini hayattan sakına sakına bi hal oldun.
Tahriş Olmak
Uyandığımda yine yeni bir güne başlayacağım yoo hayır buna hazır değilim.
Niye doğal ben bu dünyada bu kadar mutsuz keyifsiz? Gerçeklerden kaçmam gerektiğini kim bilir kaçıncı kez keşfediyorum boşu boşuna.
Son bir gayretle değişik karakterler yaratıp bozdurup bozdurup harcamam gerekiyor onları. Of hayır daha fazla savunma mekanizması savunma maskesi istemiyorum.
Kin tutuyorum ve sırf intikam almak için güçlü olmaya çalışıyorum.
Ama tükenmez kalem tükendi.
Garez asit gibi bir şey, içinde taşıyorsan kendin yanıyorsun önce.
Şu an hayatımda olan insanlara karşı gerçek sevgi dedikleri şeyin zerresi yok içimde.
Sevdiğim birinin bana -benim ona verdiğim değerden- daha az değer verdiğini düşünürsem eğer bırakıyorum o kişiyi. Ya nefret edip her fırsatta iğneliyorum ya da hiç tanışmamışız gibi davranıyorum.
Böyle kaybettiğim insanları özlüyorum.
Hepsini kırılmıyayım incinmeyeyim diye yapıyorum bırakıp gidiyorum.
İnsanlar bana zarar vermesin diye uğraşırken kendi kendimi yıpratıyorum.
Mutlu ve dengeli bir hayat için tek çare yeni bir karaktere doğru yol almak.
Lanet olsun ki ölemediği için yaşayan bir sürüngenim.
Adilik.
Keşke joker olabilsem.
Nefret
Kendimden de..
Bir Ben Bir Dünyaya Bedel Sendromu
Otoriteyi beğenmediğinizde ve kendinizin bundan daha iyisini yapabileceğinizi düşündüğünüzde kaşlarınızı çatar, eleştirir ve kurallara uymama lüksüne sahip olduğunuzu düşünürsünüz.
İdareyi sizin iradenize bıraktıklarında mevcut durumu daha iyi hale getiremeyeceğinizi anlarsanız dizinizi kırar oturur çenenizi de kaparsınız.
Diğer bir seçenek de idari ya da mali, statüsel veya fiziksel anlamda sizden üstün birileri olduğunu kabullenemediğiniz için isyan ettiğinizdir.
Annemler dün, beni muayene etmeye çalışan bir doktoru nasıl tokatladığımı anlattılar. Tabi daha küçükmüşüm belki de beş altı yaşlarında falanım. Ama benim iznim olmadan o doktor o çubuğu benim ağzıma sokamaz! İzin vermem! Bir keresinde de bilerek doktorun üstüne kusmuştum, hatta o günü çok iyi hatırlıyorum adam yanıma yaklaştıkça ben çıkarıyordum. Farklı madde ve yöntemlerle insan püskürtme sanatı... Bir taşla iki kuş çok şey püskürtürüm valla.
Sonracığıma birinci sınıftayız, okulda veli toplantısı var. Annemle beraber gitmiştik ben bir süre oyalandım bahçede hopladım zıpladım baktım annemler de çıkmış yürüyor yanaştım yanlarına.
Fikret öğretmen bana; "-Ben pink'e öğretmen olma diyorum ama o illa ben öğretmen olacağım diyor oysa öğretmen olan benim" demişti. Ben de ehehe ben öğretmen değil doktor olmak istiyorum ki diye geçirmiştim içimden. Yıllar sonra anladım ki adamın işine çok karışıyormuşum o da bunu şaka yollu söylemiş.
Bugün yine bir çok öğretmene sinir oluyorum. Elimden gelse kafalarını duvara sürteceğim. Bir ara sırf bu insanlardan intikam alacağım diye mafya, ajan, killer queen olmaya karar vermiştim. Tabi Olasılıksız'daki seksi, esmer ve Rus (esmer rus da oluyor tabi) hafiyenin de bu karardaki payı yadsınamaz.
Bir de 60'ından sonra kendini dine adayan babannem bana namaz kıldırmaya çalıştığında işin secde kısmında "niye başka biri için alnımı yere değdiriyorum ki?" sorusu kafamda çalkalanıp durmuştu. 10 yaşında falan olmalıyım yani tanrı adaletsiz zaten seslensem duymaz duysa cevap vermez hatta belki de yok kısmına gelmemiştim henüz.
Sonra insanların allaha dua edişlerini duyup "övgüyü abartmıyorlar mı ıyy yağcılık" bu kadarı dediğim çok olmuştur. Tabi arkasından şimdi ben günah mı işledim diye durup düşünmeler...
İsyankarlığı narsizme bağladıktan sonra ben nerde yanlış yaptım ben nerde kendime taptım diye de kafa yordum. Sonra çocukluğuma indim ve bana el sallayan anne babamı gördüm. Küçükken omzuma fazla yük yükleyip bunları kaldırabilmem için sen çok güçlüsün, sen diğer çocuklardan olgunsun, yaşıtlarından zekisin, harikasın vs vs telkinlerde bulunup bana bolca level atlattılar. Sonra kazanılan ödüller, okulunun en çalışkan öğrencisi olma sendromları falan filan. Açıkçası etrafıma bakıp da insanları küçümsemediğim bir zaman dilimi hatırlamıyorum. Bütün insanlar mı böyle yapıyorlar onu da bilmiyorum. Şu an babamın ofisindeyim kendisinin özel bir odası var ve orada bir arkadaşıyla benimle ilgili konuşuyor benim duymadığımı sanarak.
Yeteneksizim diyor ama mükemmel yazıyor ilkokul birinci sınıfın ilk dönemi kompozisyon yazmıştı.
Yine kendimi boşlukta hissettim. Özgüvenim denge profiline ulaşamıyor. Beni çocukları olduğum için çok abartıyorlar ama belki de gerçekten fena yazmıyordumdur?
Şu son iki senedir kendime olan güvenim yerlerde geziyor. Ve ben böyle diğerleri gibi sıradan biri olarak yaşamak istemediğimi kendime kaç kez gizli gizli fısıldadım. Şimdiyse alenen söylüyorum ki kendimi topluluktan üstün görmeden mutlu olamıyorum. Tek tesellim bu duygunun tüm insanlığa ait olduğunun bir bilim adamı tarafından açıklanması... Dur dur herkese ait olmasın ben özelim!
Şeytana Övgü-Sonuna Kadar Satanizm!
nimet çubukçuyu yok etmek (baş harflerini bilerek küçük yazıyorum saygısızlık olsun, tanrım ya yapabileceğim tek şey bu resmen!), YÖK'ün gelmiş geçmiş tüm üyelerini kapsayan bir soykırım yapmak ve Milli Eğitim Bakanlığı'na dahil her kurumu kuruluşu, yasayı, müfredatı yakmak yıkmak tırmalamak ısırmak istiyorum.
Ne suçum vardı da Türkiye'de doğdum?
Ne suçum vardı da öğrenci oldum?
Ne suçum vardı da ... ?
İnşallah vatana millete hayırlı biri olmam.
Bazen kendimi Öyle Bir Geçer Zamanki' de Mete'ye benzetiyorum. Dişi versiyonuyum adeta.
Hiç cam çerçeve indirdiğim olmadı da bir keresinde okul idaresine kızıp sırayı tekmeleyip devirmiştim falan. Bir de duvarı tekmelerseniz kaybeden sadece siz oluyorsunuz. Otoriteler için de aynısı geçerli. Otoriteyi ya da duvarı tekmelemeye çalışırsanız sızlayan bir bacakla ortada kalırsınız.
Anarşizme ve satanizme işte bu yüzden bayılıyorum. Umarım satanizm denince kafasında kedi kesen piercingli gençler imajı oluşturan birileri okumuyodur bu blogu. Satanizm taa ortaçağ kökenli bir akım. Amaç kiliseye (otoritelere) boyun eğmemek. Bir de bazıları diyor ki "tanrı buysa üstü kalsın şeytan haklı beyler". Ben de hep anlatılagelen mitolojik din öykülerinde şeytanı kendime tanrıdan daha yakın bulurum.
Tanrının karakteristiği masikülen özellikler taşır, şeytansa daha çok feminen bir kimlikle karşımıza çıkar. İslama göre şeytan diye ayrı bir varlık türü yoktur. Bizim iblis dediğimiz yaratık,melekler kadar ibadet ve taatte bulunmuş ve onların mertebesine yükselebilmiş sonra da ademin ondan üstün olduğu söylenince isyan etmiş olan bir cindir.
Sen bir kadınsın hatta kadının tekisin (sen Allah'ın yarattığı bir cinsin) bir adamı seviyorsun bütün zamanını ona harcıyorsun(Allah'a 7-24 pardon ∞-∞ niyaz) sonra o sana, senden daha hoş bulduğu bir diğer adamı (Adem!) tercih ediyor.
-Sana kuma getirdim ona merhaba de! (Senden daha üstün bir şey yarattım ona secde et)
Sonra şeytan çıldırıyor tabi. Haklı değil mi şimdi hangimiz çıldırmazdık? Kulağınızda Muhteşem Yüzyıl'ın ikinci bölüm fragmanında Mahidevran'ın "onun yegane aşkı bendim" serzenişleri yankılansın.
Sonracığıma bizim kadın(şeytan) aynı evde(aynı evrende) yaşamak zorunda olduğu kumasından intikam almaya and içer. İntikam soğuk yenen bir yemek olduğu için kumasının çocuklarıyla uğraşır, onları babalarına saygısız evlatlar haline getirmek için elinden geleni ardına koymaz.
Sürekli kumasından ve onun soyundan (ademoğulları) olanlarla rekabet halindedir kendisinin ve kendi ırkının üstün olduğunu kanıtlamaya çalışır.
Yani bu kadın kıskanç ey ahali! Sevmek suç mu? Şeytan kırılmış kızmış kıskanmış ama sevmiş de...
Neyse gece gece zavallı şeytanın haline ağlamak istemiyorum. Ama ne kadar benziyor değil mi hani erkeğin kaburgasından kadın oluşturulmuş ya tanrı da kendinden bir şeyler katarak yaratıyor canlıları yani en azından bütün yaratıklar onun hayalgücünün ürünü.
Fizy'i, Grooveshark'ı, Lime Wire'ı, Sesli Sözlük'ü kapattılar engellediler. Sayemde blogun akıbeti de böyle olmasın. Evet yazının girişindeki kelimeleri değiştirdim ve yumuşattım siz sansürlü halini okuyacaksınız. Tabii ki benim yüzümden blogspot engellenmez de ne olur ne olmaz biraz tedbirli davranayım.
Umarım vatana millete dünyaya evrene zararlı bir post olur!
Şimdi bunları yazmak yerine iki trigonometri testi çözseydim daha başarılı biri olacaktım. Milletin yüzeysel başarı kriterlerinden bıktım usandım, Boğaziçine girmek istemiyorum, girmek isteyene de sempatiyle bakmıyorum!
Fuck the system.
Guguk Kuşu Balesi
Okuldan, dersaneye gittik, dersaneden de Opera Bale Binasına teşrif ettik. Salona girdiğimiz an garip bir uyumsuzluk gözümüze çarptı. Üstünde lise üniformaları olan öğrenciler yani biz, ve salonda salınan orta yaşlı, şık giyimli hatta fashionista kadınlar topluluğu...
Özge bu durumdan hoşlanmadı. "Keşke eve gidip giyinip gelseydik "dedi çevresini süzerek.
Ben de sanırım umursamayarak "boşver şu anda onlar bize özeniyor bu yaşta olup da lise öğrencisi gördüğünde içini çekmeyerek -ah gençlik yıllarım- demeyecek olan var mıdır?" dedim. Üstelik içimde de -bara gitmekten değil baleye gitmekten daha çok zevk alıyorum-un haklı gururu vardı. Doğruya doğru şimdi hissettiklerim bunlardı.
Bir şeyi söylemeden geçemeyeceğim; bekleme salonunu modernize edeceğiz diye güzelim Osmanlı mimarisini harap etmişler. Haberleri olsun ekletik mimari ya da eklektik dizayn dedikleri bu değil hem de hiç değil.
Lavaboların ve bir kaç alelade bekleme sandalyesi(!)nin olduğu alt katın tasvir-i efkarında bulunmak bile istemiyorum. Daha önce dikkat etmemişim bunlara.
Esere dönecek olursak sözcüklerin önemi dansın anlamında kaybolurken figürleri yorumlamak insana gerçekten zevk veriyor. Konuysa genel bağlamda "yerleşik düzene başkaldırı"ydı. Başhemşire Ratched'ın marazi ego kokan diktası altında yaşayan akıl hastalarını özgürleştirmek ve bireyselleştirmek için mücadele veren otorite karşıtı Mc Murphy ile arkadaşlarının gördükleri işkence ve baskılar yüzünden susmaya mahkum edilmelerinin hikayesi... Hatta bu susuş bazıları için nihai sessizlik olacaktı.
Önceden Milos Forman'ın yönettiği, Mc Murphy karakterini Jack Nicholsun'ın canlandırdığı film uyarlamasını izlemiştim. Bu arada film 1976 yılında 9 dalda Oscar'a aday gösterilmiş fakat heykelciğe 5 dalda sahip olabilmiş.
Olay örgüsü bale gösterimi ve film versiyonu arasında paralellik taşımıyor. Doğal olarak bale gösteriminin kitap temel alınarak oluşturulduğunu tahmin ettik.
Bu arada In the Name of the Father'ı da cuma günü izlemişken suskun ve bıkkın küçük anarşist çocuk ruhum hafiften kımıldamaya başlamıştı. Fakat gene bir şekilde tarafımdan derinlere itildi.
Aslına bakarsak eşitliği ve adaleti ezilenler ister. Mesela ben hiçbir erkeğin kalkıp da erkekler de kadınlar kadar özgür olmalıdır dediğini duymadım büyük ihtimalle duymam da. Bunun gibi artık hak hukuk için uğraş veren taraf olmak istemiyorum.
Neredeyse bütün okul hayatım boyunca öğretmenlerle zıtlıklar yaşadım ortaokuldan itibaren de okul idaresiyle. Bakıyorum bunca çaba bana ne kazandırmış diye. Hiçbir şey göremiyorum.
Örselenmeden yaşamak için tatlı bir dile ve kötü esprilere gülebilme sabrına ihtiyaç var.
İhtiyacının olması da seni "muhtaç biri" kılıyor. Bu yüzden bazen diyorum ki evet evet ben de güçlü taraf olmalıyım. Çok zengin çok akıllı çok bilgili çok kültürlü olmalıyım. Küçük bir liberalist doğmakta ve bu liberalist de küçük bir kapitaliste gebe. Farkındayım. Nereden nereye gelmişim neyse ruhsal otomatizm diyorum ve konuyu kapıyorum.
Soyad
Garip bi duygu.
Emirli Yakarış
Teşhir Etmek İstedim
Kaç yaşındasınız? -Dur bakıyım 2011'den 1993‘ü çıkarınca ... 18!
İsminizin son harfi ne? -P
En sevdiğiniz renk? -Tabii ki mor (en sevdiğim renkle her zaman övünmüşümdür)
Kilonuz kaç? -Tartı manyaklarından değilim, pantolona sığıp sığamadığıma bakarım genelde ama 54 falan herhalde.
Boyunuz kaç? -1.72 olsa gerek.
Ailenizin kaçıncı çocuğusunuz(Evet bu soru bir psikolojik tahlil)? -İlk
En sevdiğiniz şarkı? -Benim pek fazla "en"im bulunmaz ama yaşım kaç olursa olsun Queen'den
Bohemian Rhapsody'i dinlemekten vazgeçemem.
Sizce esmer mi sarışın mı (açıklık ilkesinin ihlalinden ötürü anlatım bozukluğu var burada)? -Bir gün esmer bir gün sarışın.
Sigara kullanıyor musunuz? -Estetik kaygılardan ötürü kullanmam :p
Peki ya alkol? -Sosyal içiciyim (özenti içiciliğin nazik hali).
Çayı fincanda mı içersiniz yoksa çay bardağında mı? -Bu da çok ilginç bir soru şimdi hakkını yemiyim. Fark etmez şarap bardağında bile içerim çay çaydır yani. Zaten sıcak çay pek sevmem.
***Evet kendimi tanıtmak istedim. Ah benliğimizdeki teşhir güdüsü!
Terslik
Geçen yılbaşı da damarlarımda kan değil tekila ve cin dolaşıyordu. Çünkü yapılan shutlar bana kan kusturmuştu (bu cümlede söz sanatı var). Bu sene yıla sessiz sedasız girişimin nedeni de hala alkole duyarlı oluşumdur. İçkisiz de yılbaşı programı olmaz zira "nurcu musun aa klasik türk hanım kızısın seeen" gibi garip esprilere maruz kalıyorum . Hadi onların ne dediğini umursamayalım da herkes içmiş coşmuş eğlenirken bilinçli bilinçli takılmak istemem çünkü etrafı ya da insanları her zaman en kendinde olan kişi temizlar, derler toparlar. İşte geçen sene tüm ocak ayı boyunca alkol kokan her şey midemi bulandırıyordu. Saç spreyi dahil.
Hatta okulun merdivenlerini çamaşır suyuyla(belki porçöz silçöz ne biliyim neyle merdiven temizlenir?) silmişlerdi de, ben yüzümü ekşite ekşite buralara tekila dökülmüş demiştim. Tabi yanımdakiler de bayağı eğlenmişlerdi
Neyse kokuları renk olarak algılamadığıma şükretmek lazım.
De Sadeism
Yaşasın ek kök bulmak yaşasın sadizm!
Sıra mazoşizmin isim babasında...
Adriana Sorunsalı
Kimi kadınlarsa Adriana Lima'nın dişlek olduğu görüşündeydi, hatta sorsanız bin bir çeşit kusur sayabilirlerdi. Bu kadın tiplerinin kendi dişlek olmayan kız arkadaşlarını göklere çıkartıp güzellik kraliçesi ilan ederken Adriana'ya gelince burun kıvırmaları kadın ikiyüzlülüğünün en güzel örneğiydi. Peki sorarım size hangimiz bu kadını google görsellerde aratıp çıkan fotoğraflar sonucu lezbiyen olup olmadığımızı sorgulamadı?
Bir de Adriana'nın Türk versiyonu olan bir akrabamız var. Bilmemkaçıncı görüşmemizden sonra kızın iyi biri olduğuna kanaat getirip (iltifatımı hak edecek değerde olmalı tabii) Adriana Lima'ya benzediğini söylemiştim. O da bugün hava çok güzel demişim gibi bir tepki vermiş "hı evet öyle diyorlar" demişti. Sonra kendi dudaklarını beğenmediğinden söz etti. Çok kalınmış. Evet dedim kalın bizim ailede var herhalde. Vardır değil mi diye de vesveseye kapıldım içimden.
Dipnot;Adriananın fotoğrafını koymak istedim.
Dipçiknot;Ama sonra blogum zaten çizgisinden kaymış iyice kaymasın dedim.
Soluk Beniz
Devamsızlığım artmasın diye rapor almam gerekiyor bazen. Doktora sadece bıkkın bakışımla bakıp çok halsizim demem kafi geliyor. Hasta olmasam da rengimin uçukluğu sebebiyle minumum 2 gün istirahat yazıyorlar.
Hatta bazen, bir gün yeterli teşekkürler diyorum. Bazen de kanaatkarlığını sergilemenin sırası değil diyorum kendime korkuyorum ya rapor yazmaktan vazgeçerlerse diye.
Bir gün doktora rapor yazdırmak yerine tedavi olmak için gideceğim ( yerine getirilemeyen vaatler 671)
Vampirlikten kurtulmak lazım. Zaten insanlara pis bakıyormuşum (pis bakmak?). Öcü gibi dolanmayayım ortalıkta.
Başlıklı
Başlıksız
Kutlamayacağım kutsamayacağım geleceği. Yas tutacağım vefakar bir dul gibi.
Dilek falan dilemeyeceğim, hiçbir yıl isabetli olmayan dandik yeni yıl burç yorumlarına da bakmayacağım!
Zavallı iki bin on'um tüyleri dökülen kısır bir kedi gibi kalmayacaksın ortada.
Ben seninleyim, herkes pek matah yeni yıla girerken biz hayaller tüttüreceğiz evlerin bacalarından yayılan dumanlarla.
Sen kuytuda takvimin unutulan yapraklarında, bense anca onun bilinçaltının unutulan anılarında yaşayacağım.
İkimiz de korkuyoruz sükut-u hayallerden. O yüzden mutluluğu düşlemeyi bıraktık. Aralık bitti ve kehanet tutmadı iki bin on. Olmadı.
Hayal kırıklarımız elinize ya da gözünüze battı mı?
Psikiyatriste Marş!
Tutunamıyorum fazla, bunu da biliyorum ama bir "loser" haline de gelmek istemiyorum.
Cumartesi psikiyatristle randevum var.
Belirli Kişilere Açıkmış
Bu alana girmeye izniniz yok yazısı çıkınca şaşırıyor insan.
Yazılanları istesem de göremeyeceğimi bilsem de bloggerın özel alanına taciz etmek istiyormuşum gibi bir izlenime kapılıyorum ve izlemeyi bırakıyorum. Bir nevi yüzsüzlük sanki.
Schopenhauer'in Aşk Yorumu
Schopenhauer ve Aşk
Kırık bir kalbin tesellisini kim ve nasıl verebilir? Böyle anlarda kendimizi, aşılması olanaksızmış gibi gelen bir durumun ortasında buluruz. Aşk acısının fiziksel acılardan daha ağır geldiğini konuşmalarımızda sürekli dile getiririz. Nasıl bir teselli bizim bu durumdan çıkmamızı sağlayabilir?
Filozofların aşk konusunu kayıtsız kalmalarına şaşıran Schopenhauer şöyle diyordu:
‘‘İnsan yaşamında bu denli önemli rolü olan bir meselenin şimdiye kadar filozoflar tarafından neredeyse tümüyle görmezden gelinmesi ve en işlenmemiş, en ham haliyle önümüzde durması bizi şaşırtmalı.’’
Schopenhauer’a göre aşkın amacı,insanın gelecekteki varlığını sürdürme isteğidir. Birini bir kez daha görmek içinbilinçli ve çok yoğun bir istek duyduğumuzda bunun nedeni,bilinçdışında bir gücün bizi üremeye ve bir sonraki kuşağıyaratmaya doğru itmesidir. Aşkta seçici olunmasının nedenini de çocuk sahibi olma isteğine bağlayan Schopenhauer’a göre, her önümüze gelene aşık olamayız çünkü herkeslesağlıklı çocuklar yapamayız.Yaşam irademiz bizi,güzel ve zeki çocuklar dünyaya getirmeşansımızı yükseltebilecek kişilere doğru itmektedir.
‘‘İlk kez bir araya gelen ayrı cinsten iki gençinsanın birbirlerini farkında olmadan ama derin bir ciddiyetle, araştıran, inceleyen bakışlarla süzmelerinde, birbirlerinin bedenlerini biçimsel açıdan ayrıntılı biçimde gözden geçirmelerinde ilgiçekici bir yan vardır. Aslında, bu araştırma ve inceleme sırasında, tür ruhu, bu ikiinsanın birleşmesinden ortaya nasıl bir birey çıkabileceğini hesaplamaktadır’’
Kişi, aşık olduğu biri tarafından reddedilince büyük üzüntü duyar. Schopenhauer bu üzüntüden bizi çıkaracak bir teselliyi verir. Kişi, kimsenin sevmeyeceği biri olarak dünyaya gelmez. Bu durumda kendimizden nefret etmemize hiç gerek yoktur. Bir gün, bizi çok beğenen, bizimleyken çokdoğal ve açık davranan birine rastlayacağız. Her reddedişte bilinmelidir ki,yaşama iradesi iki kişinin çocuk yapmasını istememiştir. Schopenhauer şu sözleriyle bizi teselli etmeye çalışır:
‘‘Bir erkekle bir kadın arasında aşk yoksa, bu onların birleşmesinden ortaya ancak kötü biçimlenmiş, mutsuz, kendi içinde uyumdan yoksun bir varlığın çıkacağına işarettir.’’
***Bu insanlar(Schopenhauer, Nietzsche) aşk acısı yaşayıp farkındalıklı bireyler haline gelmişler sanırım. Yani hayatlarının belirli bir döneminden sonra aşk ızdırabı çekmişler o kesin de aşkları yüzünden mi kukuman kuşu gibi düşüncelere dalmışlar, yüzeysel genel insan dünyasının altında yatan gerçekleri fark etmişler onu merak ettim. Gerçi Cosmopolitan'da yer alan bilgilere göre Schopenhauer ömrü boyunca kara sevdanın kara musibetinden kurtulamamış o yüzden farkındalık lanetine uğramış ama o derginin bilgilerine ne derece itimad edilir bilemiyorum. Kuaförde zaman geçsin diye Cosmopolitan okurken karşıma böyle bir şey çıkınca da nasıl şaşırdım. Neyse çekim yasası.
***Ben hep diyorum aşk biyolojik kökenli bir olgu. Ruhların yok çarpışması yok sürtüşmesi bilmem neyiyle tamamen alakasız. Adam 18. yy'da kavramış olayı. Bir de balık burcu ya kıyamam. =(
Başlıksız
-"Tabi senin için ideal hayat kitap okumak tiyatroya gitmek ve sevişmekten ibaret." demiş.
Hak vermemek elde değil.
Tutunmasam ve Hostes Olsam
Benden ayrılınca beni yargılamaya başlayacaklarını ve tekrar bana döndüklerinde, artık eski sevgilerinin tükenmiş olacağını düşünerek korkuyordum.
İnsanlara çok önem veriyordum aslında. Benim için ne düşünecekler diye içim titriyordu.
Yatağa yatınca, o gün yapmış olduğum aptallıkların utancı içinde kıvranırken, bütün bu kusurlarımı onların da görmüş olduğunu ve onların da yatağa yattıkları zaman, benim gibi, olayları gözden geçirince benim saçmalamış olduğumu birden göreceklerini ve benden nefret edeceklerini, daha kötüsü, artık bana aldırmayacaklarını düşünüyordum.
Oğuz Atay-Tutunamayanlar
Tutunamayanlar'ın ne anlattığı hakkında tutunmuş bir fikrim yokken bile nedense romanın içinde hep kendimi bulacağımı düşünmüştüm. Net fikir sahibi olmamamın sebebi çevremin kitabı okumaya başlayıp yarım bırakmış insanlarla(edebiyat öğretmenimiz dahil) dolu olmasıydı. Bittabi her kafadan ayrı bir ses çıkıyordu. Bugün kitap içeriğini araştırırken netten karşıma çıkan;
Selim Işık'ın intihar ettiğini öğrenen Turgut Özben, ihmal ettiğini düşündüğü arkadaşının geçmişinin izini sürmeye ve Selim'in tanıdığı insanlar aracılığıyla onu tanımaya çalışır.
Her insana farklı bir yönünü gösteren Selim'in görüntüsü, Turgut'un bu insanlarla konuşması sonucu okuyucunun ve Turgut'un gözünde netlik kazanacaktır.
Romanda bir çok kişi vardır ama her biri aslında Selim'in hayatındaki kişilerdir ve tüm anlatılanlar Selim Işık'ı aydınlatır.
Selim Işık "düşünen ve sorgulayan insan"ın simgesidir ve bu yüzden "tutunamamış"tır.
içerik açıklamasıyla kitaba vuruldum.
Ama maalesef Temmuz'a kadar ne Tutunamayanlar'a ne de başka uzun soluklu bir romana el sürebilirim. Malum lanet sınav senesi ve ben aklınagelebilecektümküfürlerisırala testleri çözmekle uğraşmalıyım. Aslına bakarsak ne sorulara ne okula ne de dersaneye tutunabiliyorum. İyi bir üniversite demek iyice akademik rekabet ve hırs ortamı demek benim için. Şu anki okulumdan biliyorum, insanlar burayı kazanmak için taklalar atmışlardı (tabi ben dahil.)
Paylaşmak istediğim kitap alıntıları, anlatmak istediğim filmler var. Özellikle "Nietzsche Öldü Ve Bir Hipopotam Olarak Yeniden Doğdu" kitabından, Jack Kevorkian'dan bahsetmek istiyorum ama çok detaylı olacağı için sürekli erteliyorum. Şimdilerde İhsan Oktay Anar'ın Puslu Kıtalar Atlası'nı okumak için mücadele veriyorum. Okul-dersane-özel ders maratonunda mola verirken kitap okumaya çalışmak gerçekten kolay değil. Makinist'i izleyeceğim, izleyemiyorum vicdanım logoritmik fonksiyonların türevini al diyor.
Fakat zamanımın çoğunu daha ziyade insanlara -bana verdikleri değerden daha çok- değer vermemeye çalışmakla geçiriyorum bla bla. Bu işte başarılı olduğum da söylenemez.
Ama nedense şu an mutlu gibiyim. Nedenini sorguladığımda uçup gidecek bir mutluluk olsa da mutluyum ya fark etmez.
Matematikle uğraşmak yerine kitap yazabilirim, edebiliği hakkında şüpheye düşerim ama yazarım, çocuk masalı olur belki ama olsun yine de yazarım.
Hostes mi olsam diye düşünüyorum bu ara. Maddi olanakları falan da iyi. Tam da benlik meslek! Yüzeyselliğimi ön planda tutsam daha da mutlu olacağım evet.
Boşluğa Düşmek Yerine Yanlışa İnanmak
Sorun şu ki insanları irdelemek ya da kendimi fazlaca didiklemek istemiyorum. Kaldı ki istesem de yapamam çünkü fenomenal duygularım konusunda umursamaz bir kararsızlık içindeyim. İşin garip kısmı (aslında düşününce garip olmayabilir) bu durumdan bayağı hoşnutum.
Üstümde boşvermişliğin sersemliği olduğu sürece de mutlu ve huzurluyum.
Bir çeşit uyuşukluk içindeysem eğer, bu durum hayatımın geri kalanı boyunca sürsün istiyorum.
Önceki yazıda güçlü olmak istediğimden bahsetmiştim, hala istediğim kadar güçlü olmasam da bir kaç aydır canıma okuyan melankolikliğimi körükleyen etkeni artık umursamıyorum.
İnsanlar uzun süre bir şeye inanınca, o inancın artık karakterlerinin bir parçası olduğunu düşünürler. Çoğu zaman inançlarının yanlışlığından şüphe etseler de bu yanlış inançlarını inançsızlığın boşluğuna yeğ tutarlar.
Sanırım benim de bana zarar veren ve kendilerinden vazgeçemediğim düşünce sistemlerim yerleşmiş davranışlarım vardı. Ve yine sanıyorum ki onlar artık yoklar.
"Herkesin kendi doğrular vardır" derler. Oysa keramet kendi doğrularınla değil kendi doğrularını oluşturmadan yaşayabilmekte.
Nihilizm karşısında saygıyla eğiliyoruz.
Kendime Güçlü Bir Karakter Yaratmalıyım
- İki arkadaşın kavga ettiğini gördüğünüzde fazla bağıranın en fazla seven olduğunu bilin yeter.
- Güçlü olmak istiyorum güçlü gözükmek değil. Güçlü gözükmeye çalışırken giderek yapmacık biri haline geliyorum .
İnsan bazı şeyleri sadece kendine mi saklamalı?
Çünkü içimden geçenleri dışa vurduğumda bütün zayıflığım gözler önüne seriliyor.
Duygusal olduğumu bildikçe ve başkalarına da "ben duygusalım" dedikçe daha mı çok melankolikleşiyorum? Ya da benim kendimi anlatmalarımla hiçbir duygu durumum değişmiyor yalnızca içi dışı bir, doğal biri mi oluyorum?
Kendimi diğer insanlardan korumak için ne yapmam gerekiyor? Onları sevdikçe kendime zarar veriyorum, kendimi yıpratmayı nasıl engellerim?
Bu kadar duygusal olma diyenlerden bana mantıklı olmayı öğretmelerini istesem?
İnsanlara hayatın her alanında muhtaç olmaktan duyduğum utanç, nefretimle karışınca dengesiz bir canavara dönüşür müyüm?
-Dönüşürüm.
Bugün iki maddeyi birbirinden bağımsız olarak; birini içimde birini dışımda hissettim. Çok kapalı anlam var. Çok da açık anlam var. Ya da herhangi bir anlam var mı?
Kafayı üşütmek?
Bugün İzmir'e yıllar sonra kar yağdı.
Saçım kar oldu.
Kafayı üşütmek?
Tecahül-i Arif.
İstifham.
Distimik Yaptıran Lise
Mezun dedikoduları...
-"Ah tanrım bu kız çok korkunçtu hiç göğsü yoktu tahta gibiydi!" diye bir çığlık yükseldi leşe üşüşen akbabaların birinden.(Abartmıyorum aynen böyle dedi.)
Diğer akbaba, kızın birinin makyajını abartılı bularak fotoğrafını beğenmedi çok montaj yapmışlar diye de ekledi.
Öteki yavşakça sırıtarak "-bu çocuğun annesi evlere temizliğe gidiyormuş sonradan zengin olmuşlar." dedi.
Sınıfın yarısına tekabül eden dişi ve erkek canlılar böylece eğlendiler, şen oldular, kahkahalar attılar.
Dedikodu yapan insanlara dikkat edin. Çoğunun beden dili taze ete yaklaşan yırtıcı hayvanların jest ve mimiklerini yansıtır... Sinsi ve muzaffer.
Bu durumda "insanlar neden böyle?"nin ceremesini çekmek yine bize düştü.
Hala alışamadık dünyanın insanlarına neyse zaten biz ütopik varlıklarız.
Ben ve sevdiğim birkaç arkadaşım.
Neyse andaç da zaten yapaylığın daniskası. O yüzden andaç almayacağız hatta kep törenine de katılmayacağım.
Lise ne kadar saçma bir yer lise ne kadar saçma bir dönem...
Neyse belki de bunların hepsi ben distimik olduğum içindir.
Bir sonraki yazının konusu da "distimi".
Neyse belki de en fazla ihtiyacımız olan kelime.
Kim En Sevdiğin
Özellikle yokluğuna en dayanamadığın, ilgisine en muhtaç olduğun, uzağında kalınca en fazla özlediğin yani en çok değer verdiğin kişiyi seçmek zordur.
Şu hayatta en fazla kimi seviyorsun?
Benim tercihim babam.
Baba seni seviyorum.
Yok yok bu sıradan bir elektra kompleksinin uzantısı değil. Çocukken "babam gibi biriyle evleneceğim ben" desem de hatta annemi sevmesem de... I-ıh değil elektra değil.
Birisini güdüler ya da çıkarlar hariç sevemez miyiz sanki?
-Aslında hayır.
Tamam diyelim ki onu çıkarlarım için seviyorum ama genetik babam olduğu için değil. Beni sevdiği için seviyorum.
Peki o beni güdüleri sayesinde mi seviyor?
-Hayır çünkü babalık hormonu diye bir şey yok sadece kendini babalığa psikolojik olarak hazırlayabilir, biyolojik bir zorunluluğu yok. Zorunluluğu olmadığı halde beni ben olduğum için seviyor.
Belki de yeryüzünde bulabileceğim en anlayışlı en şefkatli ve çocuklarının kararlarına en özgürlük tanıyan baba o.
Mutlu olmak, şanslı hissetmek için en azından bir sebebim, babam var.
Baba seni seviyorum.
Gerçeklerle Yüzleşirken Acı Vermeyecek Kadar Tatlı Rüyalar
Beynimdeki belirsizliğin midemi kazımaya orada bir boşluk oluşturmaya başlaması uzun zaman öncesine dayanıyor. O günden bu güne boşluk büyüyor, hayallerimin en naif olanlarını soğurarak ve sömürerek içimde habis bir ur gibi büyüyor.
Hayatıma musallat olan bu karadelik önceleri içimde var olacağı için hevesliydi, önceleri dediğim zamana -çektiğim acıları tecrübe diye adlandırma- dönemi de diyebiliriz, karadelik şimdiyse var olduğu için sonsuz bir haz içinde ve var oluşa karşı tarifsiz bir tutku duyuyor.
Boşluğun acısını çekiyorum, midem içine beton dökülmüşçesine kaskatı kesiliyor ve boğazım beton artığı tozlar yüzünden tahriş oluyor. Bu ritüeli her uykudan uyandığımda yaşıyorum, bilinçaltım kabuslarımı zaaflarım üzerine kurup benimle eğleniyor. Uyandığımda içimin burkulduğu tatlı rüyalar da gösteriyor ve güçsüzlüğümü sindirip hayata dönmem için gerekli zamanı benden çalıyor. Bilinçaltım midemdeki karadeliği besliyor ve benden çok onu seviyor. Beton atılma törenime katılmak ister miydiniz?
Acı bir karadeliktir.
Uzaydaki karadelikler hakkında ne bilirsiniz?
Maddeler için vardır diyebilirsiniz değil mi?
Bir şeyin madde olması için gerekli temel şartlardan biri de hacimdir.
Hacimsiz yani var olmayan bir şeye yokluk değil sonsuzluk diyoruz o zaman, değil mi?
Zihinsel acılarım bir saat önce beni kıvrandıran karın ağrısı gibi yok olmuyor tersine evriliyor ve kronik mutsuzluğa dönüşüyor. Acılar sonsuzdur ve tabii boşluk da...
Hiç bir estetik ameliyatın düzeltemeyeceği yamuk yumuk varlığımı eğreti hale getiren depresifliğimden ben de memnun değilim. Kendimi lanetlemem de bir işe yaramıyor aksine karadeliğimin tüm iştahıyla vücudumda hüküm sürmesi kolaylaşıyor.
Bir şeylerin yokluğu sonsuz azap kaynağı. Ve ben olmasını istediğim şeyleri yoktan var edemiyorum. Yine de isimlerini sayabileceğim varlıklar zihnimden bağımsız olarak var olmadığı için duyduğum rahatsızlıktan daha çok varlığın var olmasından rahatsız oluyorum. Sindirilmesi zor bir cümle öyle değil mi?
Acılar statik, acıya götüren yollar parametriktir.
Acı varlıkta ve yoklukta yanınızda olan en sadık yoldaşınızdır.
Bazıları da acıyı insan olmanın gereği olarak görürler. Bence onlar yeterince acı çekmemişlerdir.
Bunu yazarken içimdeki soğuk ve bitkin ses "Çaresizlik acıdır, acı çaresizliktir. İnsan çaresizdir. Acının tanımını yapsa bile çaresizdir karnı ağrıdığında daha da çaresizdir." dedi.
İçinizdeki sesin sizi sevmediğini ne zaman anlarsınız?
Peki umut çaresizlerinin yapabildiği en iyi şey nedir? "Uyumak."
Gerçeklerle yüzleşirken acı vermeyecek kadar tatlı rüyalar...
Başlıksız
Ne kadar sefil bir hayatımız olursa olsun mevcudiyetimizin en büyük lüksü, ne zaman öleceğimizi bilememektir.
-Bir insanın hayatta tek gerçek seçeneğinin intihar edip edemeyeceğinin olduğunu söyleyen Camus değil miydi? Varoluşun en büyük sorusu.
-Ben bunu Sartre'a ait sanıyordum.
Bacaktan İbaret Olmak
Evet öyle. Yalan mı şimdi öyle işte.
Keşke sarışın birer salak olsaydık biz de merve.
Daha fazla eğlenirdik değil mi evet daha fazla mutlu olurduk.
Keşke daha sarışın keşke daha salak olsaydık.
En sarışın olsaydık.
Beynimiz de sarı olsaydı.
Keşke.
Sadece bacaklarımdan ibaret olsam daha mutlu olurdum.
Belki de suç bizdedir merve. Niye farkındalıklı insanlar arıyoruz?
Zengin ve yakışıklı olsun diyebiliriz pekala.
Sen benden daha umutlusun ve benden daha şanslısın.
Çünkü ben dışarıdan yüzeyselin tekiyim.
Öyle de kalacağım.
Sadece bacaklarımdan ibaret olmadığımı kanıtlamak zorunda değilim.
Ne yapıyım bağıra çağıra film ve kitaplardan mı bahsedeyim? (Ki bu da yüzeysellik)
Tamam her yere elimde kitapla gitmeliyim artık. Her hafta başka bir klasik elime yapışmış olmalı.
Fight Club David Fincher. Fight Club David Fincher. Fight Club David Fincher.
Eteğimi uzatmalıyım çok derli toplu ve topuksuz giyinmeliyim, ruj sürmemeliyim.
Bütün feminen özelliklerimi arka plana saklayarak kültürlü kız gibi gözükmek için bohem giyiniş tarzını benimsemeliyim.
Hatta bakımsız olmalıyım. Belki de çocuksu. Tırnaklarım kısa, saçım dağınık olmalı.
Öbür türlü kaşar oluyorum çünkü.
Kaşar olmak çok kolay ve formülü de "kısa etek".
Kısa etekle bir dünya görüşü bir felsefe benimseyemem.
Çünkü her konuştuğunda hem zeki hem güzel olduğunu ispatlamaya çalışıyorumdur.
Her yaptığın hareket dikkat çekmek içindir.
Kısa etek giyen bir kızın beyni yoktur bacakları vardır bu işler böyle.
Ya beyninden ya da bacaklarından vazgeçmelisin kızım.
Sadece bacaklarımdan ibaret olsam daha mutlu olurdum.
Maalesef beynim de var ha çok zekiyim falan demiyorum ama duyarlı bir beynim var.
Her şeyi düşünüp dert eder empati kurmaktan bitap düşer, hayatın sırrı(!)nı çözmeye meraklıdır.
Bestseller bir insan olmanın da zevkli olacağını düşünüp doya doya da yüzeysel takılmış olabilirim bir ara.
Kendime toz pembe ve ateş kırmızısı ama asla siyah olmayan bir dünya yaratmaya çalışmıştım.
Aslında onu da bu dönemde tanıdım.
Sadece bacaktan ibaret olmaya çalıştığım dönemde...
Keşke daha doğal olsaymışım.
Peki beynimi ne yapacağım?
Sadece bacaklarımdan ibaret olsam daha mutlu olurdum.
Ama değilim?
Başlıksız
- Ekonomi sınırsız olan ihtiyaçlar ile sınırlı kaynaklar arasında denge kurmaya çalışan bilim dalıdır.
Edebiyat çalışırken:
- Şair Robert Frost, şiiri düz yazı türlerinden ayırmak için şöyle bir formül öne sürmüştür; bir şiiri bir dilden bir başka dile çevirmeyi deneyin çevrilmeyen şey neyse işte o şiirdir.
sözlerine denk gelip onları sevdim.
İçerik Uyarısı
Yaşamak üzere olduğunuz hayat yalnızca güçlülere uygun içeriğe sahip olabilir. Genel olarak insanlar, bu adaletsizliğin veya herhangi bir kötü durumun içeriğini gözden geçirmez veya onaylamaz. İçerik politikalarımız hakkında daha fazla bilgi için, lütfen insanlık Hizmet Şartları'nı ziyaret edin.
ANLIYORUM VE DEVAM ETMEK İSTEMİYORUM.
Bu Videonun İzlenmesini Bu Kadar Can-ı Gönülden İstemem Beni de Şaşırttı
Delikte Deliksiz Uyku
-"İşte şimdi kaçacak delik ara!" dedi.
Bana göre dünyada kaçılacak en iyi delik annedir.
Niye çıkardı ki beni oradan?
Diye bir an sinirlendim bunun üzerine.
Bu arada hafızamı sildirmek istiyorum. Neşeli 2 saat geçirmek ve ardından "2 saat boyunca o şeyi düşünmemişim aferin bana demek" çok sıktı. Saatlerini günlerini hatta yıllarını (1 yıl oldu) o şeyin düşüncesiyle geçirmek bezdirdi.
Bir de annemin karnında doğum anından habersiz uyumak istiyorum.
Evren çoğu zaman isteklerimi umursamıyor...
"O zaman ben de evreni umursamam" diyecek güç kudret ve coolluk aşırı doz kullanımdan ötürü bitti.
Bir şey daha diyecektim çok pis son bir şey söyleyesim vardı. Unuttum. Don't panic.
Sen Ağlarken Tanrı Sana Küfrediyordu
Biri sizinle konuşmuyor mu gözlerinizin içine bakmıyor mu, şayet bir gün gözlerinizin içine bakarak konuşursa dünyalar sizin olur. Bu kadar da basitsiniz işte.
Birine ulaşamıyor musunuz, iç dünyasına girmeye çalışıp giremiyor musunuz, deliye dönersiniz o zaman. Hayatınızın odak noktası o kişi olur, kafanızda onun kişiliğiyle ve davranışlarıyla ilgili bin bir tane olasılık oluşturup seçenekleri tek tek elemeye başlarsınız.
Ben bu karakter analizi işini abartıyorum. Bir insan dışarıdan ne kadar kötü gözükürse gözüksün onun içindeki iyiliği bulmak için kendimce keşfe çıkıyordum ve çabalarımın sonucunda elimde örselenmiş şefkatimden başka bir şey kalmıyordu.
Kendimi hemşire merhametinden arındırmak için uğraş veriyordum. Kısa bir süre önce geçti. Belki de uzun? Neden insanların yaralarını sarmaya bu kadar heves duyuyordum?
-Dışarıdan ne kadar kötü biri gibi gözüksem de insanların aslında iyi biri olduğumu anlamalarına sebep olacak keşfe çıkmaları için?
Bilmiyorum belki de her şey dna'larımın içinde yazılı olduğundandır. Çünkü böyle şeyleri düşüncelerden ve zihnimizden çok uzak şekilde tasarlıyoruz, bu tasarılardan haberimiz bile olmayabiliyor. Sonra" ben neden böyleyim, neden şunu yaptım, bu ben miyim" vs vs baş ağrıtan sorularla karşı karşıya kalıyoruz. Bu boyuttaki tepkilerimizin çoğu istemsiz. Keşke karakterimizi kendimiz oluşturabilseydik, keşke halihazırdaki isteklerimizi kendimiz isteseydik.
Bu düzenin böyle oluşmasını sağlayan biri varsa ona edeceğim küfürler hazır. Kısıtlandırılmışlığa, iradesizliğe, iradenin bile belli sınırlar içinde var olabilmesine duyduğum hınç...
Şeytan haklı, şeytan anarşist, tanrıdan çok şeytanı seviyorum.
Neyse, gereksiz yardımseverliğimden bahsediyordum. Yine kısa bir süre öncesine kadar (belki de uzun?) insanlarının hiçbirinin gözüktükleri kadar kötü olmadığını, özellikle de toplum tarafından fazla yargılanan insanların, yargılandıkları özelliklerinin altında sakladıkları insanlığa küsmüş, güvenden mahrum, hoşgörüyle tedavi edilebilecek ruhları olduklarına inanıyordum.
Hepsine biraz sıcak sevgi sunmak ve onları tedavi etmek?
-Ahah güldürme beni!
Zamanla görüyordum ki biri serseriyse serseri, oyunbazsa oyunbaz, düzenbazsa düzenbaz.
Oyunbaz kısmını vurgulamalıyız çünkü sıradan bir ikileme değil oyunbaz ve düzenbaz.
Hani derler ya hep hayat bir oyun. Hayat bir oyundu ve rolüyle çelişmeyen insanlar mutlu oluyordu.
Birini değiştiremiyoruz, tıpkı kendimizi de değiştiremediğimiz gibi.
Hatta duvarlarını, duvarlarımızı da yıkamıyoruz çünkü o, insanların duygusal saldırısını engelleyen bentler benliğimize sımsıkı yapışıyor bir süre sonra duvarlarımızla perdelerimizle maskelerimizle tek vücut haline geliyoruz.
Duvar sözcüğünü çok kullandığımın da farkındayım.
"İnsanlığı değil insanları seviyorum." diyorum hep. Oysa kimi kandırıyorum?
-Kendimi.
Kendinden bile hoşlanmayan biri diğer insanları nasıl sevebilir ki?
Sevmez ama ihtiyaç duyar hatta kendi varlığından çok onların varlığına ihtiyaç duyar.
"Buraya ait değilim" sözü çok kitschtir çok "emo"tionaldır değil mi? Öyledir ama hissedilen de budur. Sanki öbür boyutta öbür evrende bir yerlerde tanrının işine çomak soktum o da beni buraya attı, iblis gibi dışladı beni çünkü çok inatçı çok şüpheci ve biraz olsa da asi varlıkları sevmiyordu hem de hiç sevmiyordu.
Bana bütün bunları yazdırtan, bardağın son damlası olan şey de bir çift kara gözdür.
İnsanlar ağladığında üzülmüyorum, öfkeleniyorum.
İnsanlar ağladığında üzülmüyorum, sinirleniyorum.
İnsanlar ağladığında üzülmüyorum, küfrediyorum.
Var olmanın acısı mı, var olduğunu görmezden gelenin acısı mı?
-Bilmem ?
Peki ya o gözler yardım istediğinde?
-Her şeyi yapabilirdim ama yardım istemeyecekler çünkü inatçılar üzgün olsalar bile inatçılar ya da hiç takmıyorlar, hiçbir zaman takmadılar. Bilmem?
...
Wicked Game
Sorusunun cevabı;
http://fizy.com/#s/16lxwf
Şarkı! hayatımın fon müziği ilan ediyorum seni.
Chris seviyorum seni de.
Fahişe
http://fizy.com/#s/1ago1h
bir fahişe sabaha karşı
çok seksiymişim öyle diyor
gülüyoruz yalanına
karşılıklı anlayışlı
dalgakıranlardaki banklarda
çıkardı ayakkabılarını
bak, dedi köprü ışıkları
siliyorlar yıldızları
kazıyınca yaldızlarını
altlarındaki demir paslı
ateşe vermeli onları ama
her yerde yangın çıkışları
sordum niye sattın diye yoksulluğunu?
dedi, elimdeki sadece oydu
niye sattın vücudunu?
daha mı kötü dedi satmaktan ruhumu?
herkes, dedi merak içinde
ölümden sonra hayat var mı diye
boşuna düşünürler
sanki hayat varmış gibi ölümden önce
sevdim seni ama bir şekilde
hüzün var diye belki gözlerinde
eğer sever gibi sarılırsan da
bu vücut sana bedava
aslında derdim çok gençsin daha
yirmiyim dedi ama ruhum bin yaşında
kayalar kesti ayaklarımı
yine de bir şeyler hissetmek güzel hala
bu dalgakıranda
tek başıma bu vücutla fırlatıldım bu dünyaya
aşk da basit pişmanlık da hayat hoyrat bu zamanda
şahin kuşa kuzgun leşe.. ben değil bu dünya fahişe
korkum; çığlık atan adam gibi
tablodaki şakağımda ellerim
hep kaçarken tek kişilik dünyayı
ben artık nasıl severim?
anladım dedim senin kalbin birinde
geceyle gündüz o hep seninle
sarıldı ağladı saatlerce
o yine işe gitmeden önce
aslında derdim çok gençsin daha
yirmiyim dedi ama ruhum bin yaşında
kayalar kesti ayaklarımı
yine de bir şeyler hissetmek güzel hala
bu dalgakıranda..
tek başıma bu vücutla fırlatıldım bu dünyaya
aşk da basit pişmanlık da hayat hoyrat bu zamanda
şahin kuşa kuzgun leşe.. ben değil bu dünya fahişe
***Teoman şarkı sözlerini kendisi mi yazıyor merak ediyorum. Çoğu harika. Sanırım en sevdiğim de fahişe.
Başlıksız
İlkler her zaman güzeldir.
İlkler her zaman
İlkler her
İlk?
Ve sen hiçbir şeyin ilki değilsen
Ya da hiç kimsenin
Boşver hayatını yaşa.
Yaşamanı istedikleri hayatı yaşa.
Kayıplara karışsın hayallerin ilklerinle birlikte.
Sen yaşa antidepresanlarınla yaşa.

